Cahillikler Kitabı (John Lloyd - John Mitchinson)


Cahillikler Kitabı, (orijinal adı: The Book of General Ignorance) John Lloyd ve John Mitchinson tarafından yazılmış. Kitap dilimize Cihan Aslı Filiz, Emre Ergüven ikilisi tarafından çevrilmiş. Tüm dünyada yapılan yayınlarda kitabın son bölümleri o ülkeden yazarlara ayrılmış. Türkiye'den Nuran Yıldırım ve Necdet Sakaoğlu daha çok bizi ilgilendirebilecek konuları kalem almışlar. Kitabın orjinali 2006 yılında yayınlanmış. Bizde ise NTV yayınları tarafından 2008 yılında basılmış. Ben ise kitabı bu sene İzmir'de düzenlenen kitap fuarında NTV Yayınları standından aldım. Aldığım kitapların bir kısmını bitirdim. Cahillikler Kitabı ve bir kaç kitabı ise canım sıkıldığında ve özellikle tüm gün bilgisayar ekranına baktığım zamanlarda gözlerim ağrırken okumak için çevremde tutuyorum. Gözler yorgun olunca, ilgi çabuk dağılıyor. Bu tarz kitaplarda bölümlerden oluştuğundan, istediğiniz zaman devam edebiliyorsunuz.

Kitabı okurken, özellikle İskoçya, İrlanda ve ABD ile alakalı konularda ince ince laf sokmalarından tahmin etmiştim daha sonra baktığımda iki yazarımızda İngiliz kökenliymiş. Arada sırada kendileri ile de dalga geçmeyi unutmamışlar. Hal böyle olunca kitap kendi içerisinde son derece eğlenceli hale geliyor. Zaten bir çok konu sen derece eğlenceli. Haydi bir örnek yazayım.

----------------------------------------------------
James Bond'un en sevdiği içki hangisiydi?
Votka, Martini değildi.
Fleming'in tüm külliyatıyla ilgili www.atomicmartinis.com adlı internet sitesinde yapılan özenli çalışma, James Bond'un ortalama olarak her yedi sayfada bir içki içtiğini gösteriyor.
İçtiği toplam 317 içkiden en çok tercih ettiği, açık arayla viskidir. Toplamda 101 viski içer, bunlardan 58'i bourbon, 38'i scotch'tur. Şampanyaya da oldukça düşkündür (30 bardak) ve çoğunluğu Japonya'da geçen "You Only Live Twice" (İnsan İki Kere Yaşar) (1964) kitabında Japon likörü dener. Bu içkiyi de çok beğenir ve 35 tane içiverir.
Bond, favorisi sanılan votka martiniyi ise sadece 19 kez tercih eder ve neredeyse aynı miktardaki cin martini de imiştir ( adet, gerçi bunların çoğunu başkaları ısmarlamıştır)...
----------------------------------------------------
Kitaptaki bir çok madde bu şekilde kaleme alınmış ve çoğu eğlenceli. Neredeyse 280 sayfalık kitapta uzun bir kaç konu başlığı haricinde çoğu başlık bir iki sayfa. Yani sıkıldığınızda okumanıza ara verdiğinizde kaybedebileceğiniz fazla bir şey yok. En fazla bir sayfa geriye dönüp devam edebilirsiniz.
Kitap, internet sitelerinde 10TL civarına satılıyor. Bu arada John Lloyd ve John Mitchinson ikilisinin Cahillikler Kitabı - 2 Hayvanlar Alemi adından bir devam kitabı var. Kitap yine NTV yayınlarından çıktı ancak ben pek sevmedim. İlki kesinlikle daha keyifliydi.

The Third Decade - Art Ensemble Of Chicago CD


Art Ensemble Of Chicago, herkesin sevmeyeceği türde bir caz grubu. Aslında avant-garde caz grubu demek daha doğru. Topluluk 1960'ların ortasında kuruluyor. Bana göre topluluğun asıl tanındığı albüm Fransız BYG Actuel tarafından yayınlanan A Jackson in Your House albümü. 1970'lerin ortasına kadar topluluk çok sayıda albüm yayınlıyor. Benim açımdan en ilgi çekici olanlar Message to Our Folks (BYG Actuel 1969) Go Home (Galloway 1970) ve Fanfare for the Warriors (1973 Atlantic) albümleri. Tabii bu arada aradan geçen yıllarda sadece bu kadar albümleri var diye düşünmeyin. Topluluk  o kadar fazla albüm yayınlıyor ki, hepsine erişebilmek imkansız. Günümüzde albüm yayınladıkları bir çok plak şirketi kapanmış durumda. Bazılarının CD baskıları mevcut. Basılan plakların günümüzdeki fiyatları ise gerçekten uçuk. Çok az bir kitleyi ilgilendirdiğinden ve az basıldığından dolayı sanırım. Bazen 200-300 Dolar civarında fiyatlar ortalarda dolaşıyor. Tabii bu arada topluluktaki müzisyenlerin bireysel veya bir kaçının beraber yayınladığı albümlerde var. Anlayacağınız liste çok çok uzun.

The Third Decade topluluğun 1984 yılı albümü. Standart Art Ensemble ekibi bu albümde de iş başında; Lester Bowie, Joseph Jarman, Roscoe Mitchell, Malachi Favors Maghostut, ve Don Moye. Geleneksel olduğu üzere hemen her Art Ensemble albümünde kim ne çalıyor konusunu hemen geçiştirmek istiyorum. Liste yaz yaz bitmez. Genel olarak trompet çalmasına alışkın olduğumuz Lester Bowie, davul çalabiliyor bir anda. Albümde bunlar güzelce listelenmiş. Merak edenler kitapçığa bir göz atabilirler.

"Prayer for Jimbo" ile açılan albüm, klasik Art Ensemble çizgisine ilk bakışta biraz ters gibi gelebilir. Uzun bir girişten sonra şarkı kendine geliyor. Neredeyse 10 dakika süren şarkı albümün genelinde olduğu gibi düşük tempoya sahip. Tabii ki bu durum Lester Bowie, Joseph Jarman ve Roscoe Mitchell üçlüsünün rahat durmasını gerektirmiyor. Her saniye her şeyin olabileceği hissiyatına sahip olduğumuzdan dolayı, son derece keyifli bir giriş şarkısının ardından "Funky AECO" biraz daha geleneksel caz kalıplarında bir şarkı olarak karşımıza çıkıyor. Tabii ki, bol aksak ritmler, klasik bebop esintileri taşıyan sonraki bir kaç saniyede o izden geriye bir şey bulamayacağınız üflemeli bölümleri ve arkadan gelen ne olduğunu tahmin etmekte zorlandığım sesler ve her türlü vurmalı enstrüman ile insan albümün içerisine daha da giriyor.

"Walking in the Moonlight" ise bir Mitchell bestesi. Klasik bir caz baladı gibi başlayan şarkı, her ne kadar öyle devam etse de, bol bol aykırı nota duymanız mümkün. Birbiri ile aynı notaları belli gecikmeler ile çalan müzisyenlerin bunu nasıl yaptıklarını çok merak ediyorum. "Walking in the Moonlight", Art Ensemble'ın 1980'lerde arada sırada gördüğümüz göreceli sakin şarkılarından bir tanesi, Art Ensemble'a göre :) Malachi Favors  ve Don Moye şarkının ikinci bölümünden itibaren rahat duramayınca kısa süreli bir kaos yaşanıyor sadece o kadar :) "The Bell Piece" ise her türden zil, metal parça, eşya kullanılarak zenginleştirilmiş bir şarkı. tahmin edebileceğiniz gibi tüm topluluk üyeleri ellerine geçirdikleri  enstrümanlarla alt yapıyı oluştururken özellikle Lester Bowie'nin solo bölümlerini keyifle dinliyoruz. "Zero" ise Güney Amerika ve Karayip denizi ritmleri ile harmanlanmış çok bilindik melodilerin Art Ensemble yorumu, ki, şarkının son bölümüne kadar oldukça durağan ilerleyen parça Moye'nin solosunun ardından şenleniyor. Bu arada durağan giden parça diye yazıyorum ancak Art Ensemble penceresinden bunu yazıyorum. Albüme ismini veren "Third Decade" şarkısı ise Art Ensemble'ın etkilendiği kökleri bize hatırlatıyor. Afrika vurmalı motifleri ile uzun bir giriş yapılan 8 dakikalık şarkı, siren sesleri arasında bir hızlanıyor, bir ilerliyor ki yüzünüzde koskoca bir gülümseme olmaması imkansız.  8 dakika olmasına rağmen keşke hiç bitseydi dediğim şarkılardan bir tanesi.

DIW, ECM, Atlantic gibi plak şirketlerinin geniş kataloglarının ücra köşelerinde (DIW için bunu söylemek biraz güç) müthiş Art Ensemble Of Chicago albümleri bulabilirsiniz. Hatta topluluğun 1978 yılı albümü Nice Guys ülkemize plak formatında bile ithal edildi. Çok uygun bir fiyata alabileceğinize eminim. Hatta plağı bulursanız, bulunduğunuz yerde Lester Bowie's Brass Fantasy - I Only Have Eyes for You (1985) albümüne de denk gelirsiniz. Onu da hiç düşünmeden alışveriş çantanıza koyun. Tabii ki, bu söylediklerim Art Ensemble'ın müziğini sevenler için geçerli. Uyarayım da, albümü kafama atmayın sonra

Uydunet ve İnternet


Geçtiğimiz haftalarda eve internet ne alayım diye bayağı düşünüp durdum. Ülkemizde fazla seçeneğimiz yok, en yaygın olan ADSL sağlayıcı TTNet'in haricinde Smile gibi şirketler, bazı kentlerimizde Uydunet, Superonline Fiber, elektrik üzerinden servis sağlayan firmalar (yanılıyor olabilirim MetroNet gibi bir firma olması lazım) veya 3G üzerinden servis sağlayan Avea, Turkcell ve Vodafone. Bu seçenekler arasında elektrik ağları üzerinden servis sağlayan firmalar hariç, oturduğum bölgede her servisi satın alabiliyorum. Tamam bir çoğunuz, al birini vur öbürüne diyorsunuz ama ne yapalım eldeki seçenekler bunlar...

Bu servisler arasında en çekince ile yaklaştığım teknoloji 3G idi. Geçtiğimiz haftalarda tatildeyken sevgili dostum Tolga İzgür'ün bilgisayarını kullandım. Dizüstü bilgisayarını, Apple iPhone'unu modem olarak kullanarak 3G bağlantısı ile internete girdik ve oldukça şaşırdım. Son derece hızlı olduğunu gördüm. Çeşme'nin göreceli olarak ücra bir bölgesinde internete bu hızla girmek inanılacak şey değil. Tabii olayın maliyeti biraz yüksek. Ev için ne kadar mantıklı bilemiyorum. Ayrıca 5-6 senedir kullandığım mobil iletişim şirketine de pek güvenmiyorum açıkçası. Avea son iki yıldır bence çok geriye gitti. Hele Turkcell kullanan arkadaşlarımın ardı arkası kesilmeyen kampanyalarla genel olarak benden çok daha mutlu olduklarını görüyorum. Sanırım bahara bende Turkcell'e geçeceğim yeniden. Neyse konumuz mobil iletişim değil... 3G gerçekten faydalı bir olay. Ancak maliyeti yüksek olduğundan bu seçeneği eledim.

Geçtiğimiz ay Superonline'ın fiberoptik internet kutusu bizim binaya takıldı. Aslında en çok bu hizmeti merak ediyordum. Bilgisayar dünyasından haberleri genelde Dark Hardware sitesinden ve forumlarından takip ediyorum. Superonline konusunda ilk başlarda hemen herkes çok istekliyken, son dönemlerde sözleşmelerinde tek taraflı değişiklikler yapmaları sebebi ile kullanıcılar son derece kızgınlar bu firmaya genel olarak. Maliyet olarak diğer internet bağlantı seçeneklerinden çok daha pahalı değil. Ancak özellikle müşteri servislerine ulaşmak konusunda yaşanan sıkıntılar, bağlantı problemleri ve ilerleyen günler, aylarda Superonline'ın yapabileceği değişiklikleri göz önüne alınca fiber hat üzerinden internet konusunun üzerini çizdim. Mutlaka bunu yazdığım için kızanlar olacaktır ancak özellikle dial-up bağlantı dönemindeki Superonline'ı tanıyanlar için hiçbir şeyin sürpriz olmayacağını bilmekte fayda var. Belki ilerleyen yıllarda fiber üzerinden internet konusunu değerlendirebilirim. Belki o döneme kadar Superonline'da müşteri ilişkileri konusunu geliştirir. Bu arada bende kendi testimi yaptım. Müşteri ilişkilerini arayınca uzun süre şarkılar, türküler dinliyorsunuz. Tüketicilerin fikirlerini değiştirmek zordur. Her şey iyiyken yapılacak bir hata, tüketicinin tüm fikrini olumsuza dönüştürür. o yüzden modern müşteri ilişkileri metotları çok mühim.
TTNet, diğer evimde uzun senelerdir kullandığım ve memnun olduğum servis sağlayıcı. Şimdi yiğidi öldür hakkını ver. 7-8 senede sadece tek bir kez problem yaşadım. Onu da kısa bir süre içerisinde hallettiler. Ancak internet servisi almak için telefon almak zorunluluğu beni sıkıyor. Evde sabit telefon kullanmayalı neredeyse seneler oluyor ve kullanmayacağım şeye para vermekten nefret ediyorum. Bilişim Üst Kurulu, gelen şikayetlerden dolayı TTNet'e yalın ADSL konusunda bazı gelişmeler yapmasını istemişti geçtiğimiz senelerde. Bildiğiniz gibi ADSL üzerinden internete bağlanmak için telefona ihtiyaç yok ve bu konuda bazı davalar açılmıştı. Sonunda tüm dünyada bilinen şey, ülkemizde de kabul edildi. Telefon zorunluluğu olmayan ADSL seçenekleri tüketicilere sunulacaktı. Sonuçta bu seçenekler tüketiciye sunuldu ancak işin acı tarafı, hiç kullanmayacağınız telefonu almak çok daha mantıklı. Yalın ADSL için ödemeniz gereken tutar normal telefon hattı+ADSL aboneliği ile aynı seviyeye geliyor. Hatta bazı forumlarda, hesap kitap yapanlara göre yalın ADSL daha pahalı. Durum böyle olunca TTNet'te elendi. Bu arada Smile gibi servis sağlayıcıların teorik olarak TTNet'ten farkı yok. Tamamen aynı hatları kullanıyorlar. Ancak ilginç indirimlere denk gelebiliyorsunuz. Benim gibi sabit telefona para vermeyeceğim takıntınız yoksa, TTNet ve türevlerini değerlendirebilirsiniz.

