Mac Mini M4 Maceraları


Gençliğimizin harika Atari, Sinclair, Commodore 64, Amstrad ve Amiga ile geçen dönemlerin dönemlerinin ardından bilgisayar maceralarım başlamıştı. İlk bilgisayarımı hatırlıyorum ama anılar yaş itibarı ile yavaş yavaş siliniyor maalesef. Sayısız bilgisayar, sayısız donanım ile geçen uzun yıllar hepimiz gibi beni de bir Windows kullanıcısı yapmıştı. 

Dönem dönem farklı Linux distroları hayatıma girse de, hiçbiri kalıcı olamadı maalesef. Hep birşeyler eksik geldi. Senelerin alışkanlıkları belki ama donanım ve yazılım tarafındaki sorunlar zaman zaman saç baş yoldurdu. Belki benim kabiliyetsizliğim belki de genel problemler bilemiyorum. Kali, Ubuntu, Mint, Debian vesaire derken kaç tane distro denedim hatırlamıyorum. Ha son dönemlerde Linux tarafında da son derece kullanıcı dostu distrolar çıkmış olasa da, artık eskisi kadar istekli değildim açıkçası. 

İnsan alışkanlıklarını yaş ilerledikçe daha zor değiştiriyor galiba...

Eskiden beri yazın bir bölümünü yazlıkta geçiriyorum. Ali doğduktan sonra süreler iyiden iyiye artmaya başladı. İşlerimi yazlıkta kesintisiz şekilde gerekinimim arttıkça kullanıdığım dizüstü bilgisayarlarda da, ihtiyaçlarım farklılaştı haliyle. Eskisi gibi büyük ve ağır oyun bilgisayarları yerine Dell XPS tarzı hafif, ince ve göreceli kuvvetli cihazlara dönüş yaptım. Cihazın kendine özgü sorunları damağımda pek hoş bir tad bırakmadı açıkçası. 

Apple kendi işlemcileri olan "M" serisini kullanmaya başladığında Seçil Hanıma bir Macbook Air aldık. Geçmişte birçok Macbook kullandım ama bu yeni Air serisi çok hoşuma gitti. Dene yanıl derken cihaz tüm ihtiyaçlarımı karşılayınca dur bakayım kendime de bir tane alayım diyerek bir sonraki sene M2 işlemciye sahip bir makine aldım ve çok memnun kaldım. Artık eskisi gibi oyun oynamak hayatımın önemli bir parçası değildi ayrıca bu da ihtiyaçlarda bir fark yarattı. Oğlum ile oyun oynamak istediğimizde yazlıkta emrimize amade güncel bir Playstation ve bir de Nintendo Wii zaten bulunuyordu. 

Zaman geçtikçe Mac ekosistemine bayağı alıştım. Cihazın son derece sorunsuz ve performansının şaşırtıcı olması da işleri kolaylaştırdı doğrusu. Her ne kadar eksikleri olsa da, Microsoft Office gibi yazılımların Mac ortamında da çalışabiliyor olması, geçen zaman içerisinde bir çok yazılımın bulut tabanlı sistemlere geçiş yapması vesaire derken bu yaştan sonra Mac' e bayağı alıştım hatta en verimli çalıştığım cihazım oldu. 

Geçen sene Mac masaüstü tarafta kullanıcıların devrim diye nitelendirdiği M4 işlemcili Mac Mini cihazlarını çıkartınca "ulan alıp bir denesem mi" diye düşünürken siparişimi verdim ve cihaz elime ulaştı. 

Zaten evde kullanmakta olduğumuz Apple TV'den az büyük gözüken bu alet acaba dedikleri kadar iyi mi falan diye düşünürken kurdum ve kullanmaya başladı. Zaten elim alışkın olduğu için kurulum vesaire çok kolay oldu ve cihazı aktif olarak kullanmaya başladım. 


Hakan Bey ne aldınız derseniz, M4 işlemcili en basit varyantı. Oyun dediğim gibi artık eskisi gibi en önemli ihtiyaçlardan bir tanesi değil. Zaten elimin altında "pavyon styla" dev bir oyun bilgisayarım var. Evde yine oğlanla arada sırada oynayalım diye Xbox 360 vesaire güncel oyun konsollarından var. 

M4 Mac Mini ile sanırım 1 seneyi aşkın bir zamandan beri haşır neşirim ve hemen bütün işlerimi bu cihazda yapıyorum. Hayatımı gerçekten çok değiştirdi ve kolaylaştırdı. İlerleyen dönemlerde belki hayatımı kolaylaştıran donanım ve yazılımlardan da bahsederim. 


Ron Arad Concrete Stereo 1983


 İlk olarak 1983'te yaratılan Ron Arad'ın Concrete Stereo, post-endüstriyel estetiğin ikonik bir örneğidir. Beşi bugün büyük uluslararası müze koleksiyonlarında saklanan yaklaşık on stereo ekipman üretildi. 

Arad, mimari karakterini vurgulamak veya bilimkurgu görünümü elde etmek için kıyamet sonrası aracı olarak  betonu seçti. Geriye dönüp bakıldığında, Concrete Stereo, yaratıldığı sosyal, politik ve sanatsal çevreye berrak bir rezonans sunuyor. Architectural Association'da öğrenci olarak Londra'ya gelen Arad, “1970'lerde Londra'ya gelmenin cazibesinin bir kısmı, kısmen yıkılmış binaları görmekti. Hala bomba  düşmüş alanları ve eski duvar kağıtlarını ve üst üste yığılmış tuğlaları ortaya çıkaran yarı düzleştirilmiş evlerle yeniden yapılanmaları görebiliyordunuz”.




