Wavac MD-300B



Wavac firmasını bilir misiniz? Japonların önde gelen hi-fi üreticilerinden bir tanesidir. Ürünleri genelde çok pahalıdır ancak çok şıklardır. Özellikle pre-ampli tasarımları için söylenebilecek tek şey mükemmel olduklardır. Bir İstanbul seyahatimde Audiogen firmasına yaptığım ziyarette gerçekten tasarımlarına bir kez daha vurulmuştum. Wavac MD-300B ise firmanın en gösterişsiz ürünlerinden. Fiyatı da oldukça ucuz. Tabii diğer Wavac ürünlerine göre. MD-300B mdeoli son derece küçük boyutlara sahip harika bir ampli. Çok şık ve sesi de çok güzeldir. Defalarca dinleme fırsatı bulduğum ve hoşuma giden bir üründür. Hem de çok şık...

The Ninth Gate



“The Ninth Gate” veya bizim sinemalarımızda vizyona girdiği ismiyle “Dokuzuncu Kapı” bence Roman Polanski'nin gelmiş geçmiş en kötü üç filminden bir tanesidir. Film görücüye çıkarken neo-noir bir film olarak tanıtılmıştı. Ancak bırakın yenisini klasik noir film anlayışının bile çok uzaklarındaydı. Aslında filmin konusu İspanyol yazar Arturo Pérez-Reverte'nin “The Club Dumas“ romanından alınmıştı. Bir roman olarak fena değildir. Okült ve gizemci bir tarafı vardır. Çerezlik bir roman olarak okunabilir.

Polanski, bu romanı alıp hikayeleştirirken filminin hiç fena olmayan bütçesiyle iyi oyuncular seçmişti. Bunlardan en dikkat çekicisi Johnny Depp'tir herhalde. Deep'in bir çok filmini seyretmiş bir insan olarak bu filmdeki performansını berbat olarak nitelendirmek mümkün. Kötü senaryo muhtemelen Deep'in bile içini geçirmiş. Aynı şeyleri femme-fatale'lığın çok yakıştığını düşündüğüm Lena Olin içinde söyleyebilirim. Benzer şeyleri Frank Langella içinde söyleyebilmek mümkün. Emmanuelle Seigner için ise fazla bir şey yazmaya gerek yok. Benim anlamadığım bir konu Polanski'nin filminde böylesine bir rol için neden eşini kullandığıdır. Hani filmin sonundaki sahnelerde olmuyor evde yaptığımız gibi yapmalısın filan diye mi yönetti filmi acaba. Neyse üzerimize vazife olmayan konulara girmemeliyiz değil mi?



Biliyorsunuz bloğumda film eleştirisi filan yazmıyorum. Zaten ortalıkta bir sürü iyi site varken bu konu bana düşmez. “The Ninth Gate” filmini yerin dibine batırmak gibi bir amacımda yok. Gelelim asıl konuya...

“The Ninth Gate” tüm kötülüğüne rağmen arada sırada seyrettiğim bir filmdir. Nedeni ise aslında birazcık saçma. Bu filmdeki kötü oyunculuk, kötü senaryo ve diğer her şeyin kötü olmasına rağmen koleksiyonculuğun karanlık tarafını tasvir etme açısından bence başarılıdır. Filmde Deep'in canlandırdığı Dean Corso karakteri aslında koleksiyoncuların bir çoğunun bir nevi prototipi gibidir. Örneğin bir plak koleksiyoncusu aradığı plağın baskılarını ezbere bilir (çoğu zaman yani) ve onu ele geçirmek için elinden geleni yapar. Hatta bazen karanlık tarafa geçer.



Eminim ki, bir çoğumuz bir dükkanda bulduğu üzerinde çok düşük bir fiyat yazılı bulunan “parçanın” fiyatının aslında daha fazla olması gerektiğini gidip satıcıya söylemez. Veya bazen çevremizden birilerinde sahip olmayı istediğimiz bir “parça” varsa onun elden çıkartılma sürecine sokabilmek için önceden planlanmış bazı konuşmalar yapmak zorunda kalmışızdır. Hatta koleksiyoncular arasında alışveriş yaptıkları yerleri gizleme hastalığı da oldukça popülerdir. Fazla talep arzda dengesizlikler meydana getirir. Benim açımdan en iyi dükkan yaşayacak kadar müşterisi olan bir dükkandır. Tabii ki bir müşteri olarak. Dükkan sahipleri haklı olarak hep bunun tersini düşünürler ve çok haklıdırlar. Tüm bunlar iyi bir insanın yapmayacağı düşünmeyeceği şeylerdir. Ancak her ne topluyorsanız koleksiyonculuk karanlık tarafa geçmektir. Olayı abartıp ruhunu şeytana satacak (mecazi olarak tabii ki) koleksiyoncuların varlığını da unutmamak lazım. Söz konusu olan koleksiyon olunca bir çok şey mübahtır. Buradaki sınır sizin kişiliğinizdir. Her insanın yapamayacağı şeyler vardır. Ancak yapabilecekleri ile çoğu zaman karanlık tarafa adım atar.

“The Ninth Gate” bence bu atmosferi iyi veren bir film. Eğer elinizde varsa filmi bir de bu açıdan seyretmeye çalışın. Eminim daha fazla keyif alacaksınız. Ama tüm bunlar bile filmin kötü olduğu gerçeğini değiştirmiyor ne yazık ki...

İşte Opera...



Günümüzde bir çoğumuz bütün gün bilgisayarlarımızın tepesindeyiz ve en çok kullandığımız programlar internet tarayıcılar. Son bir senedir ben Opera kullanıyorum. Aslında cep telefonu dünyasında tanınan bir tarayıcıdır Opera. Ancak standart bilgisayar versiyonu kesinlikle çok çok başarılı. Kullanımı biraz ters ancak Opera Link, Opera Unite ve özellikle Opera Turbo gibi özellikleri sayesinde bir alıştınız mı onu bırakmanız mümkün değil. Az özellikli, kullanımı biraz sıradışı ancak hızlı bir tarayıcı arayanların dikkatine. Bir deneyeyim derseniz sizi buraya alalım. İşin güzeli MAC, PC ve en önemlisi Linux versiyonları da mevcut...