Uydunet olayında ise yine gizli bir sabit ücret söz konusu. O da evinizde KabloTV bulunma zorunluluğu. Aslına bakarsanız eve taşınalı 2 seneyi geçmiş olmasına rağmen evimde televizyon yayını izlemek için bir düzenek yok. Televizyon var ama DVD seyretmek için kullanıyorum sadece. o da haftada bir kez bilemediniz iki kez. Her zaman yazdığım gibi boş zamanlarımda müzik dinlemek daha cazip geliyor bana. Ancak Seçil Hanım tamamen eve taşındığında bazı Ntvmsnbc (Böyle bir kanal ismini oturmuş olmalarından dolayı NTV'yi tebrik etmek lazım. Bu ne ya...) kanalı dizilerini izlemek isteyeceğinden eve bir şekilde televizyon yayını almak gerekiyordu. Sonuç olarak KabloTV yeterli olacaktı. Durum böyle olunca KabloTV almak için ödenecek para benim için sorun olmayacak gibi görünüyordu.

Uydunet konusundaki asıl zor olay, modemlerinin kendisine özgü olması. Piyasada bir çok ADSL modem bulabilmek mümkün. Genel olarak fiyatları da makul. Ancak iş kablo üzerinden internete gelince hem modem markaları değişiyor hemde kablosuz modeme ödeyeceğiniz tutar 200TL civarına yükseliyor. Tabii ki, daha ucuz ve kablolu bir modem alıp, onu wireless router ile kullanmak mümkün. Böyle olunca maliyet ucuzluyor ancak işi gücü bırakıp böyle bir bağlantı ile uğraşacağımı pek sanmıyorum. Senelerdir bir şekilde bilgisayar dünyasının içinde olsam bile, kendi özel zamanlarımda router'larla, modemlerle pek uğraşmak gelmiyor içimden. Biraz armut piş, ağzıma düş olsun istiyor insan.

Tam o mudur bu mudur diye düşünürken Uydunet bir kampanya yaptı. KabloTV+Uydunet alıyorsunuz, 24 ay kullanım taahhüdü veriyorsunuz, onlarda sizden bağlantı ücretlerini almıyorlar ve Motorola markalı bir kablosuz modem veriyorlar. Modemi yukarıdaki fotoğrafta görebilirsiniz. Kulağa sempatik geliyor değil mi? Taahhüt konusu beni biraz endişelendiriyor olsa da, Uydunet'in 1Mbps bağlantısının fiyatının makul olması sebebi ile, taahhüdü verebilirim diye düşündüm. Kafamdaki tek soru 1Mbps hızındaki bağlantının yetip yetmeyeceği idi. Geçmişte lease-line dahil o dönem için olabilecek her türden uç sayılabilecek bağlantıyı kullanmıştım. Bugün ise 8-10-20Mbps'ler havalarda uçuştuğu için herkes gibi benimde kafam karışıktı. Aklıma eskiden yaptığım bir şey geldi. Stereo Mecmuası'nın ana sayfası normal bir siteden daha yüklü bir eski tarz HTML sayfası. Kendi server'ımda eski tarz 56K bağlantı ile siteyi açtım ve şıkır şıkır çalıştı. Oturup hesap kitap yaptım, benim yaptığım bir çok iş için, 1Mbps hız yetiyor hatta artıyordu. Eh kullanmayacağım bilmem kaç Mbps'ye para dökmenin bir alemi yoktu doğrusu. Zaten diğer evde gayet iyi bir bağlantım mevcut diye düşündüm. Eğer gerekli olursa!

Evde aslında normal bir internet kullanıcısıyımdır. Müzik, film indirmem. İndirdiğim tek şey e-kitaplar ve e-dergilerdir. Onlarda genelde oldukça küçük boyutlarda oluyorlar. İnternet üzerinden maç seyretmek, dizi seyretmek gibi alışkanlıklarımda yok. Anlayacağınız son derece basit bir kullanıcıyım ben. Hal böyle olunca fazladan Mbps'lerle pek işim yok!

Eh kararımı verdiğime göre en yakın Uydunet merkezinin yolunu tutma zamanım gelmişti. İzmir Çankaya'daki merkeze yolum düştü. Diğer bir çok servis sağlayıcının aksine mekan pek gösterişli değildi ve belki de sıcaktan çalışanların pek yüzü gülmüyordu. Belki Uydunet sitesine de bakmışsınızdır. Neredeyse tüm servis sağlayıcıların internet siteleri güzel tasarımlı iken, Uydunet'in sitesi sanki 5-6 yıl öncesinden kalmış gibi. Ben bizim siteyi basit buluyorum. Ancak Uydunet'in yanında bizim site teknoloji abidesi sayılır :) Neyse... 5-6 dakikalık bir işlemle formları doldurdum ve onlarca yere imza attım. Aklımın bir köşesinde bunların servisleri ve müşteri hizmetleri de böyleyse yandık dedim. Onlarca imza atmıştım, iş işten geçmişti! Ha diyeceksiniz müşteri hizmetleri işini yaptı mı, evet yaptı. Mekanda gerekli işlemleri yapabildin mi, evet yaptım. Daha fazlasına ne gerek var. Evet bir açıdan haklısınız. Ancak zaman pazarlama çağı. İnsan senelerce bu işlerle uğraştığı zaman belki biraz takıntılı oluyor. Bilemiyorum...

İmzayı basmamızın ardından 5 gün içerisinde bağlantınız teknik ekip tarafından yapılacak dendiğinden beklemeye başladım. Cuma günü telefon geldi, Pazartesiye randevulaştık. Pazartesi günü akşamüstü iki kişilik bir ekip geldi. Hızlı bir şekilde modem bağlantısını, TV bağlantısını yapmaya başladılar. Yayın kalitesini beğenmeyip, bina dışındaki kabloları söküp yeniden bağladılar. Elemanlar gerçekten güler yüzlüydüler. Ben bir şey demeden kendileri gerekeni yaptılar. Merkezdeki olumsuzluk yerini olumlu düşüncelere bıraktı hemen. Tüketiciler böyledir işte.

Uzun lafın kısası neredeyse bir aydır 1Mbps'lik bağlantım ile mutlu mesut yaşıyorum. Şu ana kadar en ufak bir sorun yaşamadım. Hız konusunda hiçbir derdim yok. Umarım Uydunet'le böyle devam ederiz.

notlar
- Bölgeden bölgeye KabloTV ve Uydunet'in performansı farklı olabiliyor. O yüzden herkese tavsiye ediyorum diyemiyorum. Sizde karar vermeden önce forumlara ve sözlüklere göz atarsanız kendinizi daha rahat hissedersiniz. Ben İzmir/Üçkuyular bölgesindeyim.
- Genel olarak ülkemizde her türlü iletişim çok pahalı. Vergiler de çok yüksek. Devletimiz şunları biraz indirse ne güzel olur. Hayal mi görüyorum. Evet sanırım öyle.
- Merak edenler olursa modemin yanındaki figürlerden boyları kısa olanlar Final Fantasy VII bilgisayar oyununun figürleri. Büyük olanlar ise Dragon Ball çizgi filminden. Kırmızı sehpa ise "evimizin herşeyi" IKEA'dan. Almak isteyen olursa PS serisi. Ülkemizde çok satılmadığından mıdır nedir, zırt pırt indirime giriyor. Belki çok ucuza denk getirirsiniz.
- Farklı servis kullanıcıları tercih edenler, aşağıda yorum yap tuşunu kullanıp kendi yorumlarını ve deneyimlerini yazabilirler. Hatta çok sevinirim.

Internet Archive Web Sitesi


Geçenlerde Project Guthenberg'den bahsetmiştim. Bir kaç okuyucumdan teşekkür mesajları aldım. Sanırım gözlerinden kaçmış. Bu kez de sinema meraklılarının gözlerinden kaçmış olduğunu düşündüğüm bir siteden bahsedeceğim.

Internet Archive, bir nevi ansiklopedi olması için kurulan bir web oluşumu. Son zamanlarda moda olan tabiri ile aktivistler tarafından ilk adımları atılmış, kültür tarihine ilişkin bir arşiv olması istenen ancak ilerleyen yıllarda internetteki imkanlar arttıkça gözden düşen bir site. Aslında kendilerinin de hatası var bu konuda. Site öyle bir karışık ki, aradığınızı bulmak, gerçek bir zulüm haline gelebiliyor. Ancak sitenin bazı yönleri onu vazgeçilmez yapıyor.<

Diyelim ki, 1910'lu yılların ilk filmlerini (hatta 1800'lerin sonlarını da eklemeliyiz sanırım), 1920'lerin Alman Expressionist akımı filmlerini, 1930'larda Film Noir'ın öncülerini merak ediyorsunuz ve seyretmek istiyorsunuz. Bunun yanında 1950'lerin fazla bilinmeyen ve ücra köşelerde kalmış Science Fiction'ları ilginizi çekiyor veya Büyük Savaş döneminin propaganda filmlerini seyretmek istiyorsunuz. Bu filmlerin bir çoğunda telif hakları ortadan kalmış. Çok az bir kısmı çeşitli formatlarda basılmış durumda. Basılanların büyük çoğunluğu da video teyp formatında basılmış ve internet üzerinde acayip fiyatlara satılıyor. İşte bu söylediklerimden bir kısmı sizi ilgilendiriyorsa mutlaka Internet Archive'i ziyaret etmelisiniz. Çünkü bir çok film, çeşitli formatlarda kullanıma açılmış durumda. Girip istediğiniz gibi indirebilmeniz mümkün.

Bu siteyi seneler önce Paul Wegener and Henrik Galeen ikilisinin "Der Golem" filmini ararken bulmuştum.  1915 yapımı film, Golem kültü üzerine kuruluydu. Çek Cumhuriyetine (o dönem Çekoslovakya) gittiğim ve Prag'da bayağı uzun kaldığım dönemde normal turistlerin bir çoğunun aksine kentin Ortaçağ'daki önemini bildiğimden neredeyse bir haftamı oldukça farklı mekanlarda geçirdim. Çok da iyi yapmışım diyorum. Burada bazı konularda gerçekten çok bilgilenmiştim. Bezalel ismi bir çokları için hiçbir bir anlam ifade etmiyordur eminim ki, ancak Prag'ta bu ismin çok büyük önemi var. Konuda sapıyorum farkındayım ama nedense yazdıkça aklıma başka şeyler geliyor. Bazı yazarlar gibi yazdığım yazılardan kelime başına ücret alsam köşeyi dönerdim herhalde :) Neyse... Wegener'in "Der Golem" filmini nereden bulurum diye aranırken sonunda Internet Archive aklıma gelmişti. Tabii ki bir arama sonucunda filmi bulup arşivime katmıştım. Yukarıda filmden görüntülerle oluşturulmuş bir slayt var. Bunları da siteden edinebiliyorsunuz.

Hep filmlerden bahsettim. Birazda metinlerden bahsedeyim. Belki Project Gutenberg gibi kolay ulaşılır olmasa da, Internet Archive'de inanılmaz bir e-kitap arşivi var. Özellikle bazı Üniversite ve Kitaplıkların verdiği destek sayesinde içerik son derece geniş. Ben genelde belli konulardaki e-kitaplara yönelik araştırma yapsam da, bir göz atmanızda fayda olabilir. Internet Archieve son yıllarda bazı geliştirmeler de yaptı e-kitaplar konusunda. Bizim e-dergilerimizde olduğu gibi flash formatıyla online okuma, PDF indirme gibi seçeneklerin yanında çeşitli e-reader'lar (e-kitap okumaya yarayan elektronik cihaz örneğin Kiddle) için optimize edilmiş dosyalarda mevcut.

Sitenin ses arşivleri kısmında ise audio-book'ların (e-kitapları dinleyebileceğiniz bir format diyelim kısaca) yanında telif hakkı olmayan binlerce şarkıyı dinlemek mümkün. Ayrıca Grateful Dead'e ayrılmış özel bir bölüm var ki topluluğu seviyorsanız mutlaka göz atmalısınız.