Toplumsal huzursuzluk 1980'ler boyunca İngiltere'nin zıt bir özelliği olarak kalsa da, finansal de-regülasyon kısa süre sonra Britanya'nın bankacılık ve finans endüstrileri için hızlı bir zenginlik yarattı ve bu, Londra'nın orta sınıflarındaki birçok kişiye de etkisi olmaya başladı. Artık bu yeni talihlilere sunulan yeni zenginliğin bir sonucu, tüketici nesnesinin, özellikle de ses ekipmanının bir statü sembolü olarak yükselişiydi.

Kimdir bu Ron Arad?

Ron Arad’ın özgür tavrı, biraz da ailesinden geliyor. 1951’de Tel Aviv’de, sanatçı ve komünist bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Kudüs’te Bezalel Academy of Art and Design’da okurken -İsrail’in topraklarını genişlettiği altı günlük- Yom Kipur savaşından sonra dinler çatışmasının getirdiği nefret ortamında ailesinin de insancıl bir İsrail’e olan inancını kaybettiğini anlatır bir röportajında. Silahın ucundaki güce inanmayan Arad, 1973 yılında mezun olduktan sonra Londra’ya taşınmış ve savaş karşıtı rüzgarların estiği bir dönemde Peter Cook ve Bernard Tschumi gibi ünlü mimarların stüdyolarında eğitim gördükten sonra 1979’da Architectural Association’dan mezun olmuş. Daha detaylı bigiyi ahanda buradan alabilirsiniz... Daha fazla fotoğrafı ise burada bulabilirsiniz... 

Ekonomik Krizler ve Genç Olmak


Geçtiğimiz günlerde genç arkadaşlarımla ekonomik krizler konusunda yazıştık biraz. Türkiye'de yaşayan ben yaşlarda bir insanın ekonomik kriz deyince söyleyecek çok şeyi vardır. Hatta bana sorarsanız bizim ekonomik krizlerimiz hiç bitmedi. Muhtemelen bu krizler benim gibilerin DNA'sına işlendi :)

Benim ilk hatırladığım ve içerisinde bir şekilde bulunduğum kriz 1990 Körfez Savaşı ile başlamıştı. O dönem lise talebesiydim, askeri tarihe meraklı bir insan olarak canlı yayınlanan ilk savaş olması sebebi ile garip bir deneyim yaşamıştım. Bağdat'a ilerleyen zırhlı konvoylarından canlı yayınlar yapılıyor, savunucu taraf canlı yayında durum değerlendirmeleri yapıyordu. Yazları babamın dükkanında çalıştığım için krizin etkilerini ilk kez orada gördüm. 

1994 yılına gelindiğinde üniversite talebesiydim artık. İkinci öğretim veya doğru ismiyle gece üniversitesinde okuyordum. Gündüzleri babamın dükkanında çalışıyordum. Babam ile aramızda büyük bir jenerasyon farkı olmasına ve çoğu konuda anlaşamıyor olmamıza rağmen işlerin kontrolünü büyük ölçüde bana vermişti. İlginç bir şekilde ticari konularda bana güvenirdi. Bende Allah şahit bu güvenini hiç boşa çıkartmadım. Ancak o dönemde büyük bir kriz yaşamaya başladık. O dönem hayatımda ilk kez gecelik repo, İş Bankası fonları ile tanıştım. Bir de döviz alışverişi daha sonra adına arbitraj denilen şeyi keşfettim. Ticareti bırakıp paradan para kazanmayı öğrenmek zorunda kalmıştım. 

O yıllarda dükkanımıza gelip giden çok insan olurdu. Bir beyin söylediğini hiç unutmam. Oğlum para kazanınca ilk ne alacaksın diye sordu, ev alacağım demiştim. hayır dedi. İlk dükkanını alacaksın, o dükkan sana evini aldıracak parayı kazandıracak. Sonra arabanı alacaksın.. 

Dükkan zaten bizimdi, daha doğrusu babamın idi. Onunda yardımları ile ilk gayrimenkul satın almamı 19 yaşında yaptım. 94 yılında başlayan dükkan macerası krizler içerisinde de olsa iyi gitti ama hırdavatçılık denilen mesleğin pek geleceği olmadığını görebiliyordum. Belki büyümek belki de ithalat yapmak lazımdı. Hayatımı farklı şekilde yönlendirmek istedim, babamdan icazet alıp işi kapattım ve askere gittim. Dükkanı tasfiye etmek 2 sene sürdü. Tabii ki, konu komşu, Hasan Beyin oğlu işi batırdı, bayağı borçları varmış vesaire diye geleneksel dedikodularını yapıyordu. Onur kırıcı idi o yaşlarda. babamın umurumda olmadığı doğru yaptığını biliyorum derdi. Seneler sonra o dedikodu yapanların çoğu evlerini dükkanlarını kaybetmişlerdi maalesef. Çünkü hırdavatçılık yavaş yavaş bitiyordu. 

Askere gitmeden önce Aksan diye bir markette çalıştım. Reyon elemanı olarak oradan askere gittim. Askerden sonra Kipa diye yerel bir hipermarkete girdim. Aslında çalışmaya ihtiyacım vardı diyemem. Bir şekilde kendime güzel bir birikim yapmış, erken dönem para piyasalarını öğrenmiştim. Ancak çalışmayı seviyordum ve bu defa patron olmak yerine, çalışan olmaya karar verdim. Uzun seneler boyu da bu şekilde çalıştım. 