Hendekagram



Hendekagram süper ilginç bir ürün. Qed Design isimli bir firmanın tasarladığı ürün basitçe bir kulaklığı içerisine sokarak sesi büyüten bir hoparlör sistemi. Daha doğrusu horn bir hoparlör. Sesi muhtemelen çok kötüdür ama tasarım çok ilginç...

Müzik Mağazası Konsept



Yeni yapılması düşünülen bir müzik mağazası için konsept çizimler. Genelde hep var olan mağazaları sizlerle paylaşıyorum ancak bu tasarım hoşuma gitti. Daha çok elektronik müziklerin satılacağı bir mağaza konsepti olsa bile gayet güzel hatta şık olmuş.  Eğer mimar veya tasarımcı iseniz ve konsept çizimlerinizi paylaşmak isterseniz bana Stereo Mecmuası'nın iletişim bölümünden ulaşabilirsiniz...

Sun Ra Solar Arkestra - All Stars



Amanın böyle bir kadro tarihte pek az bir arada görülmüştür. Sun Ra Solar Arkestra ve yıldızlar topluluğu birlikte Berlin'de 1983 yılında bir konserde. İsimlere bakalım, Lester Bowie, Don Cherry, John Gilmore, Marshall Allen, Archie Shepp, Richard Davis, Clifford Jarvis, Philly Joe Jones ve Don Moye...

Yine Mi Star Trek Teması



Bu Amerikalıların Star Trek filmlerine gerçekten özel bir ilgisi var. Muhtemelen temalı ev sinema sistemlerinde çok büyük bir oran tutuyor Star Trek temalı odalar. İşte yeni bir tane daha. Ahşap konsol pek güzel duruyor.

Lego Plak Kapakları: The Beatles - Abbey Road



Abbey Road, efsanevi The Beatles topluluğunun 1969 yılında piyasaya sürdükleri onbirinci albümleri. Yukarıda Lego versiyonunu, aşağıda ise orijinal kapağı görebilirsiniz. Bu kez çok başarılı bir çalışma olmuş...

Hifi Karikatürleri: Gıda Pulu



Tüm söyleyebileceğim, Emma, Tanrı'ya gıda pulları için teşekkürler. Bu gıda pulu dedikleri şey, Amerikan hükümetinin alım gücü düşük vatandaşlar için sürdürdüğü bir gıda programıymış.

Kurukafa Kulaklıklar


Son dönemlerde kulaklıların moda haline geldiğinden bahsediyorum. Hemen her zevke uygun ürünleri bulabilmek mümkün. Yukarıdaki kulaklılar kurukafa şeklinde ve kırmızı ışık veren led lambalar müessesenin hediyesi. Amazon'dan satın alabileceğiniz kulaklıların fiyatı 19 Dolar. İsterseniz siyah rengi de mevcut.

Futuristik Nipper



Zaman ilerledikçe grafik sanatçıları meşhur His Masters Voice logosunu modernize etmeye devam ediyorlar. Geçtiğimiz günlerde bunun bir örneğini burada sizlerle paylaşmıştım.  Bu kez biraz daha futuristik bir çalışma denk geldi.

Animasyonlu Albüm Kapakları: Amy Winehouse Frank


Bu kez konuğumuz rahmetli Amy Winehouse. Frank albümü soul ve caz müziğin çok başarılı bir birleşimidir. Albüm ilk dönemlerde geniş kitleler tarafından pek ilgi görmez. Bu dönemde kendisine bağlı hayran kitlesi edinmiştir; onu her haliyle kabul eden ve müziğini beğenen.. Albüm yayınlandıktan neredeyse bir sene sonra Winehouse’un kariyerinde önemli değişiklikler olur. 2004 yılındaki tüm önemli İngiliz müzik ödüllerini toplar. Winehouse ile ilgili daha yazımı okumak için buraya tıklayabilirsiniz. Yukarıda hareketli görüntüyü aşağıda ise orijinal kapağı görebilirsiniz…

Sun Audio'dan Renkli Seçenekler



Japon Sun Audio'dan arada sırada Stereo Mecmuası Forumlarında bahsediyoruz. Bu markanın 300B modelini arada sırada dinleme şansım oluyor. Gerçekten son derece kendisine özgü bir amplifikatör. Geçenlerde bir konuyla ilgili bilgi ararken yanlışlıkla Sun Audio'nun Japonca web sitesine girdim ve İngilizce sitesinde olmayan bazı ürünlere denk geldim. Örneğin hemen her amplifikatörde özel sipariş vererek şasiyi renkli satın alabiliyormuşsunuz. Kırmızı renkli olanı çok keyifli gözüküyor ne dersiniz?

Univers Zero - Ceux du Dehors LP



Univers Zero, Belçikalı bir topluluk. Ama ne topluluk! Sonrasında gelen bir çok müzisyeni etkilediği gibi günümüzdeki bir çok müzik tarzında bu adamların ilk adımlarını hissetmek mümkün. Univers Zero adlınsa 20. yüzyılın klasik müziğinden özellikle de modern oda müziğinden etkilenip müziğini çok karanlık sulara doğru ilerletmeyi başarmış bir topluluk.

Baterist Daniel Denis tarafından 1974 yılında kurulan Univers Zero o dönemlerde RIO olarak anılan “ Rock in Opposition” akımının içerisinde yer alır. Hemen bir ara vermemiz gerekirse RIO hareketi 1970'lerin progressive topluluklarının müzik endüstrisine bir nevi başkaldırma hareketidir ve bloğumda bol bol yer verdiğim ve son dönemlerde çeşitli plaklarını edinmeyi başardığım İngiliz avant-rock topluluğu Henry Cow'un başlattığı bir harekettir. Hatta 1978 yılında çeşitli Avrupalı toplulukları İngiltere'ye davet edip "Rock in Opposition" isimli bir festival bile düzenlemişlerdir. Bu festivali düzenleyen Henry Cow'un yanında İtalya'dan Stormy Six, İsveç'ten Samla Mammas Manna, Belçika'dan Univers Zero ve Fransa'dan Etron Fou Leloublan katılmıştır. Bu arada Etron Fou Leloublan topluluğuna da ayrıca bayılıyorum. Bu topluluğu bir arkadaşım sayesinde öğrenmiştim. Aradan yıllar geçti hala en keyifle dinlediğim topluluklardan bir tanesidir.