Sitede gezindikçe acayip şeyler bulmak olasılığı var. Dediğim gibi site bayağı karışık olduğundan sinirlenmeden kullanmak lazım. Bir süre sonra nasıl oluyorsa alışıyorsunuz ve aradığınızı daha rahat bulabiliyorsunuz.

Eh artık lafı uzatmadan sizi Internet Archieve web sitesine yönlendirelim. Aman dikkat edin, internetiniz kotalıysa bir günde doldurabilirsiniz. Ulaşmak için tıklayınız www.archive.org

DIY Jukebox


Bugün burada jukebox'lardan bahsettim. Meğerse Jukebox'ları seven ne kadar çok okuyucumuz varmış. Bir kaç arkadaşımda sen DIY projelerini seversin diyerek bazı adresleri göndermişler. Yukarıda gördüğünüz Jukebox tamamen meraklı bir kişi tarafından yapılmış. İşin kötü tarafı böylesine o kadar çok proje var ki. İnsanın kaşıntısı geliyor bayağı. İşi gücü bırakıp projeleri incelemeye başladım hemen. Özellikle FreeJukebox sitesinde çok fena projeler var.Benim ilgimi Caesar isimli kullanıcının yaptığı DIY çalışması çekti. Bitmiş halinin fotoğrafını yukarıdaki resimde görebiliyorsunuz. Evet inanması zor ama bu gerçekten bir DIY çalışması. Aşağıya çalışmadan bir kaç fotoğraf ekleyeyim dedim.


Projenin temelinde bir bilgisayar kullanılmış. Günümüzde plak kullanarak jukebox yapmak anlaşılan pek kolay değil çünkü ebay'de bile otomatik plak tanıma ve okuma cihazları acayip paralara satılıyor. Bu yüzden meraklılar genelde bilgisayar sistemleri kullanıyor. Yukarıda linkini verdiğim sitede özellikle Jukebox'larla kullanılabilecek bir yazılım bile mevcut. Yukarıdaki resimlerde görebileceğiniz gibi bol bol MDF işçiliği gerekiyor. Bu fazla maliyeti olan bir şey değil. Belli bir miktar hata da kaldıran bir malzeme olduğundan düzeltmeler kolaylıkla yapılabilir. Diğer kısımlarda kullanılan malzeme ise pleksi. Aslında ülkemizde pleksi işlemek eskisi gibi sorun değil. Bir çok şeyi pleksiden yapabilmek mümkün. Çok büyük fiyatlar da ödemek zorunda kalmıyoruz. Işıklandırma için ise yılbaşı süsleri kullanılmış. Bunun yanında florasan'larda dikkat çekiyor.

Galiba bende böyle bir DIY çalışması yapacağım. Fena halde gaza geldim. Haydi hayırlısı...

General Grievious ve Asajj Ventress



Geçtiğimiz haftalarda uzun zamandır kendime yeni bir şeyler almadığımı fark edince, hemen arayışlarıma başladım. Hemen herkesi mutlu eden bir şeyler vardır. Arada sırada kendimizi şımartmamız lazım değil mi? Uzun bir süredir Figuratif sitesini takip ediyorum. Hifi ve müzik dünyası derinlerine daldıkça nasıl engin birer okyanus ise, figürlerin dünyası da öyle. Hatta bana kalırsa Hifi'den bile daha pahalı bir hobi olabilir. Olaya nasıl baktığınıza bağlı. Bu sitede figür dünyası ile alakalı her türlü yenilik ve habere ulaşabileceğiniz gibi, kişisel koleksiyonlar, figür tanıtımlarına göz atabilir hatta alışveriş bile yapabilirsiniz. Bu arada bende sitenin moderatörlerinden bir tanesiyim. Pek bir şey yapmıyorum ama olsun...

Figuratif'in ikinci el bölümünden kendime iki figür belirleyip satın aldım geçenlerde. Star Wars Unleashed serisinden General Grievous ve Asajj Ventress. Aslında figür dünyasının üst düzey (bir nevi hi-end) firmalarının ürettiği modellerin kalitesinden bayağı uzak olsalar da, beni mutlu ettikleri kesin. Alınacak figürler listemde daha bayağı bir şeyler var, zaman içerisinde yavaş yavaş alırım. Böylesi çok daha zevkli oluyor.

not: Kitaplığımda alakasız kitapları bir arada görüp, dalga geçen arkadaşlarım olacaktır. Kütüphanemde under construction yazıyor bu aralar...

Jukebox'ların Altın Dönemleri


Geçenlerde akşamın bir vakti bizim Retro ve Vintage Hifi bloğuna ekleme yapmak için değişik bir şeyler arıyordum. Biliyorsunuz yaz döneminde Retro ve Vintage Hifi bölümümüzü tatile almıştık. Eylül'de yayına başlayacağı için vakit buldukça eklemeler yapıyoruz. Böylelikle belli bir stok oluşuyor. Neyse.. Ekleme işlemleri sırasında aklıma Jukebox'lar geldi. Zaten oldum olası bu aletleri pek severim. Hani utanmasam müzik setlerinden daha çok severim bile diyeceğim

Günümüzde Jukebox üreten firmalar tabii ki var. İlk aklıma gelen bu işin en önde gelen firması Wurlitzer. Tabii ki Rock-Ola, Crosley gibi günümüzde de jukebox'lar üreten firmalar var. Ancak MP3 ve CD'lerin hayatımıza girmesiyle jukebox'ların mantığı biraz değişti. Tabii ki hala 45 devirlik plak çalan ürünleri de bulabilmek mümkün. Bu arada ülkemizde de Mudo Concept gibi mağazalarda minik Jukebox'lar bulunabiliyor. Ancak hem çok kötüler hemde çok pahalılar. Günümüzde yukarıda saydığım markaların kaliteli jukebox'ları 10.000 Dolar seviyelerinde.

Internet'te sörf yaparken Wurlitzer'in kendi sitesinde tüm zamanların en çok çalınan hit'lerinin listesi denk geldi. Bu 40 şarkı Jukebox'larda en çok çalınan şarkılarmış. Listeyi aşağıda bulabilirsiniz. Eminim ki, işten eve döndüğünüzde en az bir kaç tanesini dinlemek isteyeceksiniz. Liste, Şarkı / Topluluk / Plak Şirketi / Yıl şeklinde düzenlenmiş.

Good Vibrations / the Beach Boys / Capitol / 1966
I Want To Hold Your Hand / the Beatles / Capitol / 1964
Can't Buy Me Love / the Beatles / Capitol / 1964
Stayin' Alive / the Bee Gees / RSO / 1977
Margaritaville / Jimmy Buffet / ABC / 1977
Rhinestone Cowboy / Glen Campbell / Capitol / 1975
Bette Davis Eyes / Kim Carnes / EMI / 1981
The Twist / Chubby Checker / Parkway / 1960
Lay Down Sally / Eric Clapton / RSO / 1978
Downtown / Petula Clark / Warner / 1965
Nightshift / Commodores / Motown / 1985
Proud Mary / Creedence Clearwater Revival / Fantasy / 1969
Bad, Bad Leroy Brown / Jim Croce / ABC / 1973
Mack The Knife / Bobby Darin / Atco / 1959
Big Bad John / Jimmy Dean / Columbia / 1961
Blueberry Hill / Fats Domino / Imperial / 1956
Hotel California / Eagles / Asylum / 1977
Aquarius/Let The Sun Shine In / The 5th Dimension / Soul City / 1969
I Want to Dance With Somebody / Whitney Houston / Arista / 1987
Billie Jean / Michael Jackson / Epic / 1983
I Love Rock 'n' Roll / Joan Jett & the Blackhearts / Boardwalk / 1982
Celebration / Kool and the Gang / De-Lite / 1980
Footloose / Kenny Loggins / Columbia / 1984
Physica / Olivia Newton John / MCA / 1981
The Great Pretender / the Platters / Mercury / 1955
Slow Hand / Pointer Sisters / Planet / 1981
Jailhouse Rock / Elvis Presley / RCA / 1957
Unchained Melody / the Righteous Brothers / Philles / 1965
Lucille / Kenny Rogers / Reprise / 1977
Satisfaction / the Rolling Stones / London / 1965
Touch Me In The Morning / Diana Ross / Motown / 1973
New York, New York / Frank Sinatra / Reprise / 1980
Born To Be Wild / Steppenwolf / Dunhill / 1968
The Way We Were / Barbara Streisand / Columbia / 1973
Eye Of The Tiger / Survivor / Scotti Br. / 1982
My Girl / the Temptations / Gordy / 1965
Raindrops Keep Falling On My Head / B.J. Thomas / Scepter / 1969
Joy To The World / Three Dog Night / Dunhill / 1971
Melody Of Love / Billy Vaughn & His Orchestra / Dot / 1954
Autumn Leaves / Roger Williams / Kapp / 1955

Eylül'de Retro ve Vintage sayfalarımızda bol bol Jukebox bulacağınızı tekrar edip. Jailhouse Rock dinleyerek işlerime devam ediyorum..

Zorn Geldi Geçti...Ben Baktım :(


İsmet Sıral Yaratıcı Müzik Atölyesi bu sene 11 günlük bir etkinlik düzenledi. Bir çok atölye çalışması, konserler ve söyleşiler ile ağzımın suyu aktı. Özellikle Oliver Lake ve John Zorn performanslarını merak ediyordum. John Zorn, Masada ile geldi biliyorsunuz. John Zorn (saksafon), Marc Ribot (gitar), Greg Cohen (bas), Cyro Baptista (vurmalılar), Kenny Wollesen'den (vibrafon, davul) oluşan ekip göz kamaştırıcı. Bu kadar sevdiğim bir müzisyenler topluluğunun konserine gidemediğim için kendime sağlam kızıyorum ancak bazen olmadı mı olmuyor işte. Sevgili Reha Arcan tabii ki konseri boş geçmemiş ve bana bir fotoğraf göndermiş. Acım daha da büyüdü. Burnumun dibine gelen bir fırsatı böylece harcamış oldum. Ama diyorum ya, bazen imkanlar el vermiyor işte. İlerleyen senelerde nerede olursa olsun canlı canlı izleyeceğim Zorn'u. Zaten son yıllarda çok istememe rağmen The Book Of Angels serisini de toparlayamadım.  Sayısal Loto, bu sene bana çıksa ne güzel olur!

Magma - De Futura Championship!

Magma topluluğunu sevdiğimi bloğumu takip edenler sanırım biliyorlardır. Son zamanlarda Seventh Records'un "Mythes et Legendes" adını verdikleri DVD setini piyasaya sürmeleri ile son zamanlarda şarkı listelerimde Magma eksik olmuyor. Bu arada arada sırada Magma'yla alakalı mesajlar alıyorum. Bir kaç albüm alıp seven de var, söven de! Eh sanırım bu durum normal..

Geçenlerde Dailymotion'da gezinirken arama kutusuna De Futura yazdım. İlginç iki video ile denk geldim. Onları paylaşayım...

Aslında tüm dünyada Magma'nın açtığı yoldan ilerleyen çok müzisyen var ancak oldukça underground piyasada biliniyorlar. Sizlere Hamtaï! A Tribute To The Musıc of Chrıstıan Vander projesinden burada bahsetmiştim. Bu 2 CD'lik albümde çok ilginç yorumlar bulabilmek mümkün. Albümü bulmak biraz zor. Fransız plak şirketlerinden yayınlanan bir çok albüm gibi bu albümü almak için Google Translate özelliğini bol bol kullanmak gerekiyor. Tabii bu arada Laser's Edge gibi butik CD mağazalarında bulabilmek mümkün. Alpan'ın kulakları iyi çınlamıştır bu arada! Yukarıdaki videoda genç bir Fransız topluluğun De Futura yorumu var. Topluluğun adı Ptäh Septet ve yorum bence çok keyifli olmuş.

Yukarıdaki video dört arkadaştan kurulu Sporadik Orkhestra tarafından icra edilmiş bir De Futura versiyonu. Keman kullanımı ile bayağı ilginç olmuş. Beğendim... Yukarıdaki video ise aynı şarkının yaratıcılarının erişebildiğim en erken dönem videosu. 1977 yılından. Meraklısına şarkı Magma'nın "Üdü-Wüdü" albümünde bulunuyor. Albümleri tek tek almak yerine Seventh Records'un harika "Studio Zünd" kutusunu da alabilirsiniz ama cebinizden biraz para çıkacak :) Bu arada son zamanlarda bol bol bahsettiğim "Mythes et Legendes" setinin ikinci DVD'sinde deli bir De Futura yorumu var. Aman diyeyim es geçmeyin!

Vacuum Tube Radio


Evinize eski tip bir radyo almak istiyorsunuz ve ille de vakum tüplü (lambalı) olsun diyorsunuz. Antikacıların verdiği fiyatlardan pek memnun kalmadıysanız, Japon dostlarımız sizi unutmamışlar ve alternatif ürünler pazara sürmüşler. 60 yıllık radyo tasarımları baz alınarak üretilen bu set içerisinde tam teşekküllü bir radyo var. Radyo tabii ki lambalı bir ampliye sahip ve sesi verebilmek için horn hoparlör unutulmamış. İsterseniz resimdeki lastiği çıkartabilirsiniz ancak bu eklemenin ses kalitesini arttırdığını söylüyorlar. Radyo ise modern bir tasarım, yani FM bandına sahipsiniz. Kullanmak için sisteme 9V'luk bir pil takıyorsunuz. Lambalı radyonun fiyatı 150 dolar civarında.