2000 yılında zaten Gölcük depreminin etkisi ile kırılgan olan ekonomi Rusya'da yaşananlardan sonra teklemeye başladı. O dönem bunu görebilen çok insan var mıydı bilemiyorum. Ama düzgün bir şirkette çalışınca gerçekten vizyonu olan insanlar bazı şeyleri görüp önlem almaya başlayabiliyorlarmış. O dönem yine çok şey öğrendim. 

2001 yılında ise bir anda cehennemin kapıları açıldı. Borsa bir anda çakıldı, faizler arttı. Döviz uçtu. O dönem ne yapılması gerektiğini çok iyi öğrenmiştim. Beni ve ailemi pek etkilemedi kriz. Olası bir kriz durumuna çok önceden hazırlık yapmıştım. O dönem hem kendi hemde ailemin yatırımlarını ben yönetiyordum. Bankacılık sistemi çökme aşamasına gelmişti. Bir şekilde yastık altı altın ve döviz hayat kurtarıcı hale gelmişti. 

1990'ların sonlarında İmar Bankası'nın batması lise çağındaki Hakancez'de ciddi bir travma yaratmıştı. O dönem okul arkadaşlarımdan biz iflas ettik diye okulda ağlayanları hatırlıyorum. Yazın işyerine gittiğimde yıkımın bayağı büyük olduğunu anlamıştım. 2001'de ise bunun kat ve kat fazlası yaşandı. Örneğin harika bir binası olan Osmanlı Bankası battı. Bu süreç ben yaşlardaki insanlarda ciddi bir travma yarattı. Hadi başkaları için konuşmayayım, ben ve çevrem için diyeyim. Ben krizi bir şekilde büyük bir fırsata çeviremedim belki ama ciddi bir şirkette çalışırken, kriz ile mücadele edilirken neler yapılabilir onları öğrendim. 

Düşen bir Borsada ne yapılmalı, ne yapılmamalı. Yatırımların değerlendirilmesi nasıl olmalıdır vesaire bir şeyler öğrendim. O jenerasyon çok şey öğrendi. Çünkü çok insan her şeyini kaybetti 2001 krizinde... 

Sonrasında 2008 krizi yaşandı. Bu kriz bir şekilde gelişmekte olan ülkeleri çok vurmadı belki ama dünyanın artık eskisi gibi olmadığını dünyanın bir ucunda olan krizin bizi etkileyebileceğini iyice anlamamızı sağladı. Tabii arada yaşanan Foreks faciaları, daha minör krizleri filan saymıyorum... Yaşadığımız son krizin 2008 olduğunu düşünelim. 

Ben kendi iş hayatımda 1994, 2001 gibi iki büyük krizi yaşadım. Bu arada insanlar bir şeyi anlamıyor, 1994 krizi o yıl yaşandı bitti şekilde değil, arkasından gelen yılları da etkiliyor. Benim hatırladığım kadarı ile 94 krizinin etkileri en az 3-4 yıl sürdü, deprem ve arkasından yaşanan 2001 krizi ise 2 senelik bir süreçti ve bana sorarsanız etkisi 5 yıl boyunca sürdü. 

Böyle olunca aslında yaşamlarımızı hep bir krizin gölgesinde yaşamışız...

2008 yılından 2018 yılına geçen 10 senelik dönem bazıları için krizin olmadığı bir dönem. Aslında bana sorarsanız öyle değil, kriz işaretleri olan sadece ne zaman tetikleneceğini bilmediğimiz bir süreçti. Bu yıllarda iş hayatına giren insanların bugünlerde böylesine umutsuz olmalarının sebebi bence majör bir kriz ve etkilerini yaşamamış olmalarından kaynaklanıyor. 

Ben Corona virüs salgını büyüyünce ve kriz haline gelince bunun tetikleyici olacağını düşünmüştüm ve hemen hazırlıklara başladım. Yanılmadım maalesef. Bana sorarsanız 2001 krizinden daha beterinin bizi beklediğini düşünüyorum. Ve bu kriz daha fazla can yakacak... 


Bunun sebebine gelince, ben yaşlardaki birçok insanın temel hedefi ev sahibi olmak idi. Benim büyüdüğüm dönemlerde hayat ve istekler daha basit idi galiba. Fena olmayan bir bilgisayar sahibi olmak, güzel bir müzik seti ve televizyon ve sonrasında bir ev sinema sistemi en arzu edilen elektronik cihazlar idi. İnsanlar ilk önce bir ev sahibi olur. Karı koca çalışılarak evin içerisi bir şekilde donatılır, sonrasında bir araba sahibi olmak üzere çalışmalar başlardı. Çocuklar devlet okullarında okur, onlara iyi bir gelecek sağlamak üzere birikim yapılmaya çalışılırdı. Krizlerde olsa, bir şekilde çarşı pazarda çocuklarınızı "sağlıklı" beslemeyebileceğiniz ihtiyaçlarınızı alabilirdiniz. Doğalgazımız yoktu belki ama bir şekilde ısınırdık. Evet kömür fiyatları da artardı. lüks mahallelerde mazotun fiyatından şikayet edilirdi ama daha az ısınılır ama hayat devam ederdi. En azından ortalama bir aile için. 

Şimdilerde evimin sabit masraflarına bakıyorum da, 2000'lerdeki faturalarımı hatırlayınca arada uçurum var. Cep telefonu faturaları, data paketleri, müzik, oyun ve video yayın servisleri, alışveriş siteleri premium üyelikleri say say bitmez. Bunlar gereksiz demiyorum tabii ki, ama eskiden bu masraf kalemlerimiz yoktu. Tıpkı 20 sene öncesinin sahip olunmak istenen ihtiyaçları gibi, bunlarda birer ihtiyaç bugün ama tek sıkıntı eskisinden çok daha mı zenginiz. Pek zannetmiyorum ama ihtiyaçlarımız çok çok fazla... 