Sonrasındaki dönemlerde liste genişlemeye başlar, Fransız Art Zoyd, Henry Cow'dan kilit elemanların bulunduğu Art Bears ve Belçikalı Aksak Maboul. Tabii ki bloğumda bol bol yer verdiğim Magma ve “Üdü Wüdü” plağında bahsettiğim Jannick Top/Infernal Machina gibi dönemin çok büyük toplulukları bu oluşum içerisinde yer almıştır.

Univers Zero'Nun ilk albümleri akustik sayılabilir ancak kısa bir süre sonra albümlerde daha fazla elektronik enstrüman kullanmaya başlarlar. “Heresie” albümü tam bu tanıma uymaktadır. Bazı eleştirmenler bu albümü en karanlık albümler listelerine almışlardır. Ancak bence “Ceux du Dehors”da bu listede kendisine kolaylıkla yer bulabilir.

Gelelim “Ceux du Dehors” albümüne. İlk önce şarkı listesi;
1- "Dense" (Daniel Denis) – 12:26
2- "La corne du bois des pendus" (Denis) – 8:42
3- "Bonjour chez vous" (Denis) – 3:52
4- "Combat" (Andy Kirk) – 12:53
5- "La musique d'Erich Zann" (Denis, Kirk, Guy Segers, Michel Berckmans, Jean Debefve, Patrick Hanappier) – 3:29
6-"La tête du corbeau" (Segers) – 3:11


Albüm öylesine garip bir albüm ki, çok karanlık bir atmosfere sahip olmasının yanında acayip bir müzikal zenginlik içeriyor. Albümün bir diğer özelliği kurucu üye gitarist Roger Trigaux'nun olmadığı ilk Univers Zero albümü olması. Roger Trigaux ayrılışının ardından “Present” isimli bir topluluk kurdu ve müzik yaşamına devam ediyor.

Albümdeki müzisyenler, Daniel Denis davul, perküsyon. Michel Berckmans bason, obua. Guy Segers bas, klarnet. Andy Kirk harmonium, organ, piyano, Yamaha CP70. Patrick Hanappier viyolin, viyola. Jean-Luc Aimé viyolin, viyola. Jean Debefve – hurdy-gurdy. Ilona Chale vokal. Thierry Zaboïtzeff çello. Aslında hemen her müzisyen çok sayıda enstrüman çalabiliyor ancak liste uzamasın diye kısalttım.

Albümde beni en ilgilendiren parça, "La musique d'Erich Zann" yani Eric Zann'ın müziği. Fanatiği olduğum yazar Howard Phillips Lovecraft'ın 1921 yılında yazıdğı bu ilginç öykü 1922 yılında “National Amateur” dergisinde yayınlanmıştı. Öyküyü merak edenler, Mitos Yayınlarından çıkan “Gotik Öyküler” kitabında Dost Körpe tarafından gayet başarılı şekilde çevrilmiş halini okuyabilirler.

Albüm belki çok kişiyi ilgilendirmeyebilir. Ancak Pink Floyd'un 1970'lerin en ilerici, en progressive, en avant-garde olduğunu iddia eden ve her cümlede Pink Floyd'tan örnek verenlerin Univers-Zero dahil olmak üzere bu yazıda bahsettiğim topluluklara göz atmasında fayda olacaktır. Herşeye yeniden başlamanız gerekli olabilir...

Yarım Akıllı Telefonlar ve Nokia C3



Cep telefonum parçalanınca cep telefonu arayışına girdim. Hiç alakam olmayan bir konu olduğundan kafam iyice karman çorman oldu. Herkesin bu konuda bir macerası vardır. İşte benim ki;

Ericsson telefonları hep sevmişimdir. Aynı cep telefonu markasını uzun seneler kullanınca herşeyine alışıyorsunuz. Sonrasında  Ericsson ile Sony birleşti bir süre iyi telefonlar üretmeye devam ettiler. En sevdiğim telefonlarım absürd R320 ve T-610 olmuştu. Ericsson R320 acayip bir zihniyetin ürünü idi ve ergonomi dahil bir cep telefonunda olması gereken hiçbir şeye sahip değildi. Çok kalitesiz bir ekranı, yanından çıkan acayip bir anteni, ince-uzun kılıksız bir şasisi vardı. Ancak kaya gibi sağlamdı. Canınız istediğinde cep telefonunu fırlatabilme özgürlüğüne sahip olmak hastalıklı bir durum ama dönemin R serileri buna izin veriyordu. T-610 ise bunun tam aksi bir tasarıma sahipti. Zarifti ve son derece kullanışlıydı. Her iki telefonu da uzun zaman kullandım ve verdiğim her kuruşu hak ettiler. Sonrasında Sony-Ericsson'a bir haller oldu ve güzelim tasarımlarının yerine rakiplerine benzeyen telefonlar üretmek adına ucube tasarımlara yöneldiler.

Bu dönemlerde bir cebimde telefonum varken bir cebimde de Palm tabanlı cep bilgisayarlarım olurdu.Eğer Palm ile tanışmış olanlar varsa ya çok sevmişler veya nefret etmişlerdir. Ancak o dönemlerde dokunmatik ekranları, ofis ile alakalı bir sürü yazılımla uyumu ve son derece uygun fiyatları ile tam anlamıyla bir efsaneydi Palm. O dönemlerde Palm, Handspring (ki Palm'den ayrılanlar tarafından kurulmuştu) ve öncesinde efsanevi Psion uygun fiyatlarla tüm ihtiyaçlarımızı karşılıyordu. 100 Dolara Palm Zire alabiliyor iken akıllı telefona ne gerek vardı.

Sonrasında bu iki cihazı birleştirme çalışmaları başladı. Palm Treo serilerini çıkarttı, Nokia Communicator'lar ve Ericsson'un farklı modelleri. Gelişmeler devam etti. Sonunda Palm battı, HP tarafından satın alındı. Sonra HP'de rekabete dayanamayıp Palm'i kapattı. Bu dönemin akabinde Apple telefon işine girdi ve cep telefonları bir daha asla eskisi gibi olmadılar...

Tüm bu karmaşanın içerisinde basit bir Nokia cep telefonu kullanan bendenizin bu akıllı telefon furyası pek umurunda değildi. Modelini asla bilmediğim Nokia'm bozulunca -ki kendisinden nefret ediyordum- bir telefon almam gerekli oldu. Malum cep telefonsuz olmuyor ne yazık ki...