Aslı Vural - Sky Is The Limit Sergisi


Bizim gibi fiziğe inanan insanlar, geçmiş- bugün ve gelecek arasındaki ayrımın yanlızca inatla süren bir yanılsama olduğunu bilirler” Albert Einstein
İnsan inançları, değerleri, gereksinimleri, tutumları, duygusal uyarımlarıyla algılayabiidiği bir bütünün küçük bir parçası... Evrenin bir noktasında küçük hayatlar yaşayıp, büyük hayaller kuruyoruz. Ancak bizim edinimlerimizle hayalini kurabildiğimiz o en büyük şey bile evrenin büyüklüğünün yanında o kadar küçük ki. Sadece üstünde yaşadığımız dünyayı biliyoruz oysa bilmediğimiz başka dünyalar olmalı. Yerin kat kat altında ve gökyüzünün kat kat üstünde bilmediğimiz neler var acaba? Bizler daha kendimizi bile tam tanıyamamışken, bilemezken ve anlayamazken bunca merak nedendir? Yer, gök ve insan bir bütün müdür? Beş duyunun ötesini algılayabilir miyiz? Bilim ve bilinçle beraber oluşan, duyular ötesi bir algılamaya ihtiyacı var insanların. Maalesef tüm algıladığımız bildiklerimizle sınırlı; yani bildiğimiz kadar algılıyoruz. Peki o zaman bildiğimizin ötesinde ne var? Bir bütünün küçük bir parçası olarak bağlı bulunduğumuz muhtemel bütündeki yerimizi bulursak ya da bulduğumuzu düşünürsek daha mı az yanılırız?

Aslı Vural, kişisel sergisinde bu araştırma ve düşünme sürecinde tuval ve boyayı bir imge olarak katmanlar halinde kullanarak, kimi zaman kazıyarak, alt ve üst katmanları biraraya getirerek bu soruları bizimle paylaşıyor...

İlgi çekici bir sergi olacak sanırım. 16 Ağustos'tan itibaren; Balat Kültür Evi Vodina Cad. No39-41 Fener-Balat. Ben katılmayı çok isterdim ama o dönemde İstanbul'da olmam mümkün değil. İstanbul'daki dostlara duyurulur...

Albüm İncelemesi: Nekropsi - 1998


Nekropsi, Türk müzik tarihi açısından son derece ilginç bir topluluk. Aslında 1990'larda ortaya çıkan topluluk ilk albümlerini 1997'de yayınladı. Bazı müzik topluluklarının en önemli şanssızlığı çok iyi albümlerini kariyerlerinin ilk başlarında yapmasıdır. Nekropsi'nin ilk albümleri olan "Mi Kubbesi" işte bu türden bir albüm. Haydi eğri oturalım doğru konuşalım. "Mi Kubbesi" 1970'lerden bugüne bakarsak müzik tarihi için önemli bir albüm olmayabilir ama iş Türk müzik piyasasına gelince Nekropsi'nin ilk albümünün Türk müzik dinleyicisi açısından yeri çok önemlidir. 1990'larda genç olanları etnik, caz, physcodelic rock'un özenli bir harmanlanması ile tanıştırmış, daha yaşlı olanları 1970'lerin Türkiye'sinde yapılmaya çalışılan bu karışımın bir sonraki adımı olarak heyecanlandırmıştı. Bazen daha iyi prodüktörler, daha iyi maddi imkanlar olsa ülkemizde yapılan bazı albümlerin uluslararası müzik piyasasında da ilgi çekeceğini düşünürüm. Ne yalan söyleyeyim "Mi Kubbesi"de benim için öyle bir albümdür işte. Tabii bu arada bir şeyi de unutmamak lazım. 1990'ların Türkiye'sinde böyle bir albümü yapmak kolay iş değildir. Yayıncı bulmak, albüm yayınlamak, albümün finansını yapmak kolay değildi. Hala kolay değil ama sanırım eskiden bunlar çok daha zordu. Tüm bu sebepler bu albümlerin değerini daha da arttırır. Resmen yokluklar içerisinde yapılan albümlerdir. Bazı şeyleri eleştirirken, bazı şeylerin hakkını da vermeliyiz.

Neyse... Nekropsi ilerleyen yıllarda kadro değişiklikleri yaşadı. Gelenler gidenler, tekrar birleşme haberleri. İlk albümden neredeyse 10 yıl sonra 2006 yılında "Sayı 2: 10 Yılda Bir Çıkar" albümünü yayınlarlar. "Mi Kubbesi"nin ilerisinde bir albüm bekleyen müzik dinleyicileri ilk dinleyişte albüm için olumsuz beyan ederken, 10 yıllık albümsel aranın ardından farklı bir şeyler deneyen topluluğa daha olumlu yaklaşan müzikseverler de oldu. Beklentileri karşılamak için müzik yapmak yerine, gönüllerinin istediğini yapmışlardı muhtemelen. Daha fazla elektronik öğe ile süslenmiş farklı bir albüm. Sanırım bir çok müziksever yaklaşık 10 yıllık zaman diliminde yayınlanan 2 albüm için dinledikçe farklı düşünür hale gelmiştir. Yıkıcı eleştirileri göz ardı ederek tarafsız bir kulakla albümü dinlediğim zaman müzikal değişim için olumsuz bir şeyler söylemem güç.

Çok yapılan bir espri ama buraya da taşıyalım. 10 yılda bir çıkar düsturunu bir kenara bırakarak topluluk üçüncü albümü de yayınladı. Albümün yayın haberini burada vermiştik. Albüm yayınlandı ve tabii ki edindim hemen. Albümün tanıtımında topluluğun diskografisini oluşturan iki albüm arasında bir halka olacağı izlenimi vardı bende. Amerikalıların "missing link" dedikleri şey var ya. Belki dilimize kayıp halka olarak çevirebileceğimiz bir deyim. 1998, tam anlamıyla öyle bir albüm diyebilir miyiz, bilemiyorum. Haydi ilk önce şarkı listesini verelim.

Harf Devrimi 1998
Kusmuk
14
Mecidiyeköy
Ebo 1998
Heidi
Düşük Amper
Avi ( Kısa )
Ara
Bağlama
Ateis 1998
Crying Game 1998

Albüm için bir şeyler yazmak gerçekten güç. Bir şekilde taraflı şekilde yazacağım. Albümle ilgili orada burada çok farklı yazılar okuyacağınıza eminim. "Mi Kubbesi"ne bakarak albümü acımasızca eleştirenler çok fazla. Ben albüm ilk duyurulduğunda ikinci bir "Mi Kubbesi" beklemeyenlerden olduğumdan, albümün elektronik öğeleri bol bol içeren, yer yer aksak yerel  ritmlerin bulunabileceği, etnik öğelere selam çakan, free-jazz'a atıfları bol bir albüm bekliyordum. Ne yalan söyleyeyim, beklediğimi aldım. 1998 benim açımdan bir başucu albümü olmayacak. Farklı kulvarlarda aradığımı daha fazla bulduğum albümler var. Ancak acımasızca yerin dibine batırılacak bir albüm olduğunu kesinlikle düşünmüyorum. Bence tıpkı "Sayı 2: 10 Yılda Bir Çıkar" albümü gibi tarafsız kulaklara hitap edecek bir albüm yapmış Nekropsi....

Bu yazdıklarıma göre Nekropsi'ye benim görüş açımdan bakanlar için albüm alınması gereken bir albüm. Müzik için benim zihniyetimde var olmayan die-hard albüm fanları için zorlu bir dinleme deneyimi sunacak bir albüm, 1998. Ne olursa olsun tarafsız şekilde ve "Mi Kubbesi"nin gölgesinden çıkarak bir kulak kabartmanızı tavsiye ederim.

Magma - Mythes & Légendes DVD



Stereo Mecmuası'na bağlı bölümlerimizde sık sık Magma'dan bahsediyoruz. Fransız topluluk 1970'lere imzasını atmıştır. Geçen sene içerisinde Seventh yayınlanan ve diskografisinin sadece bir kısmını içeren Studio Zund albümünü sizlere burada tanıtmıştık. Christian Vander çoktan 60 yaşını geçmiş olmasına rağmen durmuyor. Bu sene içerisinde Ëmëhntëtt-Ré  albümünü yayınladı. Albümden bloğumda kısaca bahsetmiştim ama ayrıntılı incelemeyi yeni Müzik Özel sayımızda yayınlayacağım. Tüm bu hızlı trafik arasında Fransız Seventh Records plak şirketi  Mythes & Légendes adını verdiği 4 DVD'lik bir seri yayınladı. Güncel Magma performanslarını içeren seri göz kamaştırıcı. Serinin 2. DVD'sini edindim ve müzisyenlere hayran oldum. Fiyatlar pek ucuz değil ancak meraklısı kaçırmasın. Topluluğun Auraë isimli şarkısının bahsettiğim seriden alınmış videosunu yukarıda izleyebilirsiniz. Aman kaçırmayın!

Şeytan'ın Sözlüğü (Ambrose Bierce)


Bu nasıl bir kitap adı diye düşünebilirsiniz. Grand Grimoire veya benzeri bir okült/ ezoterik kitap değil. Bu son derece esprili bir dilde yazılmış bir sözlük. Ambrose Gwinnett Bierce yada kısaca Ambrose Bierce son derece ilginç bir yazar. Editör yazıları, kısa hikayeler, gazete yazıları ile tanınır. Satirist yaklaşımları dikkat çekicidir. Satirist yaklaşım dilimize nasıl çevrilir bilemiyorum. Belki yermek veya yergi demek doğru olur. En bilindik eserleri bir kısa hikaye olan "An Occurrence at Owl Creek Bridge" (Baykuş Deresi Köprüsünde Bir Oluşum diye çevirsem doğru olabilir. Bu hikaye dilimize çevrildiği konusunda bir bilgim maalesef yok) ve yazımıza konu olan meşhur "The Devil's Dictionary"dir (Şeytan'ın Sözlüğü) Sözlüğün ortaya çıkışı bendeki bilgilere göre San Francisco kökenli ekonomi dergisi News Letter'da olmuş. 1868 yılında bu dergide editör olarak çalışmaya başlayan Bierce 1969 yılından itibaren sözlük üzerinde çalışmaya başlamış. İlk bölümler ise 1881 yılında ortaya çıkmış. 1881 yılından 1904 yılına kadar aralıklı devam eden yazıların ilk bölümü 1906 yılında yayınlanmış. İkinci bölüm ise 1911 yılında yayınlanıyor.

Kitap ülkemizde Omega Yayınevi tarafından 2005 yılında Cemal Atila çevirisi ile yayınlanıyor. Burada kafa karıştırıcı bir konu da yok değil. Piyasada bu kitabın farklı kapakla yayınlanmış versiyonları da var. Omega'dan yayınlanan kitabın tam ismi Şeytan'ın Sözlüğü Toplumsal Değerlere Aykırı Düşenlerin Kitabı. Arka kapakta Giovanni Scognamillo yazısı var. Orijinal kapakta yukarıda mevcut. Kitabın fiyatı yaklaşık 7TL. Ama kitap evlerinde promosyon havuzlarında 5TL'ye bulabilirsiniz. Şanslıysanız tabii. Farklı kapaklı baskılar mevzuunu araştırıyorum, bir bilgi bulursam buraya eklerim.<

Sözlükte, çeşitli maddelere yazılmış çok keyifli, akıllıca ve bazen şaşırtıcı açıklamalar var. Bunların bir kısmı son derece spesifik ve anlamak zor. başarılı notlarla konu açıklanmaya çalışılmış. Kitabı anlatmak kolay değil. İsterseniz bir kaç örnek vereyim;

Reform: İyileştirmeye karşı olanları en çok memnun eden şey.
Samimiyet: Aptalların karşılıklı yıkımları için ihtiyatlı bir şekilde içine sürüklendikleri ilişki.
Talihsizlik: Asla ıskalanmayan bir talih türü.

Aslında Bierce'nin sözlüğü bir kitap okur gibi okunabilecek bir yapıt değil. Arada sırada aklınıza geldiğinde açıp okunacak ve gülümsetecek (ve düşündürecek)  bir yapıt.

İngilizcesi iyi olan dostlarımız orijinal metni Project Gutenberg içerisinde buradaki linkte bulabilirler. Project Gutenberg duymadıysanız mutlaka ziyaret edin. Dünyanın bence en önemli kitap projesi. Bildiğim kadarı ile Türkçe kaynaklar bulamıyor. Bu proje kapsamında çok sayıda kitap ücretsiz olarak sunuluyor. Çeşitli elektronik dergi formatlarında kitap indirebiliyorsunuz. Bu kitap veya belgelerin ortak özelliği tüm eserlerin lisans sözleşmeleri dışında kalması. Son kullandığımda 33bin civarın elektronik kitaptan bahsediliyordu. Özellikle tarih ve mitoloji meraklılarının uğramasını tavsiye ederim. Tabii bunlar benim ilgi alanlarım. Kimbilir daha neler vardır. O yüzden göz atmak şart!