Bu yeni kriz çok acayip bir kriz bana sorarsanız. Etkileri gene yıllar boyu sürecek bir kriz. Belki de sonuçları 2001'den bile ağır olacak. Belki de benim hüsnü kuruntumdur. Gelip geçecek ama 20'li yaşlarında benim iş hayatıma ayağımı attığım dönemden daha zor bir çağ olduğu kesin. Bizlerin beyninde ekonomik kriz otomatik kodlanmış bir şeydi, hayatta nasıl kalırız bir şekilde öğrenilmiş bir hareket tarzı idi. 

Herhalde birkaç jenerasyon sonrası bizim kafada yetişecek bu gidişle...

Bok Gibi!



Sevgili okurlarım, sevgili arkadaşlarım, sevgili dostlarım... 

Çok uzun zaman sonra bloğuma bir şeyler karalamak istedim. Aslında keyfin var mı diye sorarsanız, pek emin değilim. Aradan geçen yıllar hayatlarımızda bir çok şeyi değiştirdi maalesef. Hele bir de b*k varmış gibi 5 sene önceki dünyayı arar olduk neredeyse. 

Benim hayatımın dönüm noktası muhtemelen oğlumun rahatsızlığı sırasında aynı zamanda babamın rahatsızlığının tetiklenmesi ve her ikisinin birden gerçekten beni fena halde yorması oldu... Yormak mı, mahvetti desem yeridir. Maalesef alzheimer berbat bir hastalık. Daha önce anneannemi bu hastalıktan kaybetmiştim, babamı da bu yüzden kaybettim. Aslında geriye dönüp bakınca çok çekmediği için mutluyum. Vefatının üzerinden 4 sene geçti. Hala özlüyorum dönem dönem. Ama öyle bunalım halinde değilim. Son yıllarımızda özellikle evlilik ve oğlumun doğmasından sonra güzel vakit geçirmiştik, galiba zaman zaman o dönemleri özlüyorum. 

Oğlumun rahatsızlığı daha büyük bir yıkım oldu aslında. Uzun bir süreç yaşadık. İnsanın ömründen ömür gidiyor. Evlat gerçekten bambaşka bir şeymiş. Allah'tan  karakter olarak pek normal olmadığım için bir şekilde o günlerde geçti gitti, izleri tabii ki kaldı bende ama Ali şimdi çok çok iyi ve aslında baba ve oğul olarak anlatacak çok maceramız var. İlerleyen dönemlerde yazarım, okuyuculardan çok bekleyen olduğunu biliyorum. 

Bu hengamenin ortasında bir de "Corona Virus" manyaklığı da yaşadık tabii ki. Dünya alt-üst oldu maalesef. Resmen kaos dönemi yaşadık. Oğlumuzun ateş duyarlılığı birazcık fazla olduğundan acayip dikkat etmek durumunda kaldık. Ailerimizi daha az gördük, hayatlarımız etkilendi. 


Yok maske, yok N95 tartışmaları arasında ben kendi depomdan askeri NBC yani "nükleer, balistik ve kimyasal" savaş maskemi çıkarttım. Zaten tüm bakımları yapılmış halde duruyordu. Özel filtrelerini de "çoook" önceden tedarik etmiştim. Bunlar zaten askeri ekipman olduğu için filtre gibi yedek parçaların raf ömürleri çok uzun oluyor. NATO standardı olunca yedek parça sıkıntısı da yaşanmıyor. Yok su içme modülü, yok terleme önleme modülü derken işin tadının kaçtığını tahmin edebilirsiniz. Hakan Bey, manyak mısın, ne arıyor bu tarz ekipman derseniz, askeri tarih meraklısı bir adam olduğumu hatırlatayım. Biraz stok varmış 40 sene içerisinde yaptığım..... 


Yalnız işin komik tarafı, 50 yaşında bir adam olarak bu durumda acayip eğlendim. Bu yaşta sokaklarda cosplay (1)  yapıp hiç kimse de dönüp ne yapıyor bu herif demedi mesela. Bir sürü insan sokakta durdurup fotoğraf çekti özellikle "selfie" çektik efendim bol bol. Birkaç kez polis durdurdu, "hocam sen ne yapıyorsun" diyerek,  durumu anlatınca sonrasında yine fotoğraflar çekildi tabii beraber. Sadece bir kere insanlara kalp krizi geçirtiyordum. Bir arkadaşımın oğlu evleneceği için çeyrek altın almak üzere hep alışveriş yaptığım kuyumcuya girdim. Adamlar ne yapacaklarını şaşırdılar. Meğer beni soyguncu zannetmişler. Ben olduğumu anlatmak için maskeyi yüzümden çıkarttım tabii ki. Bir de üzerine "ulan hazırlığınız iyi değilmiş" "yok mu bir önleminiz" diyerek üste çıkmayı başardım.

Ha bir kaç kez de sokağa tam donanımlı Hazmat kıyafeti ile çıktım. Evet depomda o da var sebebini sormayın! Neyse o günler çok komikti.. Musa'nın Kızıldeniz'i ortadan ikiye yarması gibi kalabalıkların önümde ayrılmasına şahit oldum. Bu biraz fazla korkutucu olacağı için "Corona" dönemi boyunca fazla kullanmadım. Depoya geri gitti. Corona dönemi de bir şekilde geçti gitti... 

