Bilgisayar Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bilgisayar Dünyası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Eyyyy Netflix


Yaş ilerleyip belirli bir maddi imkana ulaşınca insan sevdiği şeyleri uğraşmadan yapmak istiyor. Gerekirse alacağınız hizmet için belirli bir miktar para ödemeyi de kabul edebiliyorsunuz. Amerika'dan çıkarak dünyayı değiştiren bir firma Netflix. Televizyon alışkanlıklarını kökten değiştirdiğini kabul etmek lazım. Yıllardır Netflix hizmetlerini ağzımızdan sular akar halde takip ediyorduk. Hatta birçok insan VPN kullanarak üye olmayı başarmıştı. Geçtiğimiz sene Netflix Türkiye'ye giriş yapınca birçok insan gibi bende heyecanlandım.

Televizyon ile alakası olan birisi değilimdir. Dizi filan seyretmekten pek hoşlanmam. Eğer imkanım varsa yayını sona eren dizileri seyretmeye çalışırım. Netflix benim için birkaç belgesel hariç zaten çok cazip değil idi. Örneğin Ken Burns belgesellerine özel ilgim var. Bazıları Netflix'te mevcuttu. Hoş belgesellerden en dikkat çekeni "Jazz" idi, o da Netflix'te yok zaten. Allah'tan DVD setini alıp arşivime koymuşum :)

Seyretmekten keyif aldığım filmlerin neredeyse tamamına yakınının DVD veya VHS'si var zaten elimde. Olmayanlarda telifleri ortadan kalkan 1940'lardan filmler. Birçok arşiv sitesinde mevcutlar. Evde Netflix kullanıcısı olan eşim...


Ben geçen akşam Blade Runner filmini seyretmek istedim. Yeni filmin fragmanını görünce gaza geldim biraz. DVD'yi bulamayınca eşim gel Netflix'te açayım sana dedi ve sonuç hüsran. Böyle bir klasik film arşivinde bulunmuyorsa o platform çöptür benim için.. Neyse DVD'yi buldum bir şekilde seyrettim..

Ertesi gün sohbet arasında, eşimde Netflix'ten memnun olmadığını takip ettiği dizilerin güncel bölümlerinin bir türlü gelmediğini ve hemen her platformda bulunduğunu ama adamların kendi dizilerini bile Türkiye'de geç yayınladığını söyleyince, iptal edelim dedik.

Yazılım çok güzel. Her türlü cihazdan kontrol etme şansınız var. Fiyat konusuna bir şey diyemeyeceğim ama bana makul gibi geliyor. Sorun şu ki, evde Netflix olmasına rağmen hala malum ortamlar ile işimiz oluyorsa, ben ne anladım bu işten...




Atari: Game Over


2014 yılında yayınlanan bir belgeselden bahsedeceğim sizlere. Atari: Game Over. Belgeselin asıl konusu şu şekilde; Atari 2600 için üretilen "E.T. the Extra-Terrestrial" oyunun firmanın batmasına yakın bir döneme denk gelmesi ve oyun kartuşlarının Amerika'nın ücra köşesinde bir çöplük alanına gömülmesi. 2000'lerde birileri bu olaya takıp oyun kartuşlarını aramaya başlar ve eski resimlerden çöplükte gömülmüş olabileceği yeri belirlerler. Belgesel bu kazı hikayesini anlatıyor. Bunun yanında Atari'nin doğuşu ve batışı da anlatılmış.

Bu mevzuu aslında uzun yıllar şehir efsanesi olarak kulaktan kulağa yayıldı. Milyonlarca oyun kartuşunun gömüldüğüne inanılıyordu. Bu arada insanlar Atari'yi "E.T." oyunun kötü olması dolayısıyla battığını düşünüyor. Hatta çoğu zaman "E.T." tüm zamanların en kötü oyunu olarak gösterilir.

Bana sorarsanız "E.T." kötü bir oyun değildi Atari 2600 standartlarında. En azından daha kötüleri vardı. Bu belgeseli seyredince tüm bu şehir efsanelerinin gerçeklerini öğrenme şansınız var.  atari 2600 lafı bile içinizde bir kıpırdanma yaratıyorsa mutlaka seyredin derim...

Steven Levy Hackerlar ve ODTÜ Yayıncılık


Uzun zamandır bloğuma kitaplarla ilgili bir şeyler eklememiştim. Bu süre zarfında kitap okumadığımdan değil okuduğum kitapların belirli bir alana odaklanmış olması, okuyucuların pek ilgisini çekecek şeyler olmaması  ve çoğunlukla nadir olmaları sebebiyle idi. Malleus Maleficarum'un Cambridge Üniversitesi çevirisi veya Birinci Dünya Savaşı Alman Saldırı Birlikleri: Organizasyonları, Taktikleri, Silahları, Savaş Üniformaları (1) gibi kitaplar benim kendi bloğuma taşıdığım tarzda kitaplar değil. Ha tabii ki farklı platformlarda bu konularda bol bol yazışıp çizişiyoruz ama SM platformu bu işler için uygun değil. Neyse...