Fazıl Say ve Arabesk Tartışması



Ben tatildeyken müzik piyasası yine bir tartışmanın içerisine girmiş. Tatildeyken konudan haberim oldu ve konuşulanları izledim ve dinledim. Yeni tartışmanın temelinde yine Fazıl Say var ve yaptığı açıklamanın satır başları şu şekilde;

“Arabesk müzik, arabesk yaşam tarzının betimlemesidir. Aydınlığın, çağdaşlığın ve öncülüğün, sanatçılığın sırtına külfettir. Emek karşıtıdır, duyarsızlıktır ve yaratamamaktır! Etik dışı “yalan dolanla” doludur. Ortadoğu işi, 3. sınıf, acındırmaca, tembellik, yeteneksizlik, rant, çamur, muallaklıklar üzerinden yaşar. Arabesk müziği yapan yapsın! Bu sayfaya tek gık diyeni yukarıdaki sebeplerden hemen atacağım! Türk halkının arabesk yavşaklığından utanıyorum, utanıyorum, utanıyorum”

Ben kendi adıma farklı fikirlerin paylaşılmasını ve tartışmaya açılmasını önemli buluyorum. Ancak beğenmediğim, hoşuma gitmeyen şeylerle ilgili bir şeyler yazacağım zaman, özellikle, mümkün olan en fazla dikkati göstermenin önemli olduğunu düşünüyorum. Dikkat edilmediğinde olanlar oluyor. Fazıl Say, fikirlerini keşke daha sakin bir şekilde ifade etseymiş. Bu açıklamalardan sonra olanlar oldu.
O müziktir, bu müzik değildir tartışması, yeni bir konu değil. Sadece bize özgü bir konu değil. Tüm dünyada aynı tartışmalar mevcut. Dozaj çoğu zaman bizdeki kadar yoğun oluyor. Ancak gazete manşetleri yerine müzik dergilerinden/sitelerinden takip edebiliyorsunuz. Bizim medyamız tartışma sevdiğinden, bazen böylesine tartışmalar gündemin en üst sırasına oturuyor.

Bu tarz tartışmalar yerini daha sert davranış tarzlarına da bırakabiliyor. Örnek mi istiyorsunuz, hemen vereyim. Ben ortaokul çağlarındayken Acid diye bir müzik tarzı çıkmıştı. Oraya buraya sarı gülen yüzler çizen dinleyiciler, bana o zaman garip gelen son derece hızlı elektronik ritmler eşliğinde dans ederlerdi. Bunun tam aksi yönünde ise Heavy Metal vardı. O dönemin batıya dönük underground müzik arenasının 2 dominant müziğini dinleyenler arasında savaş koptu. Acid-Metal savaşları denilen şey başladı. Aslına bakarsanız birbirimize yumruk sallarken bunun kökenlerini hiçbirimiz bilmiyorduk ama tartışmanın (veya kavganın) kökeninde aslında müzikten fazlası vardı. Konuyu toplumsal, sosyal ve ekonomik açıdan incelediğinizde kitaplar yazacak kadar derin olduğunu fark edebiliyorsunuz.
Arabesk konusunda da, benzer bir durum söz konusu. Arabesk, ülkemizde bir vakadır ve bir kalemde silinecek, yok sayılabilecek bir şey değildir. Konuyu kültürel, toplumsal, sosyal ve ekonomik açıdan incelediğimizde ortaya çıkış hikayesini, gelişmesini daha iyi anlayabilmemiz mümkün. Hatta 1980'lerin Türkiye'sine dikkatlice bakmak gerekir.

İzmir I. Sanayi Sitesinde çalıştığım dönemler, Arabesk denilen müzik tarzının müzik piyasasını domine ettiği dönemlerdi. Seyyar arabalardan süzülen birbirine benzeyen melodiler, yanık sesler bana hitap etmiyordu ancak atölyelerde çalışan insanlar molalarında, derme çatma müzik setlerinden bu müziği dinleyip, uzaklara dalıp gidiyorlardı. Onların dünyevi sorunlarına, duygularına ve hayallerine hitap ediyordu belli ki bu müzik tarzı. Onlar, aşkı, sevgiyi benden farklı yaşıyorlardı belli ki. Aslında duygular aynıydı ama şehrin farklı yerlerinde yaşayanlar, farklı değer yargıları olanlar için yaşam dolayısıyla duygular her zaman aynı yaşanmaz. Arabesk müziğinde sessiz bir isyan vardı sahip olunamayan her şeye. O dönemlerde bende en uçlarda gezinen Heavy Metal gruplarını dinliyordum. İçimdeki şiddet duygusunu bastırmama yardımcı oluyordu. Sanırım müzik işte böyle bir şey, bazen müziğin tarzı, müzisyenler, teknik gibi konuların hiçbir önemi olmuyor. O melodileri duyduğunuzda sizi nereye götürdüğü ile önemli.

Müzik son derece kişisel bir şey. Ona yüklediğiniz anlam önemli. Hoşumuza gider ve gitmeyebilir ama onu yargısız infaz etmeye hiç gerek yok. Ha illaki bir şey yargılanacaksa, 1980'lerden günümüze ülkemizi yargılamayalıyız. Yapılanları, yapılamayanları... Bunlara sebep olanları.

Yüzlerce web sitesinin sansürlendiği, ifade özgürlüğünün 2 ileri 5 geri gittiği bir ülkede müzik tarzlarına sıra gelene kadar üzülecek çok yavşaklık (çok affedersiniz) var. Gerçekten garip bir ülkede yaşıyoruz...

not:
Adam haklı Beyler demeden önce Fazıl Say'ın twitter sayfasına bir göz atın.

Yaz Temizliği


Son zamanlarda bloğum biraz karmaşık bir hal almıştı. Bende üşenmeyip hemen her şeyi elden geçirmeye karar verdim. Özellikle sayfanın altındaki meta-tag'leri güncellemeye çalışıyorum. Umarım ben dahil okuyucuları aradıklarını daha rahat bulabilirler.

Mad Goes Hifi 1958





1958'lerden harika bir dergiden hifi sistemlerine dair harika bilgiler. Aradan geçen 50 yılı aşkın sene de pek bir şey değişmemiş galiba. Resimleri özellikle büyük eklemek istedim. Çünkü okudukça gülümsüyorsunuz. Resimleri büyütmek için üstlerine tıklayabilirsiniz. Bu güzel taramaları Hifi Literature sitesinden aldım. Orijinalleri işte burada... Bir ara bunları Retro sitemize de eklemeliyim...

Ali Yılmaz- Son Durum CD'sine Bir Göz Atalım!


Albüm kapağında sazı görünce bu yazıyı okumaktan vazgeçecek sabit fikirli okuyuculara sahip olmadığımız için bu CD'yi kendi bloğuma konuk etmeye karar verdim. Ülkemizde son günlerde müzik piyasasında yaşanan tartışmaları hepiniz biliyorsunuzdur. Böyle saçma sapan işlerle uğraşan insanların nasıl müziksever olduğunu anlamakta bazen zorlanıyorum. Benim için konu çok açıktır; hiç kendimi üzmem. Bir albüm, ruhuma hitap ediyorsa müzik tarzına hiç bakmam. İster İskandinavya'nın sisler içerisindeki fyordlarını çevreleyen ormanlardan süzülsün, isterse Afrika çöllerinde deve sırtındaki bedevilerin güneş enerjisi ile beslenen gitar amplilerinden (böyle şey mi olur demeyin örnek Tinariwen)  süzülsün, isterse hiç görmediğim coğrafyalarda, ismini bilmediğim enstrümanlarla yapılsın müziğin ruhu varsa, benim için sorun yok. Dinlerim... Zaten neredeyse dört seneyi bulan Stereo Mecmuası birlikteliğinde her türlü zorluğa rağmen ayakta durmamızın sebebi benim gibi düşünen insanların verdiği desteklerdir.

Ali Yılmaz, benim hiç duymadığım bir isimdi. Albümün duyurusunu burada yapmıştık. Bende merak ediyordum doğrusu. Albümü edindim ve keyifle dinledim. Benim halk müziğimizle alakalı engin bilgilerim yok ama özellikle Alevi türkülerine kafayı takıp araştırmalar yapmıştım. Bu söylediğimi yaptığım dönemlerde çok sıkı bir ekstrem müzik dinleyicisiydim. Sanırım bu ilgimin başlangıcı Ankara gezisinde olmuştu. İsminin TOBAV olduğunu hatırladığım bir lokale gitmiştik. Orada duyduğum melodiler beni çok etkilemişti. Zaten sonrasında fırsat buldukça Sabahat Akkiraz, Neşet Ertaş, Ali Ekber Çiçek gibi isimleri öğrenmiş ve dinlemeye çalışmıştım. O yıllardan günümüze inişli çıkışlı grafiklerle de olsa araştırmalarıma devam ediyorum. THM ile alakalı şu an bile söyleyebilecek fazla sözüm yok, dinlediğim albümlerle ilgili sadece hissettiklerimi yazabilirim.

Haydi isterseniz Ali Yılmaz'ın hayatına bir göz atalım. Hikayesi çok ilgi çekici. Hemen özetleyeyim, hemşehrim olan Ali Yılmaz, küçük yaşlarda müziğe ilgi duymuş ve darbuka çalmaya başlamış. Babası darbuka çalmasını istemediğinden ona bir bağlama almış ancak kısa süre sonra babasını kaybedince bağlama duvarda asılı kalmış. On'lu yaşlarında eve katkı sağlamak için pavyonlarda ve düğünlerde müzik yapmış. Ondokuz yaşında ise bir arkadaşıyla tartışıp tekrar bağlamaya dönmüş. Daha sonra Ege Üniversitesi Konservatuvarına girmiş son sene okulu bırakıp, ünlü olmak hayali ile İstanbul'a gelmiş. CD kitapçığında bu dönemi çok güzel anlatmışlar; "Bambaşka bir dünya olan İstanbul, İzmir'in yetenekli bağlamacısına hemen kucak açmadığından, başladığı noktaya, pavyon müzisyenliğine geri döndü" Nasıl macera değil mi? Tabii bunu yaşayana sormak lazım aslında. Daha sonra İstanbul Teknik Üniversitesi Konservatuvarına girmiş ve İstanbul'da da tanınmaya başlamış. Çok sayıda enstrümanı çalabilen Ali Yılmaz'ın ilk albümü "Son Durum"

Albüm, safkan bir halk müziği albümü değil. Anadolu melodilerinin yanında, Azerbaycan'dan ve Ege'nin karşı tarafından esintiler var. Tüm bunlar melodiler, yapılan aranjmanlar ile farklı enstrümanlar ve tarzlarla birleştirilmiş. Albüme "fusion" diyebilmek mümkün. Esthema'nın Apart From Rest albümünün Türkiye prömiyerini ben yapmıştım hatırlıyorsanız. Tıpkı o albümdeki gibi bu albümde son derece samimi.

Albümde çok sayıda müzisyen görebilmek mümkün. Liste son derece uzun basgitar: Nurhat Şensesli, davul: Volkan Öktem, elektrik gitar: Ayhan Günyıl, perküsyon: Ömer Arslan, trompet: Charles Dawson, tuşlu çalgılar: Özgür Arkun, bakır üflemeliler: Erkut Yılmaz, Klarnet: Bülent Altınbaş (bu arada Kirpi albümünü 6Moons'tan Srajan'a göndermiştim, bayılmış) rhodes: Fırat Özbaylar diye liste uzadıkça uzuyor.

"Açıl Ey Ömrümün Varı"(Anonim), "Anacan" (Ali Yılmaz), "Şen-Ar" (Şenol Arkun, muhtemelen şarkının ismi isim soysiminin baş hecelerinden oluşturulmuş) "Hasret" (Özgür Arkun) albümün ilk dört şarkısı. Daha batılı düzenlemelere sahip bu dört şarkının ardından "Ürüzgar" (Ali Yılmaz) şarkısı benim özellikle ilgimi çekti. Buram buram Ege kokan şarkının ilk bölümündeki piyano bölümü ve arkasından gelen duygu dolu bölümler çok hoşuma gitti doğrusu. Azeri melodileri ile dikkat çeken "Guba'nın Ağ Alması"nın ardından dört telli bağlamanın farklı tonlarını duyabileceğimiz "Özlem" (Göksel Baltagir) benim gibi farklı saz tonlarına alışkın olmayanlara ilginç gelecektir. "İstanbul" (Özgür Arkun) ise tam anlamıyla Ege şarkısı. Şarkı mübadele ile alakalı duygularla yazılmış.

Bu noktada hemen bir parantez açayım. Çoğu İstiklal Harbi sonrasında başlayan mübadele döneminde herkes İstanbul'dan giden Rumları, Selanik'ten gelen Türklerin hikayelerini ön plana çıkartıyor. Ancak olay bununla sınırlı değil. Anadolu'nun her yanından giden Rumlar ve bugün Yunan Adaları olarak tabir edilen adalardan gelen Türkler işin içerisine girince olayın boyutları büyüyor. Sadece bu değil, her iki toplum çok uzun zaman kendi halklarında da kabul görmemiş. Bu da ayrı bir trajedi.