Yukarıda kuyumcu maceramı anlattım ya. Evlenirken çeyrek altın takmak ne güzel bir hayal oldu değil mi?  Hah tamam artık normale dönüyoruz derken bu defa dünya ekonomisi raydan çıktı. Yok FED, borsalar, pariteler, kriptolar derken b*k varmış gibi sıcak çatışmalarda başladı ve dünya daha da b*ktan bir yere evrilmeye başladı. Allahtan biz memleket olarak "epistemolojik kopuş" moduna girdiğimiz için artık krizlere, kaoslara vesaireye bakış açım "vur patlasın çal oynasın" şeklinde.... 

Umarım daha sık görüşürüz artık.... 

(1) -Cosplay, çeşitli aksesuarlar ve kostümler kullanılarak anime ve manga, film, oyun, kitap ve sanatçının yarattığı kurgusal karakterlere fanlarının eğlence amaçlı bürünmesidir. Daha geniş anlamıyla kişilerin sevdikleri anime, manga, çizgi film, bilgisayar oyunu gibi kurgusal karakterlerin kostümlerini giyerek, söz konusu karakterin rolüne bürünmüş halde eğlenmeleridir. kaynak wikipedia.. 

Alchemist APD27


Alchemist "The Stereo" APD27 Stereo güç amplifikatörü. Sınıf A / B güç amplifikatörü. 2 x 200 watt (RMS) güce sahip ikiz mono tasarım. Dengeli (XLR) ve dengesiz (RCA / fono) stereo girişler ve üç set hoparlör çıkışı  "The" serisindeki diğer modellerle doğru bir şekilde bağlanırsa, Ön amplifikatörün etkinleştirilmesi, diğerlerine aynı anda açılıp kapanmaları için bir voltaj tetikleyicisi vardır. The Alchemist Pre preamplifikatör ile kullanılmak üzere tasarlanmıştır. Müthiş tasarım... 

Simon ve Laura


BBC Televizyonunun ilk zamanlarında film haline getirilen Simon ve Laura, aslında Simon ve Laura Foster adında tartışmacı teatral bir çifte odaklanıyor;  Bir tiyatro oyunu. Yaklaşık 20 yıldır birlikteler ve kendi evlerinde filme alınan günlük bir pembe dizide 'kendilerinin' sahte uyumlu bir versiyonunu oynuyorlar.  Karakterlerin çoğu saçma olsa da bunu çok iyi yapıyor. Diyaloglar, istemsiz bir kıkırdama veya gülme uyandıran dizelerle doludur; durumlar, zaman zaman sıkıntılı olsa da  ustaca ve komiktir. Yukarıdaki sahne yine bir kavga enstantanesinden... Plağa yazık tabii ki... 


Beyaz Saflıktır, Pikapta Öyle

 


Shinola Runwell Turntable


Shinola'dan Runwell Turntable. Shinola hemen her alanda aksesuarlar üreten ve bunlara da genelde yüksek fiyat etiketleri koyan bir firma. Sanırım Amerika ve Japonya pazarlarında sevilen bir marka... Firmanın Runwell pikabının, basın bülteninden birkaç satır. 

 Doğru malzemeleri kullanırsanız her şey lüks olabilir ve Shinola'nın Runwell Turntable'ı bu gerçeğin bir kanıtıdır. Markanın ilk pikabı olan, hem işlevinin hem de biçiminin en yüksek standartları karşılamasını sağlamak için ustalıkla üretilmiştir. Yalnızca 500 adet üretilecek olan ürün yüksek kaliteli ses ve kutudan çıkar çıkmaz kullanıma hazır olacak şekilde hazırlanmıştır. 





Hareketli mıknatıs MM kartuşuna ve hatta her şarkının, albümün ve sanatçının en iyi şekilde ses çıkarmasını sağlamak için özel bir fono ön yükselticiye sahiptir. Şık ve modern dış kısım dikkat çekicidir, ahşap kullanımı ise evin herhangi bir odasında harika görünmesini sağlamak içindir. 

Ahşap şasi, deri mat, metal, ilginç kol derken firmanın pikabı çok kötü de değil gibi gözüküyor. 2.500 Dolar tabii ki çok yüksek ama ürün çıktığı gibi satıldı ve bitti... 

Lansing Iconic

 


Yıl 1937. Avrupa'da özellikle Almanya ve İtalya'da faşist yönetimler yükseliyor. Uzakdoğuda Japonya sınırlarına sığamıyor, yayılmacılığa başlıyor. Avrupa'da yavaş yavaş soğuk savaş rüzgarları esiyor. Amerika tüm bu rüzgarların uzağında.

Lansing artık sinemalar için yaptığı dev hoparlörleri küçültmeye başlıyor Ev eğlencesinin kalbi olan müzik sistemlerine aslında lambalı radyo ve erken dönem plak çalarlara eşlik etmesi için ilk makul boyutlu hoparlörlerini tanıtıyor. 

Efsanenin ilk adımları belki de...

Betta'ların Çiftleşmesi (Videolara Mutlaka Gözatın)

 

Betta'larım ile birlikte yaşamayı öğreniyorum ve keyif alıyorum. Betta Imbellis veya yabani Betta'lar bir arada yaşayabiliyorlar, akrabalarının aksine. Bu yüzden balıkları çiftleştirmek için özel olarak uğraşmanıza gerek yok. Ha tabii uğraşsanız daha sağlıklı olur ama ben akvaryumuma çok dokunmayı sevmiyorum. Doğal ortamlarında gibi yaşamalarını istiyorum.. Yabani Betta'lar canları isteyince çiftleşiyorlar. Eh işte Yabani Betta bunlar... 

Özellikle dişilerin karnı dolgun hale geliyor renkleri farklılaşıyor. Akvaryumda normal koşullarda birbirlerini kovalama şeklinde aksiyon olurken işler yavaş yavaş değişmeye başlıyor. Erkek ile dişi Betta ile kurlaşma başlıyor. Bu emareleri görürseniz bilin ki bir aksiyon olacak. Bende de tam anlamı ile böyle oldu. 