Çarşıya çıkınca cep telefonu pazarının oldukça farklılaştığını gördüm. Üst sınıf benim ilgimi çekmiyor. Apple,  Android tabanlı ürünler ve Blackberry, HTC gibi markalar arasında kıyasıya bir rekabet var. Ürün kaliteleri uçmuş ancak hemen her ürün asla kullanmayacağım binbir çeşit ıvır zıvırla doldurulmuş. LG, Samsung gibi markaların Android tabanlı ürünleri kopmuş gitmiş. Ziyaret ettiğim mağazalardaki satış elemanları dakikalarca özelliklerinden bahsediyor ve hala anlatmadıkları özellikleri kalıyor. Ancak bu markaların bendeki imajı yerlerde sürünüyor hele LG marka hiçbir şeyi evime sokmam. Apple ise başka bir alem. Bence bu üst segmentte bambaşka bir yerdeler. Gönlümün bir yerlerinde Blackberry vardı ama kime dokunduysam şarj konusunda bin ah işittim. Nokia'lar ise ayrı bir komedi. Çok güzel donanm özellikleri olan modellerin üzerinde acayip bir işletim sistemi olunca akıllı telefonun aklının bir kısmı devre dışı kalıyor. Anlayacağınız işler karışık. Bana sorarsanız bu tarz bir cep telefonu alacak olsam gider iPhone alırım.

Zaten 1.000TL seviyesinde bir cep telefonu almak yerine basit bir telefon ve bir netbook kullanmak benim için daha mantıklı. Aslında fena olmayan bir telefon artı bir netbook ile yeni nesil bir akıllı telefonun fiyatı aynı.

İşin içine girdikçe hemen her alanda olduğu gibi cep telefonu konusunda da fanatizm var. Herkes kendi kullandığı telefonun üstünlüklerinden bahsediyor. Benim tespitim gerçekten özelliklerine dikkat edip telefon alanlar hariç iPhone alamayan bir çok insan, iPhone düşmanı oluyor. Android konusunda bilinçli kullanıcılar cinnet geçirmiş durumdalar, yeni işletim sistemi eski modellere uygulanamıyor(muş) ve erken davrananlar bir çok özellikten eksik kalıyorlar(mış)

Altı üstü telefonla konuşacak bir insan için -yani ben- durum karışık..

Sonunda bir teknoloji markete girdim. Bayan bir reyon görevlisi sağolsun benimle ilgilendi. İstediğim şeyi çok iyi bildiğimden bir anda özellikleri sıraladım. Şöyle bir şey demiş olmam lazım...

-Cep telefonunda tek yaptığım şey konuşmak. Ekranı büyük olsun. Daha doğrusu ekranı küçük olsa da, yazıları büyük olsun. Telefona bir giriş yaptığımda "Z" harfini yazabilmek için 5 kere aynı tuşa basmayayım. Dokunmatik ekran istemiyorum. Kamera kalitesi umurumda değil. Wi-fi'si olursa iyi olur. Üzerinde Opera tarayıcı olsun yeter. Olmaz ise sağlık olsun. Şarjı bir günde bitmesin.

Kızcağız halime acımış olacak ki, reyondan tek bir telefon çıkarttı ve "beyefendi tam istediğiniz şey bu" dedi. Bu kılıksız telefona içim hemen ısındı.

Nokia C3-00. Bu tam anlamıyla yarım akıllı bir telefon hatta belki yarım akıllıdan bile daha azı... İşletim sistemi Symbian. Telefon için yazılmış doğru düzgün uygulama -moda ismiyle apps- yok. Üzerinde gelen yazılımlara vakit geçirmelisiniz. Fazlasını boşuna aramayın. Gayet güzel benim açımdan. Kamerası 5 sene önce kullandığım telefonlarla aynı kalitede. Menüleri gayet basit. Menülerde özelleştirme filan yapılamıyor. Telefon kafasına göre takılmak üzere tasarlanmış. Belki de en akıllı telefon budur. Baksanıza "sanal zeka"sı var:)  Parmakları ince olanlar için klavyesi geçer not alır. Wi-fi bağlantısı ise başarılı. Telefonun kendisi de sağlam sayılır. Daha bir ay olmadan 3 kere düşürdüm ona rağmen çalışıyor. Ben aldığım zaman fiyatı 250TL civarındaydı. Yarım akıllı bir telefon için gözden çıkartılabilecek bir tutar.

Telefonlara bakış açınız benim ki gibiyse bir göz atın derim...

Pena Sanatı



Tamam bunlar tam anlamıyla müzik enstrümanı kategorisinde değiller ama onlar olmadan gitar çalmak zor iş. Bugün aklınıza gelen hemen her türden pena bulmak mümkün ancak ben bunları özellikle çok sevdim.

Lego Plak Kapakları: Motörhead - Ace Of Spades



Çok hoşuma gitti bu kapak. Motörhead'in 1980 yılında yayınlanan dördüncü albümü "Ace Of Spades" çok sevdiğim bir albümdür. Albüme ismini veren "Ace of Spades" şarkısı tam gaz şarkısıdır. Motörhead'çe aşk şarkısı "Love Me Like a Reptile" ilerleyen dönemlerde bol bol tshirt'lerde gördüğümüz "Live to Win" (aslında Born to Loose, Live to Win şeklinde) dillere marş olan "The Road Crew" ile albüm unutulmazdır. Lego kapağı da başarılı olmuş :)

Palmer 2.5



Sizlerle daha önce burada Palmer diye bir pikap üreticisinden bahsetmiş ve Model 3 pikaplarının resimlerini paylaşmıştım. Bu kez aynı firmanın Model: 2.5 modelinden fotoğraflar var sırada...



Stüdyoda Dans Edilir Mi Hiç?