Çocukluğumda bu olayları anlamazken Yunanlılar hakkında ne düşüneceğimi bilememiştim. Hemen iki örnek vereyim. Çocukken, Rodos adasına gittiğimizde yaşlı Rum amcalar Yaşar'ın (hiç görmediğim dedemin ismi) torunları gelmiş diye beni ve kardeşimi öperlerdi. Babamla kucaklaşırlar ve her gittiğimiz yerde bizi sevgiyle karşılarlardı. Bazende olumsuz olaylar yaşadığımız olurdu. Bir gün dedemin mezarını ziyaret etmek için taksiye binmiştik. Yolun ilerleyen kilometrelerinde babam Türk mezarlığına (Rodos'taki) doğru dön dediğinde taksici ıssız bir arazide bizi arabasından indirmişti. Sebebini merak ediyorsanız, Türk mezarlığına gitmezmiş. Sadece bu değil, Türkiye'den geldiğinizde ilaçlı su dolu havuzlardan adalara girmek zorundaydınız. Sebebi mi; Türk toprağı mikroplu olabilir, dezenjekte etmek gerekli. Pasaport kontrol noktalarında Türk pasaportu olduğu için annemin saatlerce tutulması, buna kızan babamın görevlilerle her defasında Rumca kavga edip, kafalarına pasaportunu çarpması. Bir yanda bunlar, bir yanda her gittiğimiz yerde bizi dostça kucaklayan Rumlar. Bir çocuğun zihninde tüm bunların nasıl bir kavram karmaşası oluşturduğunu sizlere anlatamam. Nefret mi edeyim, seveyim mi? Seneler sonra insanların hepsinin iyi hepsinin kötü olmadığını, toplulukları şahıslar olarak ele almak gerektiğini anlamıştım. Tüm bunları yazdım ama sayfalarca yazabilirim. Size Ege'nin diğer tarafını anlattım, bu taraftan da hikaye çok. Özetlemek gerekirse siyaset, politika gibi şeyler b*ktan şeyler.

Albüme dönelim, Sarhoş'un ardından (Arif Sağ) Zeybek Potpuri geliyor. Bu şarkı tüm albümde benim favori şarkım oldu. Daha geleneksel tarzda çalınan 3 zeybekten oluşturulmuş potpuri insanın ruhunu okşuyor. Bir Egeli olarak bu bize özgü bir şey mi bilemiyorum. Hiç durmadan üflenen zurnalar ve bağlama ile aynı hatları izleyen davul harika. Gerçekten çok çok beğendim.

Albümün kaydı hiç fena değil. Şarkıların keyfine diyecek bir şey yok. Bu tarz fusion çalışmalar arttıkça halk müziğinin daha geniş kitlelere yayılacağını düşünüyorum.

notlar:
1- Ali Yılmaz'ın bir lakabı varmış, Motor Ali. Sanırım saz çalma performansı sebebi ile verilmiş bir lakap. Aşağıdaki videoda bir televizyon programından "Haydar Haydar" performansı var. Saz çalanlar arasında bu ezgileri çalabilmek mezuniyet belgesi gibi bir şey. Çalabiliyorsanız saz çalabiliyorsunuz demektir.
2- Ali Ekber Çiçek ismini andık, ruhu şad olsun.
3- Rodos'u özledim, gidesim geldi. Seneye artık...
4- Gerisi kendiliğinden gelir! Bu nereden çıktı derseniz Boris Vian yazıma buyrun!

Keith Jarrett / Charlie Haden - Jasmine CD


Bildiğiniz gibi son haftalarda Keith Jarrett ve Charlie Haden ikilisinin yeni albümlerinin haberlerini duyuruyoruz. Çeşme tatili dönüşü bugün ilk iş hemen albümü edindim. Aslında aklımın bir köşesinde acaba albümün plağı basılır mı diye bir soru vardı. Bunun en önemli sebebi ECM plak şirketinin seneler sonra yeniden plak basmış olmasıydı. Stereo Mecmuası'nın geçtiğimiz aylarda yayınladığımız Müzik Özel sayılarında ECM'in bastığı iki plağı mercek altına almıştık. Bu iki plak Keith Jarrett'in Yesterdays ve Enrico Rava'nın harika New York Days albümleriydi. Linklere basıp albüm eleştirilerini de okuyabilirsiniz tabii ki. Bu arada her iki albümünde plağı ülkemizde bulunuyor. Durum böyle olunca aklımın bir köşesinde Jasmine'in de plağı basılır mı düşüncesi olsa da, dayanamayıp albümün CD'sini alıverdim. Oh! pek de iyi yapmışım. Hemen kafasında benimle aynı soru olan meraklılara da bilgi vereyim. ECM'in açıklanan yakın zamanda yayınlanacak plaklar listesinde Jasmine ne yazık ki yok. Ha sürpriz yaparlarsa onu bilemem tabii :) Plaklardan bahsetmişken hemen yakın gelecekte basılan/basılacak ECM plaklarının listesini vereyim;

ECM 1022 Chick Corea: Return To Forever
ECM 1114 Pat Metheny Group: Pat Metheny Group
ECM 1216 Pat Metheny Group: Offramp
ECM 1360 Keith Jarrett/Gary Peacock/Jack DeJohnette: Still Live
ECM 1420 Keith Jarrett/Gary Peacock/Jack DeJohnette: Tribute

Ayrıca yakın bir gelecekte Keith Jarrett'ın efsanevi The Köln Concert'i (ECM 1064) de tekrar basılacak. Kafanız karışmasın yukarıdaki liste ECM'in yeni 180Gr odyofil baskıları. ECM'in ülkemizde (tabii ki dünyada da) daha eski baskı plakları buluyor. Bunların hem fiyatları uygun ve harika albümler var. Meraklısı kaçırmasın! ECM'in 180Gr plak baskıları (ki, programme of vinyl reissues olarak adlandırıyorlar) sıkı caz severlerin takip ettikleri üzere Jimmy Giuffre 3: 1961 (ECM 1438, bu albümde ülkemizde bulunuyor. Giuffre adını duyduysanız bence kaçırmamalısınız. Satın almamın üzerinden seneler geçmiş olsa da hala döner dolanır keyifle dinlerim) ile başlamıştı ve yukarıda yazdığım Enrico Rava - New York Days (ECM 2064) ve Keith Jarrett – Yesterdays (ECM 2060) ile devam etmişti. Anlaşılan liste zaman içerisinde uzayacak! Merakla bekliyorum...

Gelelim Keith Jarrett ve Charlie Haden birlikteliğine...

İsterseniz albümü sizlere tanıtmadan önce albümle ilgili neden fırtınalar koptuğundan bahsedeyim. Yabancı caz eleştirmenlerini takip edenler, albümün kokusu duyulduğundan beri yazdıkları yazıları okumuşlardır. Aynı şekilde müzisyenleri takip eden benim gibi "fazla" meraklı müzikseverlerde büyük bir heyecan içerisindeydi. Bir çok yerde bu konu nedense es geçiliyor. Biz tam tersini yapalım ve haydi isterseniz 1960'lara dönelim.

1960'ların sonunda Jarrett, Charlie Haden ve benim çok sevdiğim davulcu Paul Motian ile albümler kaydeder. Tabii bu yıllarda müzik dünyasında hemen herkes birbiri ile çalmaktadır, Jack DeJonette'ler, Charles Lloyd'lar... Liste oldukça uzun. Jarrett 1971 yılında Haden ve Motian'ın yanına saksafoncu Dewey Redman'ı da alarak American Quartet'i kurar. 5 yıl süre birliktelikten çok sayıda albüm yayınlanır. 1970'lerde (ortalarında) Jarrett ECM ile anlaşır ve American Quartet yerini European Quartet'e bırakır. Bu dönem benim pek sevmediğim bir dönemdir mesela. Jan Garbarek ile beraber çalışırlar ve Avrupa folk öğeleri işin içerisine girer. Hemen bir virgül koyayım. Burada bir tutarsızlık varmış gibi anlaşılabilir. Ben Avrupa folk müziği seven bir insanım. Özellikle de putperest dönemler benim için özellikle önemli. Tabii her türden okültist ve ezoterik yaklaşımlar da aynı şekilde. Zaten zaman zaman bu konularda pek normal sayılmayacak yazılar kaleme alıyorum. Savall'ın Le Royaume Oublié – La Tragédie Cathare albümü  veya Stille Volk albümleri için yazdığım yorumları okuyanlar bu merak durumunu fark etmişlerdir. Ama Garbarek tarzı veya European Ensemble dönemi folk pek bana göre değil.

Yine nerelere gidiyoruz. Jasmine ile konuya girip pagan folk'undan çıkmak pek normal bir şey değildir sanırım. Eh Stereo Mecmuası'nda ne normal ki?

Neyse... 33 yıllık uzun bir ayrılığın sonrasında Haden ve Jarrett  tekrar bir albüm yapmaya karar verirler. Tam olarak bilemiyorum ancak bu karar 2007 yılında verilmiş olsa gerek. Bazı okuduklarıma göre albüm yapım fikri Haden konusunda çekilen bir belgesel sırasında çıkmış. Hikayeyi tam olarak yakında okuruz sanırım. İkili, albümde standartların seslendirilmesine karar verirler. Şarkı listesi son derece ilginç. Örneğin albümün açılış parçası "For All We Know", 1934 yılında J. Fred Coots tarafından bestelenmiş. Şarkıyı kendi arşivinizde araştırırsanız Dinah Washington, Aretha Franklin, Billie Holliday (Lady In Satin yorumuna dikkat, hoş böyle yazdığımda kendimi Cüneyt Sermet hoca gibi hissediyorum. Tabii onun 1/1milyonu olmak bile önemli bir şey olurdu benim için o ayrı! Ama yazdığım free/avant-garde albüm yorumlarını okusa eminim ki çok kızardı) veya Rosemary Clooney gibi önemli isimlerden bir yorumuna mutlaka denk gelirsiniz. "Body and Soul" keza aynı şekilde. Ella Fitzgerald, Billie Holiday gibi solistlerin yanında çok sayıda caz müzisyeninin defalarca söylediği/çaldığı çok bilindik bir parça. Coleman, McCarthy bestesi olan "I'm Gonna Laugh You Right Out Of My Life", Peggy Lee'nin kendi yazdığı sözlerle zamanında meşhur olan "Where Can I Go Without You" derken liste uzadıkça uzar. En iyisi albüm listesini yazayım. Meraklılar kendi arşivlerinde derinlemesine inceleme yaparlar.

For All We Know
Where Can I Go Without You
No Moon At All
One Day I'll Fly Away
Intro - I'm Gonna Laugh You Right Out Of My Life
Body And Soul
Goodbye
Don't Ever Leave Me

Albüm Jarrett'ın evinde kaydedilmiş. Yazılan çizilenlere göre müzik son derece spontan şekilde gelişmiş. Zaten bir çok melodi tanıdık gibi görünse de, ilk kulak kabartma sırasında hemen anlaşılamıyor. İki usta müzisyen düşük tempolu şarkılarda, gözümüze sokmadan bazen birlikte bazen de tek başlarına çok ilgi çekici bölümler seslendiriyorlar. Birliktelik mükemmel, şarkılardaki yorumlar ilgi çekici. Özellikle "Body and Soul" ve albümün açılış parçası "For All We Know"u dikkatle dinleyince bu yazdıklarıma katılacaksınız. Keith Jarrett'ın standartları seslendirdiği albümlerdeki ortak huzur duygusu bu albümde fazlası ile var. 1970'lerdeki Keith Jarrett ile bugünkü Jarrett arasındaki (özellikle havada uçuşan nota sayısındaki) değişime merakla tanıklık eden müzik meraklıları Jasmine'e de bayılacaklardır. Değişmeyen tek şey Jarrett'ın şarkılar esnasında çıkarttığı sesler. Onu ilk dinlediğim zamanlarda bu duruma pek alışamamıştım. Ama ne yalan söyleyeyim artık sorun etmiyorum. Jarrett mı daha az ses çıkartıyor yoksa ben mi değiştim bilemiyorum :)

Bu arada albümün Jarrett'ın albümü evinde kaydettiğini yazmıştım. Kayıt neredeyse mükemmel. Stüdyosunu çok merak ettiğimi itiraf edeyim.

AK Müzik'in albüm tanıtımlarında yer verdiği bir yorumda Independent on Sunday yazarı Phil Johnson şunu söylemiş; "bu yıl sadece bir albüm alacaksanız o da Jasmine olmalı!" Bu kadar iddialı bir cümle kurabileceğimi zannetmiyorum (zaten yılda bir albüm alma olayını Allah kimsenin başına vermesin) ancak Jasmine bence de alınıp dinlenmesi gereken bir albüm. 60 dakikayı geçen albümle ilgili tek eleştirim kısa olması. Daha ne olsun diyeceksiniz. İkinci bir CD'ye hayır demezdim doğrusu. Şiddetle tavsiye olunur.

Yine uzun bir yazı oldu. Okuduğunuz için çok teşekkürler.

notlar:
1- Uzun yazı okumak istemeyenler için özet: bu albümü almanızı öneririm.
2- Büyük müzisyenleri böylesine albümlerde dinlemek gerçekten çok büyük keyif. Haden ve Jarrett.. Eh daha ne olsun!
3- Albümün ismi aklıma başka bir albümü getirdi; Archie Sheep'in "Yasmina, a Black Woman" albümü. BYG Actuel plaklarını bir ara İtalyan Abraxas şirketi basmıştı. Bir çoğu artık bulunamıyor. Birileri tekrar bassın.
4- Bu önemli bir not. Bir çok albüm tanıtımımızı sanki müzik eleştirmeni veya müzik tarihçisiymişiz gibi okuyup yorumlayan okuyucularımız var. Bendeniz, Hakan Cezayirli de dahil olmak üzere Stereo Mecmuası'nda yazan herkes sadece ve sadece müzik severdir. Tüm yorumlarımız müziği seven insanlardan müziği sevenlere zihniyetiyle yazılmaktadır.
5- Genel özet: Müzik çok güzel şey!