Erkek balık suyun yüzeyinde köpüklerden yuva yapmış oluyor önceden. Dişi eğer çiftleşmeye hazır ise yuvanın altına gidecek ve çiftleşmek için yuvanın altında ters dönecektir. Erkek balık dişiyi saracak ve sıkacak. Bu işlem sırasında yumurtalar dişinin karnından dökülüyor. Bu sırada erkek eş zamanlı spermlerini bırakarak çıkan yumurtaları döllüyor ve düşen yumurtaları yakalayıp teker teker köpük yuvaya yerleştiriyor 

Şans eseri bu enstantaneleri videoya çekmeyi başardım; 

 
  
Doğanın mucizesi işte. Ama mucizeler burada kalmıyor. Yumurtalar 48 saat içinde çatlıyor ve her yumurtadan gözle zor görünen minicik yavrular çıkıyor. Tüm bu süreç boyunca erkek balık bir saniyeliğine bile olsa yuva bölgesini terk etmiyor. Dişi ise bir yerlerde saklanıp dinleniyor. Erkek, köpük yuvadan düşen yavruları tekrar yuvaya geri koyuyor. Bunun da videosunu çekmeyi başardım. 

 

Tam artık yavruları büyütmeye başlayacağız diye sevinirken canımızı yakan İzmir depremi oldu maalesef. Birkaç gün farklı bir evde kalmak istedik. Özellikle eşim bu depremde oldukça tedirgin oldu. Maalesef yavrularımızı göremedik döndüğümüzde. Umarım bir sonraki sefer her şey yolunda gider.... 

45'lik Sevmiyorum

 


Micro Seiki MR-622


Japon üretici Micro Seiki'den MR-622 modeli. Üretim yılı 1973. Yüksek hassasiyetli bir kol ve doğrudan sürücülü yani direct drive motora sahip bir pikap. Besleme geriliminin bir varyasyonunda etkilenmeyen DC servo doğrudan sürücü, ana tahrik sistemi olarak benimsenmiştir.

Hız değişikliği, saf elektronik olarak yapılır ve yumuşak bir dokunuşla değiştirebilir. Dahası, rotasyon ince ayarı 33 ve 45 devir üzerinde birbirinden bağımsız şekilde % 6 aralığında bir i-nce ayar seçeneği de mevcuttur. 

Kol olarak MA-202'yi kullanılmış. Aşırı hassas üretilen ve düşük dikey hassasiyete sahip bir kol. Ayrıca, sağ ve sol tahrik aksının yuva kısmı radyal yapı kullandığından, seviye hassasiyeti mükemmel imiş neredeyse... 

Grease II Soundtrack


John Travolta ve Olivia Newton John'un Grease filmi çok tutulup kült hale gelince devam filmleri yapıldı bildiğiniz gibi. işte onlardan bir tanesi olan Groove Grease filminin soundtrack albümünün az bulunur plağı. Bu filmde beyaz çocukların lise hayatı veya araba yarışları filan yerine Harlem'deki çikulata renkli insanların lise hayatı ele alınır. Yokluktan üstlerine giyecek bir şey bulamayan zavallıların okumak için çırpınışlarını anlatan filmi mutlaka seyredin.

House of Marley Rebel Bluetooth Kulak Üstü Kulaklık


Renkli kulaklık artık hayatımızın değişmezi...  Alın bir tane daha... 

House of Marley Rebel Bluetooth Kulak İçi Kulaklıklar ile sadece oynat düğmesine basın ve en sevdiğiniz müziğin içinde kendinizi kaybedin. 40 mm dinamik sürücüye sahip bu kulaklıklar güçlü ses sağlar. Ek olarak, tek düğmeli denetleyici, müziğinizi kontrol etmeyi basit ve kolay hale getirir. Rebel kulaklıklar ayrıca, telefonunuzu çıkarmadan arama yapabilmeniz için bir mikrofon sağlar. Dahası, Rebel kulaklıklar, temiz tasarımı sayesinde farklı bir Marley görünümü ve hissi sunar. Aynı şekilde, kulaklıklar Siyah, Gri, Lacivert, Rasta, Şeftali  dahil olmak üzere altı renkte gelir. Rahat kulak üstü tasarım, kulaklığı saatlerce takmanıza izin verir. Benzer şekilde, dayanıklı yapı, çantanızda olsa bile kulaklığınızın iyi durumda kalmasını sağlar. Fiyat 40 Dolar... 

Amazon Echo Link Amp

Amazon çok garip bir firma.. Adamlar zaman içerisinde çok ilginç ürünleri tüketicilere sundular. Ben geç kalmışım ama bu ürün oldukça ilginç. Sanırım yeni versiyonu da yolda imiş... 

Amazon Echo Link Amp Stereo Amplifikatör ile ses söz konusu olduğunda yalnızca en iyisini deneyimleyin. Dahili bir 60W 2 kanallı amplifikatör ile tamamlanan bu cihaz, gelişmiş ses sunmak için hoparlörünüze bağlanır. Sonuç olarak, her seferinde hi-fi ses müzik akışı elde edersiniz. Ek olarak, Echo hoparlörlere bağlandığı için, sesinizi Alexa'ya erişmek için de kullanabilirsiniz. Veya uygulamayı aynı ses kontrolü için kullanabilirsiniz. Evinizdeki birden fazla Echo cihazına bağlanırken, aynı zamanda birden fazla analog ve dijital giriş ve çıkışa sahiptir. Son olarak, Echo Link Amp, Ethernet ve koaksiyel kablo desteğine sahiptir.