Slapp Happy Henry Cow Desperate Straights LP



Henry Cow ve Slapp Happy albümlerinde bir şeyler karalamak her zaman zordur... Aslında "Desperate Straights"ten bahsedeceksek durum biraz daha karışık. Aslında bu albümü çok rahatlıkla Slapp Happy hanesine yazabilmek mümkün. Zaten albümde ilk önce onların ismi yazılmış. Sonuçta bestelerin çoğunluğu bu ekibe ait. Aslında bu albümün yapısı biraz farklıdır. Bir şekilde pop müzikten progressive rock'a oradan da avant-garde'a uzanan bir yapısı var. Şarkılardaki düzenlemeler ve aranjmanlar akıllara durgunluk verecek türden. Albümdeki şarkılar şu şekilde;

A Yüzü
"Some Questions about Hats" (Moore, Blegvad) – 1:49
"The Owl" (Moore) – 2:14
"A Worm is at Work" (Moore, Blegvad) – 1:52
"Bad Alchemy" (Greaves, Blegvad) – 3:06
"Europa" (Moore, Blegvad) – 2:48
"Desperate Straights" (Moore) – 4:14
"Riding Tigers" (Blegvad) – 1:43

B Yüzü
"Apes in Capes" (Moore) – 2:14
"Strayed" (Blegvad) – 1:53
"Giants" (Moore, Blegvad) – 1:57
"Excerpt from The Messiah" (Handel, Blegvad) – 1:48
"In the Sickbay" (Krause, Blegvad) – 2:08
"Caucasian Lullaby" (Cutler, Moore) – 8:20



Slapp Happy ekibi (Peter Blegvad, Anthony Moore ve Dagmar Krause) bazı albümlerinde pop müziği oldukça sürrealist bir bakış açısıyla ele alır ve müziği bambaşka noktalara getirir. Bunda grubun kurucusu aynı zamanda bir ressam olan )plak kapağını da o tasarlamış zaten) Peter Blegvad 'ın etkisi büyüktür herhalde. Henry Cow ise belki beste yapıları açısından Peter Blegvad ve Anthony Moore kadar etkili değildi ancak iş bir şeyler anlatmaya geldiğinde topluluk çok cesurdu. Aslında açık açık belirli bir politik söylemleri vardı ve bunu gizlemek gibi bir düşünceleri yoktu. Aslında bu iki topluluğun müzik kariyeri birbiri ile paralel ilerliyordu. Albümlerde ortaya çıkan bu birliktelik farklı müzik türlerinden yoğun bir etkileşimi bir potada eritmek açısından çok ilginçtir. Bir tarafta sürrealist yaklaşımla ortaya çıkan dönemin popüler müziğinden oldukça ayrık bir tür, bir yandan Alman müziğinden etkileşimler, Bartok gibi ilerici bestecilerden esintiler ile ortaya çıkan müzik bu dönem için bile oldukça yenilikçi sayılır.

Albümde Slapp Happy ve Henry Cow ekibine ek olarak çok sayıda konuk müzisyende var. Albümde Dagmar Krause'nin hastalıklı vokalleri atmosferi çok farklı yerlere taşıyor. Krause bu albümde vokal tekniğinde farklı bir adım atarak, vokallerinde sertleşme ve dikleşmeler gerçekleştirmiş. Bunun sebebi Krause'nin içerisinde bulunduğu durum ile alakalı sanırım. Politik olarak keskin çizgilerden etkilenen Krause, bu albümün ardından Happy Slapp projesinden ayrılıyor. Zaten "In Praise of Learning"de bu durumu rahatlıkla görmek mümkün...



Açık konuşmak gerekirse bloğumda tanıttığım bir çok albüme göre dinlenmesi sabır gerektiren bir albüm. Arada sırada bu tarz topluluklardan bahsetmemin sebebi, ben nasıl bunları bazı arkadaşlarımdan duyup sevdiysem, belki benim sayemde birileri tanır ve sever dememdir. Bu albümleri internetten bulabilmek kolay değil hatta bazıları için ciddi açık arttırmaları göze almak gerekiyor.

Plakla uğraşma istemeyenler Recommended Records'un yaynladığı özel kutu setine göz atabilirler. Ondan da şurada bahsetmiştim. Ancak o günden bugüne muhtemelen kısıtlı sayıda basılan bu setin fiyatı da yükselmiştir. Günümüzde tüm bunların çaresi var.

Yine HP Servisi Yollarındayım!

HP ile inişli çıkışlı bir ilişkim var. Bazen senelerce sorunsuz çalışan ürünler yapıyorlar. Bazen de aldığınız anda elinizde patlıyor HP ürünleri. Artık kısmet mi, şans mı bilemiyorum. Geçmiş yıllarda aldığım Pavilion DV6-1020et modeli dizüstü bilgisayarım geçtiğimiz haftalarda bozuldu. Bu cihazı çok severek almıştım ve doğruyu söylemek gerekirse neredeyse 3 senedir tepesinden hiç kalkmadım. Verdiğim parayı sonuna kadar hak etti.

Cihazı alıp servisin yolunu tuttum. Genelde yeni bir bilgisayar almak servisle uğraşmaktan çok daha ucuza mal olur. Ancak bilgisayarımı sevdiğimden gönlümden yaptırmak geçti. Servis arızayı kısa sürede buldu; makinenin hard disk'i bozulmuş. Bir birim hard disk için 3 birimde işçilik ödeyerek bilgisayarı kısa sürede tamir ettiler. Bu kez serviste gayet güleryüzle karşılandım. Tamiratın her aşamasında bilgi verildi. Olması gerektiği gibi...

Her zaman söylüyorum servis kalitesi bence reklamlardan çok daha etkili bir pazarlama aracı. Geçtiğimiz sefer çok kızmıştım HP'ye, bu kez gönlümü aldılar. Yaşadığım olumsuzlukları yazdığım gibi olumlu şeyleri de yazmalıyım diye düşünürüm hep. Bu sefer artı puanlar HP'ye gidiyor.

Selama Selam Göndermek!



Radyo Babylon'da her Çarşamba akşamı saat 22:00 ile 23:00 arasında sevgili Reha Arcan Cosmictones isimli bir program yapıyor. Tahmin edebileceğiniz gibi program son derece ilgi çekici. Hemen programın tanıtımını ekleyeyim; "Reha Arcan ile Free Jazz, tonal ve atonal dünya arasında gel gitler. Müzikte rastlantılar, tekrardan sıkılanlar..." Hal böyle olunca her türden absürd albümü dinleme şansınız(mız) oluyor. Reha bu hafta programını Tim Berne, Jim Black, Nels Cline ortak çalışması "The Veil"e ayırmış. Bende geçenlerde albümle ilgili bir eleştiri yazısı yazmıştım. Okumak için sizi buraya alalım. Denk geldik...