Savaş Temalı Oyun Kültürü


Tatildeyken yanıma kitap alırım çoğu zaman. Ancak bazen unutup veya çantam hafif olsun diye tatile gittiğim yerde kitap almak da bir seçenek olabiliyor. Geçtiğimiz hafta Çeşme'de tatildeydim. Bir haftalık tatil iyi geldi doğrusu. Çeşme ile alakalı yazacağım şeyler bol bol var tabii. Sanırım ilerleyen günlerde yazmaya başlarım.

Tatilin son 3 gününde bir süredir alışveriş listemde olan bir kitabın Türkçe çevirisi ile karşılaştım ve hemen aldım. "Ed Halter" tarafından yazılan kitabın orjinal ismi "From Sun Tzu to Xbox". Kitap 2006 yılında yayınlanmış. Kitap dilimize "Savaş Temalı Oyun Kültürü" adıyla 2009 yılında çevrilmiş. Kitabın orijinal kapağı son derece ilgi çekici olsa da, ülkemizde yayınlanan çevirisinin kapağı pek albenili değil. (yukarıda solda orijinal kapak, sağda ise Türkçe çevirisinin kapağı görülebilir) Aslında bu da bir pazarlama taktiği olabilir. Bu kadar saçma bir kitap kapağı ne olabilir ki diye elimi kitaba attığımda, uzun zamandır listemdeki kitap olduğunu fark ettim. Ama çoğu kişinin bunu bir çocuk kitabı zannetmesine şaşırmam doğrusu.

Kitap aslında iki bölümden oluşuyor. Her iki bölümde birbirine zekice yedirilmiş. İlk bölüm savaş oyunlarının tarihçesini anlatıyor. Özellikle masa üstü generallerinin hoşuna gidecek, ayrıntılı ama sıkmayan bir anlatımla tarihin ilk çağlarından bugüne bir yolculuk yapılıyor. İkinci bölümde ise bilgisayar oyunlarının doğuşuna tanıklık edip, oyunların gelişim süreci ile askeri birimlerin birbiri ile etkileşimi ve özel oyunların geliştirilme öykülerini okuyabilmek mümkün. Meraklılar için bilgisayar korsanlığının kısa bir tarihçesi, ARPANET olarak başlayıp internet haline dönüşen ağlar gibi çok spesifik alanlar ile alakalı harika bölümlerde mevcut.

Kitapta özellikle Full Spectrum Warrior, Army Battlezone, Americas Army, Marine Doom gibi özel oyunlar ve oyun mod'larının gelişimi ayrıntılı şekilde ele alınmış. Bu oyunları oynayan bir çok insanın fark etmediği öğeler ve yapım aşamasındaki tasarım fikirleri son derece şaşırtıcı. 300 sayfalık kitabı çok hızlı ve keyif alarak okudum. Bloğumu takip edenlerin bir kısmının ilgisini çekeceğine eminim.

Bu arada kitap Yakamoz yayın evinden çıkmış. Yaklaşık 300 sayfa olan kitabın fiyatı online sitelerde 9TL civarında geziniyor. Ancak çoğu kitapçıda promosyonlu ürün olarak daha uygun fiyata bulabilirsiniz. Çevirisi gayet akıcı ve göze batan hatalar yok. Bence çok iyi bir iş yapılmış. Böyle bir kitabı yayınlamaya nasıl karar verildi bilemiyorum ama ben kendi adıma Yakamoz'a teşekkür ederim.

Son olarak Ed Halter çok ilginç bir insan. Son derece göz bozucu sitesinde çok ilgi çekici yazılar yayınlıyor. Genelde sinema konusunda yazan yazar aynı zamanda bilgisayar teknolojisi ile ilgili. Yazılarının bir çoğuna farklı sitelerden ulaşabiliyorsunuz. Zaten sinema yazılarının çoğu için farklı sitelere link verilmiş. Tüm linkleri kendi sitesinde bulabilirsiniz. Zaman buldukça göz atmanızı tavsiye ederim. Ed Halter'ın web sitesine ulaşmak için tıklayın. (sitedeki animasyon çok sinir bozucu değil mi?)

Vacuum Tube Amp


Yeni nesil bir MP3 çalarınız var ve havalı bir ses sistemi almak istiyorsunuz. Modern tasarımlı dock sistemleri ilginizi çekmiyor ve daha eski tarz bir şey istiyorsunuz. İşte bu sistem tam size göre. 4 vakum tüple donatılmış ampli ve hoparlör sistemi. DVD çalar, discman, iPod ve benzeri istediğiniz bir cihazı bağlayabileceğiniz bu sistem eski görünüşlü bir amplifikatör ve eski tarz bir horn hoparlörden oluşuyor. İki adet pille çalışan sistemin fiyatı 150 dolar. Hem lambalı hemde şık. İnsan daha ne ister ki?

Facebook Grubumuza Katılın!


Günümüzde sosyal imleme siteleri, sosyalleşme siteleri, listeleme siteleri derken Stereo Mecmuası'na hemen her yerde denk gelebilmeniz mümkün. Facebook, tüm bu siteler içerisinde en popüler olanı. Tabii ki bu durum muhtemelen Türkiye için geçerli. Neyse, şimdilik 300 civarında üyesi olan bir Facebook grubumuz var. Nedense sayımız bu aralar artmıyor ama zamanla kalabalıklaşacağımızı umuyoruz. Facebook grubumuzda web sitemizde yayınlanan tüm haberler ve köşe yazılarına kolayca ulaşabilirsiniz. Sitenin hemen her köşesinde yayınlanan yazılara bir kaç saniye fark ile yayınlanıyor. Bu yazdıklarım sadece forumlarımız için geçerli değil. Belki bir gün forumlarımızdaki yeni mesajları da Facebook'tan takip edersiniz. Stereo Mecmuası Facebook grubuna katılmak için tıklayınız

Sound Wave


Yukarıdaki resim çok ilgimi çekti. Geçtiğimiz senelerde Jean Shin tarafından yapılan TEXTile installation adlı sergide ortaya çıkan ilgi çekici eser fark edebileceğiniz gibi plaklardan yapılmış. Merak edenler için eser, 2007 yılında New York Brooklyn Academy of Music, 2008 yılında ise New York Museum of Arts & Design'da gösterilmiş. Sanatçı ile daha fazla bilgi için buraya tıklayınız. Eserin adı Sound Wave ve yapımında 78 devirlik plaklar kullanılmış.

Edison-Style Cup Phonograph Kit


Biliyorsunuzdur fonografı Thomas Edison icat etmişti. Thomas Edison'ın yolundan giden Japon tasarımcılar fonogafı evimize taşıyorlar. Hemde oldukça garip bir şekilde. Biliyorsunuz orijinal fonograflar, özel bir iğne ve balmumu medya okuyorlardı. Gakken mühendisleri,  günümüzde bulmanın çok zor olan balmumu medya yerine plastik kaplar kullanmışlar. Yanlış duymadınız, plastik kaplar.. Yukarıdaki resimde görüldüğü gibi boş bir plastik kabı fonografa takıp, kayıt işlemine başlıyorsunuz. İşlem bittiğinde sesiniz kaba kaydediliyor. Artık istediğiniz kadar dinleyebilirsiniz. Kutunun içerisinden yeterince kap çıkıyor. Yani özgürce şarkılarınızı kaydedebilirsiniz. Bu eğlenceli aletin fiyatı 40 dolar. Eğer sesiniz iyiyse ve çevrenizdekiler fonografı kafanızda kırma gibi tehditkar davranışlarda bulunmayacaklarından eminseniz bir tane edinmek için önünüzde herhangi bir engel yok demektir.

Sansüre Karşı Yürüdüler Darısı İzmir'in Başına!


Sizlere geçtiğimiz gün burada Internet Sansürüne Karşı Protesto yürüyüşünden bahsetmiştim. Yürüyüş olaysız ve son derece renkli şekilde geçmiş. Sanırım bir kaç yakın arkadaşımız bizim siyah logomuzu kullanarak bir pankart ile yürüyüşe katılmışlar. Fotoğraflar gelince yayınlarım. Bu arada yukarıdaki fotoğraf NTV'den. Umarım bu tarz bir organizasyon İzmir'de de yapılır ve bizlerde katılırız.

Solve et Coagula


Geçtiğimiz günlerde Solve et Coagula konusuna kısaca burada değinmiştim. Aslında ben konuyu tamamen farklı bir alana bağlamayı düşünüyordum ama eski bir dost aynı motto'yu içeren bir resim yollamış. Resimdeki benim.. Biraz efekt ile oldukça hoş olmuş. Tarihe meraklı hemen herkes gibi eski kesici silahlara oldukça ilgim vardır. Ancak çeşitli yerlere verdiğim sözlerden dolayı, bu merakımı oldukça sınırlandırmış durumdayım. Ancak bu sözler bile bir kaç ilgi çekici hançere sahip olmamı engelleyemedi. Bir ara o konuda yazmak istiyorum ancak konu Stereo Mecmuası ile alakalı olmadığından diğer sitelerimizden birisinde yer versem iyi olur sanırım.

Internet Sansürüne Karşı Protesto


17 Temmuz 2010 Cumartesi günü Taksim'de Internet Sansürüne Karşı Protesto yürüyüşü düzenleniyor. Son zamanlarda yasaklamalarla yaşadığımız sorunlara dikkat çekmek üzere yapılacak yürüyüşe Izmir'den de olsa destek vermek istedim. Umarım bu hassas konuya dikkat çekilmesinde faydası olur.

Mike Valentine - Amy Turk Kaydı :)


Son sayımızda Mike Valentine'ın son kayıtlarından izlenimleri sizlere sunmuştuk. Yazıyı okumadıysanız buradan okuyabilirsiniz. Tabii hızımızı alamayıp kayıttan ortalamanın üzerinde çözünürlükteki bir dosyayı da sizlere burada sunmuştuk. Gelen tepkilere göre yeni Nagra dijital kaydedici ile yapılan kayıt çok başarılı bulunmuş. Mike bu hafta burada ve kaydın özel bir CD baskısını bana hediye etti. CD baskısı limitli ve satışa sunulan bir albüm değil. Tamamen kişisel amaçlarla üretilmiş. O yüzden linkini verdiğim kayıt ile idare etmek zorundayız. Şimdilik tabii ki... Her an sürprizler olabilir ;)

Vinyl Killer!


Yaz boyunca blogumda garip ürünlere yer vermeye karar verdim. İşte birincisi; Razy Works firması garip bir firma. Firmanın çok ilginç bir plak okuyucusu var. Aslında bu ürün ilk önce VW minibüs olarak karşımıza çıkmıştı. Firma bu kez işi büyütüp BMW'den lisans alarak yeni plak okuyucusunu Mini Cooper şeklinde piyasaya sürmüş. 9V pil ile çalışan plak okuyucunun kendi hoparlörleri, kendi iğnesi ve kendi amplisi var. İsminden anlayacağınız gibi tam anlamı ile bir plak katili olsa da, bayağı eğlenceli bir ürün. Aşağıda da son derece zevkli bir videoyu izleyebilirsiniz. Bu arada Mini Cooper plak okuyucunun farklı renkleri var.


Meraklısına fiyatı 100 Doların üzerinde. Elinizde haşat etmeyi planladığınız plaklarınız varsa almanızda fayda olabilir :)

Ereshkigal Fotoğraflar 12 Temmuz 2010


 




Dün ve bugün kendi pikabım Ereshkigal ile ilgili son yaptığım geliştirmelerle ilgili bazı bilgiler vermiştim. Eh bilgileri bir kaç fotoğraf ile taçlandırmak gerekir değil mi? Bu arada pikap fotoğraflarda görüldüğünden çok çok daha güzel gözüküyor. Benim fotoğraf konusundaki kabiliyet(sizliğ)imi bilenler sanırım gerçeğinin bundan çok daha güzel olduğunu tahmin ediyorlardır.

Son zamanlarda pikabımla ilgili bazı sorular soruluyor. İlk sorulan soru, ses performansıyla alakalı. Bu konuda tüm açık yürekliliğimle şunu söylemek isterim. Bu projenin çizim masasındaki halinden üretime geçildiği her anda ter döktüm. Stereo Mecmuası'nın 22. sayısında proje ile alakalı bilgileri vermiştim. Okumadıysanız buraya bir göz atmanızı tavsiye ederim. Bu durumda pikabım için söyleyeceğim her söz son derece subjektif olacaktır. Bana göre önümdeki seneler boyunca sahip olmaktan ve dinlemekten keyif alacağım, gururla ben yaptım diyebileceğim bir pikap sahibi oldum. Her şeyden çok ama çok mutluyum. Buna pikabın ses rengi de dahil. Tam anlamıyla hayal ettiğim bir şeydi ve oldu. o kadar mutluyum ki ...

En çok sorulan ikinci soru, Ereshkigal'in üretime girip girmeyeceği  ve ticari olarak satılıp satılmayacağı konusunda. Bu konuda tek söyleyeceğim, hayır bir ticari amaç yoktur!

Yukarıdaki resimlerin biraz daha yüksek çözünürlüklü olanlarını forumlarımızda kendi sistemime ayrılan bölüme ekleyeceğim. Göz atayım derseniz sizi buraya alayım. Sayfalar devamlı geliştiğinden sonraki sayfalara bakmayı unutmayın..