300 Dolarlık fiyat ses kalitesini bir kenar bırakırsak özellikler açısından oldukça keyifli. 

Su Piresi

 


Geçen yazımda, sonunda balıklarımı akvaryuma eklemiştim. Ekleyiş o ekleyiş, arada sırada canları istediğinde kendilerini gösteren Betta Imbellis'lerim ile yaşamayı öğrendim haftalar içinde. Ancak ufak bir sorun vardı. Arkadaş bu deliler yem yemiyorlar. Daha önce yazdığım üzere bu arkadaşların sevebilme potansiyeli olan hemen her türden her markadan yemi stoklamıştım.  Yok arkadaş yemiyor balıklarım hiçbirisini. 

Hadi ilk günler stres altındalar bunu anlıyorum da, artık akvaryuma alıştılar keyifleri yerinde. Yemlerde bir problem olsa oğlumun Betta'sı yemez. Nam-ı diğer "Gek Gek Yele" ne bulsa havada kapıyor. Bizimkiler yüzüne bakmıyorlar hiçbir yemin. Başladım araştırmaya. Üreticileri ile konuşuyorum, her yeme alışkın diyorlar, senin görmediğin zamanlarda yiyor olabilirler diyorlar. Bir yandan da keyifleri yerinde. Sn. Sadettin Kesergen "abi kafaya takma" başlarlar yakında yemeye dedi ama gel bana anlat işte... 


Dedim bu iş böyle olmayacak, bir de canlı yem deneyelim. İlker Akvaryum'dan biraz tubifex aldım, bizimkiler havada kaptılar.. Bu böyle olmayacak canlı yem lazım bizimkilere diye karar verdim. Aslında bir çok seçenek var, canlı yeme alternatif. Dondurulmuş yemler var, jel şeklinde satılan ve kendi hazırladığınız yemler var. Var da, buradaki kilit nokta bunların buzdolabında saklanması gerekiyor. Seçil Hanıma tüm şirinliğimle diyorum ki, buzdolabına yem koysam sıkıntı olur mu? Aslında cevabını biliyorum da, deneyeyim dedim.

Hayır!!!

Hani normal bir hane olsak, küçük bir buzdolabımız olsa, yer yok tamam diyeceğim de, buzdolabı, derin dondurucu aklınıza gelen her türlü şey var evde. Ama kız haklı valla, yapacak bir şey yok. Dur onu da yazının sonuna ekleyeyim unutmazsam... 

Seçenekler tabii ki bitmiş değil. Çeşitli kurtlar var, su piresi var. Geçtiğimiz senelerde su piresi üretimini denedim. Elime yüzüme bulaştırdım vallahi hiç yalan söylemeyeyim. Her defasında nasıl becerdiysem kültürleri çökerttim, su piresi hayalleri yalan oldu. 

Bir kere daha deneyelim bakalım. Şöyle bir araştırma yaptım. Bütün oklar Sn. Murat Tansel diye bir beyi işaret ediyor. Kendisi ile irtibata geçtim hemen, sağolsun son derece detaylı anlattı herşeyi. Dedim ki, yahu Murat Bey ben anlattıklarınızı anladım da, fazla detay ile uğraşmayalım, siz bana ne lazımsa gönderin. Bir yandan da nasıl olsa olmayacak diye düşünüyorum. 

Birkaç gün sonra koca bir koli geldi. İçerisinde su pireleri, yeşil su kültürleri, pireler için çeşitli yemler var. Bende göndermiş olduğu yönergelere göre ön hazırlık yapmıştım. Ha bir de pistia'lar almıştım. Şimdiye kadar bu güzel yüzey bitkilerini yaşatmayı başaramadım. Sn. Murat Beyden gelenler de, pek hayal ettiğim gibi değildi açıkçası. Ama büyüklerinden kalmadı 1TL boyutlarında olanlardan var şimdilik onlardan gönderiyorum demişti. Bu arada haftalar sonra bir koli daha geldi, sağ olsun unutmamış. Bir sürü pistia göndermiş, bilabedel olarak hem de tam hayal ettiğim gibi. Bu tarz insanlar ile alışveriş yapmak gerçekten çok keyifli! 

Neyse su piresi demiştik. Geçtiğimiz senelerde su piresi üreteceğim diye bir sürü özel plastik kaplar vesaireler almıştım. Üretim tesislerimiz görsel manada çok düzgün idi. Hiçbir masraftan kaçınmamıştım. Ama sonuç hep hüsran oldu... 

Bu defa nasıl olsa olmayacak diye hiç özenmedim vallahi. Hayatımda ilk kez 5LT'lik su kaplarını kesip içerisine su koyup beklettim. Hepsi leş gibi oldular yaz güneşi altında.  Aşağıdaki manzarayı, çok utanarak ekliyorum, 

Siz bu yazıyı okurken yukarıdaki gibi 5 tane daha, üstünkörü kesilmiş plastik su damacanası dolusu su piresi var. Üredikçe ürüyorlar maşallah! Ulan bir sürü para harca, özel kaplar al, su piresi üretmek nasip olmasın, "gecekondu styla" berbat bir şekilde üret. Şans mıdır, kaderin cilvesi midir, Murat Tansel'in alameti midir bilmem... Sonuç, başarı!  Bizim Betta'lar su pirelerini havada kapıyorlar artık... Onlar mutlu, bende mutluyum. 

Şimdi unutmadan gelelim buzdolabı meselesine. Beni daha önceden tanıyanlar, özellikle hifi vesaire sayesinde tanıyanlar, karakterimi üç aşağı beş yukarı anlamışlardır. Akvaryum alanında yazılarımı takip eden arkadaşlarda ipuçlarından yavaş yavaş anlamaya başlamışlardır beni. 