Reha programdan bana selam göndermiş. Bende buradan bir selam edeyim...  Radyo Babylon'a ulaşmak için ise buraya tıklayabilirsiniz...

Yeni Plaklar Yeni Plaklar Sonu Yok Bunun!



Bu haftanın bonusu Peter Brötzmann'ın "Machine Gun" plağı oldu. Buradan bir kez daha Michael Lavorgna'ya selamlar..

Lego Plak Kapakları: Kaiser Chiefs



Bu kez konuğumuz İngiliz Kaiser Chiefs'im 2007 yılı albümü Yours Truly, Angry Mob albümü. Yukarıda Lego versiyonunu, aşağıda ise orijinal kapağı görebilirsiniz. Bana kalırsa lego kapak çok daha keyifli...

Micro Seiki Coşkusu!



Sizlere geçtiğimiz haftalarda ya bloğumda yada Stereo Mecmuası forumlarında bazı Micro Seiki ürünlerini kurcalayacağımdan bahsetmiştim. Aslında Micro Seiki'lerin yanında bayağı bir şeyler kurcaladım ama ilk önce meraklısına hitap edecek Micro Seiki fotoğraflarını paylaşayım ve bir kaç kelam edeyim dedim...

Fotoğrafları dikkatlice inceleyen okuyucularım, ortalıkta bir yanlışlık olduğunu düşünebilirler. Pikap üzerinde Luxman PD-441 yazıyor olsa da, pikap aslında bir Micro Seiki alamet-i farikası. Pikaplara biraz ilgisi olanlar aslında pikapların tarihçesine biraz ilgisi olanlar Japonların efsanevi firması Micro Seiki'nin bir çok efsanevi Japon pikabında parmağı olduğunu bilirler. 1978 ile 1980'li yıllarda üretilen Luxman PD-441'in bir de büyük kardeşi var; Luxman PD 444. Bu pikabın en önemli farklılığı ikinci kol takılabilmesi için pikabın yatay ekseninin bayağı büyütülmüş olması...  Sevgili Aytaç Ünal'ın sahip olduğu pikap, 30'lu yaşlarında olmasına rağmen mükemmele yakın durumda..



Analog sistemin asıl ilgi çekici bileşeni fotoğraflarını gördüğünüz Micro Seiki MA-505 kol. Bu kol zamanının çok ötesinde bir zihniyetin ürünü bence. Hassasiyet neredeyse mükemmel, işçilik birinci sınıf, performans ise zamana meydan okuyan cinsten. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? Aslında daha fazlasını bile söyleyebilirim. Kol için özel Micro Seiki headshell'inde bulunduğu bir dizi yedek parça Japonya'dan getirilmiş ve ortaya ağzımı sulandıran bir görüntü çıkmış. Kol üzerine Goldenote Babele iğneyi geçici olarak takıp bayağı bir plak dinledik. Dinleti ile ilgili şimdilik yazmayacağım. Tüm sistemin fotoğrafları ile birlikte yayınlayacağım..

Şimdilik analog setup'ın fotoğraflarını yayınlayayım.. Aşağıdaki fotoğraflara tıklayınca büyüyorlar...


Bu yazıyı bitirmek için söyleyebileceğim tek şey; "adamlar yapmış be"

Palmer 3 Pikap



Geçenlerde hiç duymadığım bir pikap üreticisinin ürünlerini görünce biraz araştırayım dedim. İskoçya kökenli bir tasarımcının ürettiği Palmer pikapları kendisine özgü bir kullanıcı kitlesine sahip. Yüksek ahşap işçiliği ile dikkat çeken pikaplar son derece şık. Teknik olarak olağanüstü gözükmeseler de, ilginç oldukları da kesin. Firmanın model:3 ve model:2.5 kodlarına sahip iki ürünü var. Burada gördükleriniz model:3'ün fotoğrafları...

Tim Berne, Jim Black, Nels Cline - The Veil CD



New York avant jazz sahnesinin üç önemli figürü Jim Black, Nels Cline ve Tim Berne bir arada. Bu üç önemli müzisyen birlikte BB&C trio'sunu oluşturmuşlar. Tahmin edebileceğiniz gibi ortaya çıkan iş son derece ilginç. Saksafon başta olmak üzere üflemelilerde Tim Berne, elektrik gitarda Nels Cline, davulda ve bilgisayar efektlerinde Tim Berne aslında bilindik isimler. Onları çok farklı projelerden tanıyor olabilirsiniz. Deneysel rock, progressive, caz hatta heavy metal dinleyicileri bu isimlerle denk gelmiş olabilirler. Bu üçlünün debut albümü bazı yorumcular tarafından kakafoni olarak tanımlanmış ancak farklı tarz bir kakafoni. Ancak bu yorumcuların halt ettiğini söylemem mümkün.

Albüm elime geçtiğinde -ki burada Yeşim Hanım'a bir selam göndermek farz- dinlenecekler bölümüne koydum. İlk adımda BB&C ismi bende pek bir şey ifade etmedi. İlerleyen günlerde dinlenecekler bölümünden albümler seçerken albümün arka kapağını gördüğümde irkildim. Koskoca harflerle Jim Black, Nels Cline ve Tim Berne isimlerini görünce albüm hızlı şekilde CD çaların içerisine girdi.

The Veil, bu üçlünün 2011 yılı albümü. Pek bilinmedik bir plak şirketi olan Crypto Gramophone'dan yeni yayınlanan albümün yanında plak firmasının kataloğunda çok garip isimler var. Bir ara mercek altına almak lazım. Neyse gelelim süperstar üçlümüze.

Albüm "Railroaded" şarkısı ile fırtına gibi açılıyor. Bu noktada her üç müzisyenin geçmişte kurdukları veya parçası oldukları son derece az bilinir topluluklar insanın aklına geliyor hemen. Özellikle Nels Cline'In gitar tonları ölümcül. Aslında Wilco topluluğunun kurucularından olan Cline'ın çok enteresan projelerde de parmağı olduğundan deneysel hemen her tarzda çalabilme yeteneğine sahip. Saksafoncu Tim Berne ve davulcu Jim Black'in geçmişlerinde de acayip deneysel topluluklar var. Bu üçlünün bir araya gelmesiyle ortaya ne çıkar derseniz, cevabı “Railroaded” şarkısı. Çok fena!