Ereshkigal Motor Controller



Ereshkigal pikap projemi sanırım takip eden çok sayıda meraklı var. Gelişmeler oldukça sizleri haberdar etmek beni çok mutlu ediyor. Dün yazdığım yazıda motor kontrol ünitesinden bahsetmiştim. Bu ünitenin içerisinde motor için kullanmak gereken elektronik komponentler bulunuyor. Ayrıca pikabın çalıştığını anlayabilmem için küçük bir kırmızı led ışık taktım. Tabii ki açma kapama düğmesini de bu ünite üzerine aldım. İlerleyen günlerde belki bir devir kontrol ünitesi ekleyebilirim ama buna karar vermiş değilim. Çünkü pulley üzerinden devri ayarlayabiliyorum.

Ereshkigal - SME V Buluşması



Dünkü yazımda yeni pikabım üzerine emekli Gyrodec'imden gelen SME V'i kullanmak için bazı geliştirmeler yaptığımı yazmıştım. Özel bir arm board üretimi ile SME pikap kolum için gerekli platformu hazırlamış oldum. Delrin malzemesinden üretilen yeni pikap kolu kulesinin en önemli özelliği gerektiğinde ince ayar yapabilme şansı vermesi. Eğer bu kuleyi düzgün olmayan bir yere koyarsam, teraziye getirebilmek için kolun monte edildiği platform ile kolu yükselten kulenin arasına bir vida sistemi tasarladım. Böylelikle kuleyi koyduğum yer yamuk olsa bile, pikap ile aynı düzleme gelecek şekilde ayar yapabiliyorum. SME kulem hazır ancak hafta sonu yaptığım bazı denemeler sonrasında pikap kolundan pre-ampliye giden kabloyu değiştirmeye karar verdim. İlk resimdeki delikten kablolar çıkacak ancak şimdilik boş görünüyor. Kablomu sipariş ettim gelir gelmez, lehimleri yapıp SME'i de kullanıma alacağım.

Eh artık sırada 12" kol projesi var. Bakalım ondan ne sonuç çıkacak

Yukarıdaki resimlerin biraz daha yüksek çözünürlüklü olanlarını forumlarımızda kendi sistemime ayrılan bölüme ekleyeceğim. Göz atayım derseniz sizi buraya alayım. Sayfalar devamlı geliştiğinden sonraki sayfalara bakmayı unutmayın..

Nagaoka Jewel Tone Mat


Dün yazdığım pikabın gelişim notlarında bir pikap mat'ından bahsetmiştim. Stereo Mecmuası web sitesinde mat'lar hakkında Sn. Asım Uysal imzalı güzel bir yazı yayınlamıştık. Eğer okumadıysanız sizi hemen buraya alalım. Geçmiş yazılarımda bahsettiğim üzere pikabımın platosunu delrin maddesinden ürettim. Delrin üzerine bol bol yazıp çizmiştim. Son zamanlarda yaptığım dinletiler sırasında tiz seslerde biraz sorun olduğunu fark ettim. Buna sorun demek doğru olur mu bilmiyorum ama neler yapabileceğimi düşündüm. Aklıma gelen ilk şey mat'lar ile oynamaktı. Keçe, plastik ve mantar denemelerinden sonra seneler önce almış olduğum Japon Nagaoka marka pikap mat'ım aklıma geldi. Kutusundan çıkartıp, pikabımın üzerine oturttum. Pikap kollarımı on the fly'a yakın ayarlayabildiğim için ortaya çıkan 10mm'lik yüksekliği hızlıca pikap kollarıma uyguladım. Bu arada hemen bir not, pikap kolunun on the fly ayarlanabilmesi demek, plak çalarken kol üzerinde ayarların yapılabilmesi anlamına geliyor. Günümüzde Triplanar gibi müthiş kollarda bu ayarları yapabilmek mümkün. benim kullandığım Bluenote Borghese ve SME V'te ise pikabı durdurmak gerekiyor. Ancak bazı küçük hileler ile ayarlamayı kısa zamanda (bir kaç saniye) yapabiliyorum. Neyse...

Nagaoka Jewel Tone, şansıma tam istediğim etkiyi sağladı. Michell Gyrodec'imle böyle bir sonuç alamadığımdan paketi içerisinde kalmıştı. Zamanında iyi ki almışım. Özellikle Delrin plato kullananlar bence bir göz atabilirler.

Dikkat ederseniz bu tarz tunning, modifikasyon ve benzeri dokunuşlarda iddialı şeyler yazmaktan özellikle kaçınıyorum. Her yeni bileşen her sistemde aynı etkiyi yapmıyor. Bu yüzden bu tarz çalışmaları denemeden ezbere yapmamak lazım...

Sistemim 11 Temmuz 2010



Bir anda müzik sistemim fotoğraflarını ekleyince, bir değişiklik mi var diye düşünebilirsiniz. Tabii ki yok.. Değişiklikten ziyade ufak tefek geliştirmeler var. Bu gelişmelerin bir kısmını burada yazmıştım. İlk yaptığım çalışma, motor kontrol ünitesi oldu. Yarına bu ünitenin fotoğraflarını çeker yayınlarım. Diğer bir yenilik emekliye ayrılan Michell Gyrodec'imde kullandığım SME V pikap kolunun özel bir yapı üzerinde Ereshkigal ile birlikte kullanıma uygun hale gelmesi oldu. Şimdi sıra üçüncü kolda. Onun 12" olmasını istiyorum. Biliyorsunuz daha önce bahsetmiştim 12" kol tamamen özgün olacak (inşallah yani) Daha çizim aşamasındayım. Bu süreç tamamlanınca üretim sürecine geçeceğim.

Motor ünitesinde de titreşimin önlenmesi için bazı düzenlemeler yaptım. Yeni düzenleme ile motorun artık istediğim (ve daha hassas) şekilde açısını da ayarlayabiliyorum. Motor içinde de, silikon bir havuz oluşturdum. Şu an ki hali oldukça keyifli oldu. Tüm bu gelişimlerle birlikte motor bloğu üzerindeki gelişim süreci tamamlanmış oldu. Şimdi sıra pulley'e geldi. Yeni süreçte lastik yerine film ile platoyu çevirecek yeni bir pulley geliştireceğim. Bu projede özgün bir çalışma... Tabii ki örnekleri bol bol var. Ancak uygun parçaları dışarıdan almak yerine kendi pikabıma uygun bir üretim yapacağım. Bu süreç muhtemelen bir kaç ay alır. Malum hesap kitap....

Bu arada birde pikap matı kullanmaya başladım. Onun havadislerini de yarın sabah fotoğrafı ile eklerim.

Şimdilik bu kadar ama devinim devam edecek! Bu arada fotoğrafları daha yüksek çözünürlüklü olanlarını forumlarımızda kendi sistemime ayrılan bölüme ekleyeceğim. Göz atayım derseniz sizi buraya alayım. Sayfalar devamlı geliştiğinden sonraki sayfalara bakmayı unutmayın...

Bloğumun En Çok Okunan Yazısı :)


Bildiğiniz gibi blog'umda çeşitli konularda yazıp çiziyorum. Senelerdir yazdığım bu blog'da bir çok yazı yayınladım, bu yazılarla ilgili bir sürü dönüşler aldım. Ancak dijital fotoğraf makineleri ile alakalı yazdığım üç yazıdan ulaşan mini makale blog'umun en çok okunan yazıları. Bırakın benim kendi bölümümü, Stereo Mecmuası'nın da en çok okunan yazılarından bir tanesi bunlar herhalde. Meğer fotoğraf makineleri ile ne kadar çok sorun yaşayan varmış. O kadar şaşırdım ki. Aslına bakarsınız benim fotoğrafçılık ile fazla bir alakam yok. Seçil Hanıma aldığımız bir fotoğraf makinesinde sorun yaşayınca yaptığım araştırma ve denemeleri, belki birilerine yardımcı olur diyerek yazmaya karar vermiştim. Şimdi anlıyorum ki, pek iyi bir şey yapmışım!

Arada sırada bu yazılarımla alakalı özellikle servislerden tenkit yazıları geliyor. Yazılarıma yorum yazanlara bakılırsa, garanti kapsamı oldukça karışık. Bazı servislerde yazıda geçen sorunlar giderilirken hiçbir ücret talep edilmiyor, bazıları tarafından ise farklı tutarlarda faturalar kesiliyor. Her ne olursa olsun, tüketici elektroniğinde ilk kural arızalarda ürünlerin mutlaka servislere gönderilmesidir. Sizin için olumlu sayılabilecek bir yanıt bulamadığınız takdirde aşağıdaki yöntemleri deneyiniz.

Yazılarımın linkleri şu şekilde;
Nikon Coolpix Lens Arızası İlk Yazı
Dijital fotoğraf makinelerindeki arızalara genel bakış
Dijital Fotoğraf makinelerindeki arızaları çözme rehberi

Umarım yazılar benim gibi fotoğraf amatörlerine yardımcı olur.

DIY Pikabım Gelişmeye Devam Ediyor.


Hifi dünyası farklı bir dünya biliyorsunuz. Özellikle hifi dünyasının derinliklerine girdikçe hemen her şeyin ses üzerine etki yapabildiğini görüyorsunuz. Ben kullandığım cihazlarda iyileştirmeler yapmak konusunda oldukça isteksiz bir insanımdır. Hatta kullandığım hiçbir cihazda modifikasyon veya iyileştirme yoktur. Bunun yanında eskisine göre daha az tuning ekipmanı kullanıyorum. Kullandığım ve gerçekten sevdiğim bir kaç bu tarz ekipman var. Bunlardan bir tanesi Omicron harmonik stabilizatör. Bu ürünleri inceleme için getirtmiştim ve sonunda harmonik stabilizatörü satın almıştım. Bir diğer ekipman Franck Tchang'in rezonatörleri. Biliyorsunuz bu sempatik tasarımcıyla oldukça fazla zaman geçirmiştim. Rezonatörlerde çok etkili ürünler. Ancak anlatması pek kolay değil. Nedense bir kısım odyofiller bu ve benzeri ekipmanla alakalı olarak hoşgörüyü bir kenara bırakıp dalga geçme eğilimine sahipler. O yüzden bu tarz ekipmanla ilgili fazla bir şey yazmıyorum. Neyse...

Ancak konu kendi yaptığım bir ürün olunca denemelerimin ardı arkası kesilmiyor. Geçen hafta pikabıma yeni bir kontrol ünitesi yaptım. Bu konuyla ilgili forumda kısaca bilgiler yazdım. Bu hafta ise yukarıda gördüğünüz ayaklarda bazı çalışmalar yaptım. Benim yaptığım ara bağlantı kablolarını kullanan bazı dostlarımız bileceklerdir, kullandığım özel bir kılıf vardır. Bu kılıf tamamen pamuktan üretilmiş ve egzotik bir mamül. Audio piyasası için satılan bir şey değil ancak ben bu şekilde uyarlamıştım. Yukarıdaki ayakları bu hafta bu pamuklu kılıflar ile doldurdum ve dikkatli bir dinleti yaptım. Sonuç oldukça ilginç oldu. Hatta ilginçten çok daha iyi demeliyim.

Bu arada kendi kablolarımı kullanan dostlarımız demiştim yukarıda. Merak ederseniz ve sorular sorarsınız sanırım. Bundan seneler önce deneme amaçlı bir miktar ara bağlantı kablosu üretmiştim. Biraz fazla üretince bir kısım arkadaşlarıma bu kabloları hediye etmiştim. Şu an Bülent Şaman, Eli Hanenya gibi dostlar bu kabloları kullanıyorlar. Zaman içerisinde tabii ki stoklar bitti. Amaç ticari bir ürün yapmak değil, kablolara etki eden faktörleri araştırmak konusunda denemeler yapmaktı. Deneme sonucunda ortaya çıkan kablo da, hiç fena değildi doğrusu :)

Bu hafta pikabıma yeni bir ekleme daha yapacağım. Oldukça karmaşık bir çizim yapmak zorunda kaldım ve görünen o ki, bu hafta boş vaktimi Sanayi Sitesinde geçireceğim. Bu arada özgün motor koruma ünitesindeki çalışmalarımda finale ulaşmak üzere. Ancak bir sonraki adımda normal kayışla hareket sağlamak yerine oldukça karmaşık yeni bir çözüme yöneleceğim.  Gelişmeleri yine yazarım. Ancak görünen o ki, bu sene sonuna kadar pikaptaki geliştirmeler devam edecek.

Stereo Mecmuası Heresy!


Biliyorsunuz her yaz döneminde Stereo Mecmuası'nda Blitzkrieg diye saçmalamaya başlıyoruz. 3 senedir yazları başlattığımız Bliztzkrieg coşkusunun yerine bu sene Heresy olayına girelim diyoruz. Bu nereden çıktı derseniz. Son yıllarda ilgilendiğim Warhammer 40k dünyasından çıktı! Horus Heresy nasıl yapılır, yapılınca ne olur veya olay Stereo Mecmuası'na nasıl adapte edilir konusunda fikrim yok. Maksat Heresy olsun, hem de Horus Heresy. Bir bakarsınız kaos tarafına geçip, mecmuayı Khorne sembolleri ile donatırız. Warhammer 40k severlere selam olsun!

Coagula!


Coagula, Latince birleştirmek demek. Bu kelimeden türetilmiş birde fiil var. O da pıhtılaşmak anlamına geliyor. Bu terim tek başına pek bir anlam ifade etmeyebilir meraklılar "Solve et Coagula" mottosunu biliyorlardır. Ayır ve tekrar birleştir. Bunu neden yazdığımı önümüzdeki hafta daha ayrıntısı ile ele alırım.