Ben ciddi bir işgalciyim bunu itiraf etmem lazım. Bana bir alanı verirseniz veya kaptırırsanız, kendime göre dönüştürmek ve dönüşümün akabinde stoklamak konusuna ciddi bir takıntım olabilir. Eşim seneler önce bir yazısında yazmıştı bunu. Salonda işlerin nasıl çığrından çıktığını anlatmıştı. 

Sadece salon değil tabii ki. Geçmişte buzdolabında da, özellikle içecek bölümünde bazı işgal olayları yaşadık. Mesela meşrubat bölümünde mahalledeki çoğu marketten daha fazla stok vardır. Aşağıda gözüken buzdağının sadece görünen yüzü. Bunun birkaç katı kilerimizde vardır herhalde. Seçil bu yazıyı okursa, ilk söyleyeceği şey, "birkaç katı mı" olur? Bayağı bir katı diyelim.... 


Yani siz bakmayın atıp tuttuğuma kız haklı. Eh peki Hakan Bey, bu su pirelerini nasıl kabul ettirdiniz derseniz, laf aramızda apartmanda gizli bir nokta buldum. Oraya doğru yayılmaya başladım :)


Karabağ Azerbaycandır

 


Azerbaycan'ın Karabağ topraklarında yeniden Azeri bayrağı dalgalanıyor. Karabağ Azerbaycandır!

Danny Boy et ses Penitents

 


Yazık çok acayip bir plak kapağı bu... KKK müziği diyebilirsiniz ama değil; 

Danny Boy et ses Pénitents 25 Ocak 1936'da Saint-Pierre-de-Cormeilles'de doğan, şarkıcısı Danny Boy, gerçek adı Claude Piron olan 1960'ların Fransız rock'n'roll, twist and beat grubudur. Danny Boy'a eşlik eden dört müzisyen (Penitents) balaclava giyiyordu. Balaclava ne bilemedim ya, maske mi desek, bere mi desek. Yukarıdaki plak kapağından anlarsınız işte... 

Claude Piron, ilk Fransız rock şarkıcılarından biri olarak kabul edilebilir. Solo kariyerine 1958'de başarılı bir Kalin Twins cover'ı ile başladı. 1960 yılında Danny Boy takma adını almadan önce ilk plağını gerçek adıyla kaydetti ve ardından Bruno (gitar), Ralai (gitar), Didier (bas gitar) ve Jose'den (davul) oluşan Danny Boy et ses Pénitents'ı kurdu. 

Danny Boy aynı zamanda bir oyuncu imiş. Bernard Toublanc-Michel tarafından yönetilen 14. Berlin Uluslararası Film Festivali'nde  "Altın Ayı"ya  aday gösterilen, 1964'te bir Fransız-İtalyan filminde oynadı: La Difughé d'être infidèle. 

Headache Sound OMNI



Headache Sound OMNI Portable Record Player ile istediğiniz zaman ve istediğiniz yerde Scratch  atın ve çalın. Müzik tutkunları ve DJ'ler için tasarlanan bu cihaz, bir müzik aletini ve taşınabilir bir pikabı birleştiriyor. Technics SL-1200'den ilham alan OMNI, birçok harika özelliğe sahip daha küçük ve daha basit bir tasarıma sahiptir. Plak çaları, olağanüstü işlevsellik ve ses kalitesi sunar. Ek olarak, 7, 10 ve 12 inçlik plakları çalar ve tamamen ayarlanabilir bir kola sahiptir. Entegre Bluetooth ses alıcısı, doğrudan akıllı telefonunuzdan müzik çalmanıza da olanak tanır. 

Ayrıca, yerleşik 5 watt hoparlör, istediğiniz zaman, istediğiniz yerde müzik çalmanıza ve karıştırmanıza olanak tanır. Kulaklık çıkışı, kulaklık izlemeyi ve sessiz çalışmayı da mümkün kılar. OMNI'nizi, güç bankanızı ve akıllı telefonunuzu alın ve artık hazırsınız

300 Dolarlık fiyatı ile bana sorarsanız anca baş ağrısı yapacak bir ürün olabilir... 

Khruangbin

 Khruangbin basta Laura Lee ki topluluğu sevenler genelde Kleopatra diyorlar, gitarda Mark Speer ve davulda Donald Ray "DJ" Johnson Jr. Houston, Texas'ta kurulmuş bir Amerikalı bir müzik üçlüsü. Grup, klasik soul, dub ve psychedelia gibi küresel müzik etkilerini harmanlamasıyla tanınır.

İlk stüdyo albümleri The Universe Smiles Upon You (2015), 1960'larda Tayland müziğinin tarihinden, özellikle Luk Thung'dan etkilenmiştir. Tayland'ın country müziği olarak tanımlanabilecek Luk Thung, batı dünyasında Khruangbin sayesinde ilgi çekmiştir. 

İkinci albümleri Con Todo El Mundo (2018) ise İspanya ve yoğun olarak bir Ortadoğu etkisine sahip. 2020 albümleri olan Mordechai ise yine büyük ölçüde Tayland müziği ve Ortadoğu müziği ağırlıklı olarak ise İran rock müziğinden etkilenmiş. . 

Khruangbin'in müzik türü tam anlamı ile bir karmaşa. Dünyanın dört bir yanından etkilere sahip,  çoğunlukla enstrümantal olan müzik, soul, surf, psychedelic ve funk  etkilerine sahip, kendilerine sorarsanız ise Thai funk'varidir.