Impairment Posse şarkısında -ki ikinci şarkı- kontrolü Tim Berne alıyor ve işler bir anda değişiyor. Albümde hemen her şarkıda saniye saniye izlenen yol değişebiliyor. Unutmadan şarkı listesini vereyim;

1. Railroaded 6:11
2. Impairment Posse 3:37
3. Momento 6:05
4. The Barbarella Syndrome 9:32
5. Dawn Of The Lawn 5:50
6. Rescue Her 8:30
7. The Veil 5:23
8. Tiny Moment Pt. I 5:01
9. Tiny Moment Pt. II 8:17



“Momento," ise ayrı bir alem bilgisayardan yükselen sıfır ve birlerden oluşan gürültü eşliğinde modifikasyona uğramış tenor saksafon karanlığın notalarını çalıyor. “The Barbarella Syndrome," ise ayrı bir alem. Arka tarafta davul inişli çıkışlı yollardayken önde gitar ve saksafon birbiri ile savaşıyor. “Rescue Her" sanki sevgili eşim için yazılmış. Albümü beraber dinleme başladığımızda bu şarkıya kadar dayanabildi. Ancak albümün asıl bombası iki bölümden oluşan iyaklaşık 14 dakikalık “Tiny Moment," Bu çok ilginç bir parça. Ritm zaman zaman durma noktasına gelse bile iyi müzisyenlerin minimal alanlarda ne kadar ilginç kompozisyonlar ortaya çıkartabildiğini gösteriyor. Nels Cline bu alanda tam anlamıyla bir uzman. Cline ile birlikte Jim McAuley ve daha sonrasında Rod Poole mikrotonal emprovizasyon denilen türde çok ilginç çalışmalar yapmışlardı. Şimdi bu alana BB&C'de el atmış görülüyor. Sonuç mükemmel...

Gelelim son sözlere, bu albüm ülkemize gelmiş durumda. Eğer yukarıda saydığım müzisyenler sizleri heyecanlandırıyorsa ne yapın edin edinin. Albüm, Equinox Müzik tarafından ülkemize getirilmiş. Aman dikkat gözden kaçmasın!

Ekonomi, Hi-fi, Müzik ve İkilemler!



Son dönemlerde hi-fi dünyasında daha doğrusu hi-fi dünyasının kullanıcıları arasında bir devinim başladı. Çevremden gördüğüm kadarı ile bu devinim biraz zorunlu. Son yıllarda özellikle kredi kartlarında isteyerek veya istemeyerek yapılan harcamaların dozajının birazcık kaçması sonucunda oluşan ekonomik darboğazlar bu hareketliliğin bir sebebi gibi gözüküyor. Bir kısım dostlarda da hobiden sıkılmışlık var.

Geçmişte, turkeyforum günlerinde bazen birbirimize girerdik. Konu hi-fi'nin ne olduğu konusuydu. Aradan geçene seneler boyunca bende bir çok şey öğrendim. Hi-fi herkes için farklı anlamlara sahip. Bazıları için müzik dinlemek için bir araç, bazıları için bir hobi, bazıları için vakit geçirmek için bir araç, bazıları için ego tatmin alanı, bazıları için sosyal statü, bazıları için ise bir oyuncak. Bunlardan hangisi doğru hangisi yanlış bilmiyorum. Aslında ortada yanlış veya doğru olan bir şey yok. Hemen her hobi gibi hi-fi'ye ne olarak bakıyorsanız sizin için anlamı odur. Öyle veya böyle hepimizi bu hobiye bağlayan bir şeyler var. Amaç ne olursa olsun. Bu sayede belki de binlerce kişi aynı konulardan bahsediyoruz.

Son ekonomik durumları göz önüne alarak birkaç tavsiyem olacak...

Ne olursa olsun arşivlerinizi elden çıkartmayın. Cihazlar gelip geçer, yarın öbür gün bir şekilde yerlerine yenileri hatta çok daha iyileri gelebilir. Ancak arşivlerinizi ilk adımda elden çıkartmayın. Özellikle plak toplayan dostlarım, son dakikaya kadar, dayanabildikleri yere kadar arşivlerini ellerinde tutsunlar. Tabii ki, gereksinimler ağır basınca arşivlerde elden çıkartılabilir ancak cihazlarınıza öncelik vermeye çalışın. Cihazların yenileri gelir, plakların yenileri gelir mi gelmez mi bilemiyorum...

Ödeyemeyeceğiniz tutarlardaki cihazlara yatırım yapmayın. Bugün forumlar, bloglar ve her türden web sitelerindeki fotoğraflara ve yazılara baktığınızda insana bir satın alma isteği geliyor. Özellikle genç okuyucularımı çok iyi anlıyorum. Ancak şu dönemde çalıştığımız işlerin, yaptığımız projelerin ve diğer ekonomik konuların hiçbir garantisi yok. Lütfen yatırımlarınızı yaparken olası bir terslik durumunda sizi zorlamayacak ekipmanlara yatırım yapın. İmkanınız yoksa high-end vesaire konularına kafayı takmayın. Karşınızdaki cihazlar dünyanın en nadir bulunan cihazları da olsa, keyfiniz yerinde olmadıktan sonra neye yararlar.

Fazla al sat yapmayın! Son yıllarda ikinci el pazarımız pek renkli. Akla hayale gelmeyecek cihazları ikinci el pazarında görebiliyoruz. Ancak son dönemlerde ikinci el pazarının genişlemesi fiyatlarda bir çok sıkıntı yarattı. Bir çok markanın ürünlerine talep yok denecek kadar az. Yani al sat ile sistem değiştirirken çok zarar etmeniz olası. İyi karar verip, iyice araştırıp yatırım yapın. Dönem al sat ile para kaybedilecek bir dönem değil. En azından şimdilik.