Eşim son dönemlerde farklı kitapevlerinden çocuk kitapları alıp bizim ufaklığın ilgisini neler çekiyor diye bakıyor. İlginç bir şekilde ODTÜ Yayıncılık aklına gelmiş veya bir yerlerden duymuş ve bir sipariş hazırlamış. Böyle bir sipariş verileceği araya kendi okuyacaklarını da ekler ve bana da haber verir. Eğer ilgimi çeken kitaplar olursa bende siparişe eklerim ve 1 taşla üç kuş vururuz. Siparişini hazırlayıp, "Hakan,  ODTÜ Yayıncılık'tan istediğin bir şey var mı" deyince biraz şaşırdım. Vallahi ne yalan söyleyeyim ODTÜ Yayıncılık konusunda en ufak bir fikrim olmadığı gibi varolduğunu bile bilmiyordum. Ayıp diyenler olacaktır ama tarih tarafında benim ilgilendiğim konularda herhangi bir yayınları olmadığı için bir yandan da gayet doğal bu cehalet hali(m)....

Hemen şöyle bir "Tarih" bölümüne baktım, ilgimi bir şey çekmedi. Sonra "Bilgisayar" kategorisini gördüm. Kevin Mitnick'in iki kitabının Türkçe'ye çevrilmiş olduğunu gördüm, şaşırdım. Bunları seneler önce okumuştum. Ancak asıl bomba okuma listeme eklediğim Steven Levy'nin Hackerlar kitabı oldu. Yakın zamanlarda eski bilgisayarlara kafayı fena halde takmış bir adamın okuma listesinde bu kitabın olması gayet doğal.


Steven Levy 1951 doğumlu Amerikalı bir gazeteci. Bilgisayar, teknoloji, kriptografi, internet, siber güvenlik ve internette gizlilik üzerine kitapları çok değerli. Levy, uzun yıllar Wired dergisinde kıdemli editör olarak müthiş yazılar yazdı. Meşhur Newsweek dergisinin uzun yıllar teknoloji editörü oldu. Macworld, New York Times, gibi bir sürü dergide yayınlanmış makaleleri var ve bu makaleler gerçekten içi dolu makalelerdir.

Apple firması ve dolayısıyla Steve Jobs ile ilginç bir ilişkisi vardır örneğin. Apple'ı sevdiğini hiç saklamaz. "The Perfect Thing" kitabında "iPod" konusunu bence çok mantıklı şekilde ele almıştır. Bazı eleştirmenler tarafından biraz taraflı bulunmuş bir kitap olduğu söylenir ama "iPod"un müzik endüstrisini kökten değiştirdiğini düşünürsek bence bu eleştiriler bayağı haksız. En azından ben sevmiştim kitabı ve taraflı da bulmamıştım doğrusu...

Neyse 1984'te bilgisayarların günümüzde bildiğimiz ve kullandığımız makinelere nasıl bir adım adım evrildiğini anlatmak için "Hackerlar: Bilgisayarın Devriminin Kahramanları"nı kaleme aldı. Özellikle bilgisayar hackerların "ahlakı"nı ele alıp, o dönemlerde hackerların "yaşamı daha iyi hale getirmek" ve "bilgiyi özgürleştirmek" mücadelelerini anlaşılır bir dille anlattı. Bu kitabın bir özelliği, kitapta adı geçen her önemli isimle röportaj yapıp, 1970'lerin bu müthiş zaman dilimine gerçekten ışık tutmuş olmasıdır.

Kitap, benim gibi bilgisayar meraklılarının elini ayağını titreten IBM TX-0 ve PDP-1 gibi erken dönem bilgisayarların başına üşüşen genç hackerları anlatmaya başlıyor. Arkasından "Spacewar!" gibi tarihi değiştiren oyunlardan, telefon hatlarının manipule edilmesinin hikayesine kadar tüm önemli olaylar son derece akıcı bir dille ve en önemlisi anlaşılır şekilde anlatılıyor. Bu aralar zaten acayip derecede takıntılı olduğum Altair 8800 ile bilgisayarların geniş kitlelere yayılmasından 1980'lerin başlarına kadar önemli olayları ele alıyor.