Alacağınız sistemi mutlaka dinleyin. Stereo Mecmuası forumlarında veya yazılarımda her zaman en iyi kararın ancak hedef cihazların dinlenerek verileceğini yazıyorum. Göreceli olarak giriş seviyesi bir sistem almaya karar verdiğinizde bile vakit ayırıp dinleti yapın. Bugün ülkemizdeki hiçbir satıcı sen ucuz bir sistem alacaksan ben sana bunu dinletmem demeyecektir. Bu kültür ülkemizde oturdu artık. Gidin alacağınız sistemi veya almayı düşündüğünüz cihazları dinleyin. Göreceli olarak ucuz bir sistem almak ayıp bir şey değil. Az veya çok biliyor olmak da ayıp değil. CD'lerinizi yanınıza alıp cihazları dinleyin. Hata yapma şansınız azalır. Hem moral hemde ekonomik olarak kayıplarınız azalır.

Son dönemlerde ikinci el pazarında bazı tatsız olaylar duyuyoruz. Özellikle ikinci el alım yapacak dostların, forumlara göz atmasını tavsiye ederim. Sıkıntılı alışverişlerle ilgili yazılan çizilenler sizlere bir fikir verebilir.

Son dönemlerde kur dengelerinde oynamalar var. Yakın gelecekte özellikle Avrupa ekonomisinin ne olacağı belli değil. Ne yapın edin yabancı paralar ile borçlanmamaya çalışın. Kendinizi hobi uğruna borç batağı içerisine sokmayın. Küçük bir müzik seti ile mutlu olabiliyorsanız veya bu dönemde mutlu olmak zorundaysanız, keyfinize bakın. Bugün hiçbir forum veya dijital platformda senin sistemin giriş seviyesi diye kimsenin yargılandığını görmedim. Az bildiği içinde.

Hepimiz bu hobiye pek bir şey bilmeden girdik ve bazı şeyleri yavaş yavaş öğrendik. Zaten aslında bu hobide çok büyük gizemler yok. Bir sistem kurup, evde mutlu olmak var. Bu yüzden kafanızdaki soruları insanlarla paylaşın. Belki düşünceleriniz değişir.

Aklıma geldikçe eklemeler yapacağım...

Henry Cow Plaklarım Tamamlanıyor



Henry Cow plaklarım yavaş yavaş tamamlanıyor. Yavaş yavaştan ziyade kağnı hızında demek daha doğru olur. Geçmiş aylarda 1974 albümü "Unrest", 1975 albümü "In Praise of Learning"i bir şekilde edinmeyi başarmıştım. Son olarak "Desperate Straights"te arşive katıldı. Aslında "In Praise of Learning" benim en sevdiğim Henry Cow albümü ancak bu üç albüm aslında birbirinden güzel. 1975'de yayınlanan iki albümde de "Slapp Happy" ekibi de var.

Fokker Dr-I Yeniden Uçacak Mı?



Bloğumu takip edenler maketçilik ile birazcık -ucundan köşesinden- alakam olduğunu biliyorlardır. En sevdiğim maketlerimden bir tanesi geçtiğimiz senelerde babamın gazabına uğramıştı. Aslında adamcağız istemeden uçağa çarpınca uçak yüksekten düşerek dağılmıştı. Böyle durumlarda eğer bulunuyorsa maketten bir tane daha alıp yapmak en iyisidir. Çünkü plastik maketlerde hasarları gidermek biraz zordur. En azından benim için öyle. Bu aralar biraz vakit bulup Fokker Dr-I savaş uçağımı onarmaya başladım. Kayıp parçaların yerine yenilerini üretmek biraz zorlu bir süreç ama tekerlekler hariç restorasyon bitti sayılır. Benim kızıl baron veteran olunca kırmızı boyayı biraz eskittim. Durum fena değil.

Bu düzelteme çalışması maketçiliğe olan özlemimi gidermedi...  Aslında yavaş yavaş yeniden başlayayım mı diye devinmiyor değilim. Bu durumda SM projesini ciddi şekilde rafa kaldırmak gerekebilir. İkisine ve diğer hobilere vakit ayırmak neredeyse imkansız.. Zaten günler geceler yetmiyor, bir de buna başlarsam iyice zorlanırım herhalde.

Pazar Sineması: The Ghost Train (1941)



Uuzn bir süredir Pazar Sineması bölümüne bir şeyler eklememiştim. Bu hafta 1941 yapımı "The Ghost Train" filmini sizlerle paylaşmak isterim. Film, İngiliz yönetmen Walter Forde tarafından çekilmiş. Aslında 1923 yılında Arnold Ridley tarafından yazılmış bir senaryonun bir uyarlaması. Film bir yanıyla gerilim filmiyken bir yanıyla komedi unsurları da içeriyor. Film ıssız bir tren istasyonunda kısılıp kalan bir grup yolcunun hikayesini anlatıyor.

Filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz. Filmin telif hakları artık ortadan kalktığından bir çok dijital kütüphanede bulabilirsiniz.

Proclaim Audio Works DMT-100



Proclaim Audio Works, Amerikalı bir hoparlör üreticisi. Şimdiye kadar yaptıkları en dikkat çekici hoparlör DMT-100. Yukarıda fotoğrafta görülen bu hoparlörün hemen her renkte üretilebilme seçeneği mevcut. Evinizin yapısına, dinleme odanızın boyutuna göre veya keyfinize göre hoparlörleri istediğiniz gibi ayarlayabiliyorsunuz. Turuncu renk çok güzel olmuş ve sanki pop-art galerisinden çıkmış gibi bir tasarım. Evime alıp koymam, orası ayrı....

Modern Retro: Sound Performance Lab- Phonitor



Arada sırada kulaklık dünyasının son dönemlerde altın dönemlerini yaşadığını yazıyorum. Hal böyle olunca kulaklıklarla ilgili ürünlerin üretimi de hız kazanmış durumda. Bir çok kişi sahip olduğu müzik çalarların mini jack çıkışlarına kulaklıklarını bağlayarak müzik dinliyor olsa da, pazarda özel cihazlara da ihtiyaç var. Geçtiğimiz günlerde Stax Kulaklıklar ile alakalı bir kaç şey karalamıştım. Tıpkı oradaki gibi özel kulaklıklar için özel kulaklık amplilerine ihtiyaç var. Alman Sound Performance Lab firmasının Phonitor isimli ürünü dikkatimi çekti. Kulaklığınızın tüm ayarlarını yapabilmenize imkan veren bu cihaz muhtemelen çok pahalıdır ancak retro tasarımı çok hoşuma gitti. Belki bir yerlerde denk gelirim....

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...