Yazdığım gibi bu kitap zaten okuma listemdeydi ve Türkçeleştirildiğini görünce balıklama atladım tabii. ODTÜ Yayıncılık, kitabın 2010 yılında güncellenmiş baskısını çevirmiş ve çok hayırlı bir iş yapmış. Güncellemelerde, Bill Gates ve Mark Zuckerberg gibi isimlerle yapılmış söyleşilerden bölümler var. Kitabın çevirisi gayet başarılı ve akıcı. Tabii ki ufak tefek hatalar var  ama konu bütünlüğünü bozan veya göze çarpan bir sorun yok. Çeviriyi yapan Emel Aslan'a kocaman teşekkürler.


Kitabın Türkçe çevirisinin kapağını çok sevmedim. Benim favorim en son baskının yukarıda görülen kapağı. "Hakan Bey manyak mısınız nelere takıyorsunuz"  diyenler olduğuna eminim ama böyleyim ne yapalım :)

Şimdi gelelim işin aksiyon tarafına :) 

Eşim  ODTÜ Yayıncılık'a siparişini verdikten bir gün sonra kargo elimize ulaştı. Bizim ufaklığı uyutup hemen kitabı okumaya başladım. 48. sayfaya geldiğimde kitap bir anda 113. sayfaya geçince bir an aptallaştım sonra da bastım küfrü tabii ki. Yaklaşık 65 sayfalık bir eksiklik söz konusu idi. Kitabın iki bölümü komple eksikti ve kronolojik ilerleyen bir kitapta atlama yapabilmek mümkün değil. Gece yarısı durumu anlatan bir mesaj gönderdim bir kaç tane de fotoğraf ekledim. 

Uzun zamandır büyük internet kitap satıcılarından bir şey satın almıyorum. Kitaba sıradan bir "mal" gibi yaklaşıyorlar ve yaşanan sorunlarda nedense empati yapmak yerine işleri yokuşa sürüyorlar. Ne kredi kartı slibinizi mi attınız, o zaman kitabınız arızalı (evet bunu kulağımla duydum) da olsa değiştiremeyiz gibi saçmalıkları duymanız mümkün. "Nah değiştiremezsiniz" deyince de kızıyorlar bir de.

Aslına bakarsanız hem ben hemde Seçil Hanım, kitapları, kitapçılardan satın almayı severiz. Ancak son yıllarda internet üzerinden satılan fiyatlarla, kitapçılardaki fiyat etiketleri arasında uçurumlar oluşmaya başladı maalesef. İnsanlar tabii ki ceplerini düşünecekler -ki buna bizde dahiliz- ama bu durum o sevdiğimiz kitapçıların kapanmasına veya meraklılara sunabildikleri kitapların azalmasına yol açtı. Her sektörde yaşanan şeyler işte. Ancak işin kötü tarafı internet üzerinden kitap satışının köşe başlarını büyük firmalar tutmaya başladılar ve bir sürü saçmalık ile uğraşmak zorunda kalmaya başladık. Bu yüzden yayınevlerinden alışveriş etmeyi tercih ediyoruz. En azından kitaplarına "mal" gözüyle bakmıyor bir çoğu... 

Bakalım ODTÜ Yayıncılık ile nasıl bir macera yaşayacağız derken, 15-20 dakika sonra bir mesaj geldi. Bu arada saat gece yarısını geçmiş durumda! Can  Bey diye birisinden geliyor; "kusura bakmayın, yarın yenisini kargoya vereceğiz" minvalinde bir mesaj, bizim memlekette alıştığımız bir olay değil. 

Ne kredi kartı slibi isteyen var, kitabı önce geri gönderin, inceleyip uygun görürsek yenisini gönderelim diyen var. Bizim memlekette böyle şeylere alışkın değiliz yahu. Velhasıl kelam Pazartesi günü kitabım elime ulaştı keyifle okudum. Şimdi ikinci tur ayrıntılı okumamı yapıyorum. Teşekkürler  ODTÜ Yayıncılık! 

Benim gibi bilgisayarların geçmişine meraklı herkese tavsiye edeceğim bir kitap. Fiyatı gayet makul, çevirisi gayet başarılı, içerik zaten müthiş. Bu yazıyı yayınladığımda 17TL'nin aşağısına satılıyordu bu kitap ki, hatırladığım kadarı ile İngilizcesi 3 katı daha pahalı olması lazım. Bir de herşeyin ötesinde bir sorun yaşandığında onu çözecek hemde kısa zamanda çözecek birileri var karşınızda. Eh daha ne olsun. 

Ben gaza geldim kitabı satın alacağım derseniz buradan ilgili sayfaya ulaşabilirsiniz. Bu arada çocuğunuz varsa ilgili bölüme de bakmayı unutmayın derim... 


(1) German Assault Troops of World War I: Organization Tactics Weapons Equipment Orders of Battle Uniforms, Thomas Wictor amcanın yazdığı uzuuun bir araştırma kitabı diyebiliriz. Siper savaşı hengamesinin içerisinde karşı tarafa baskın yapabilmek için geliştirilen taktikler ve kullanılan ekipmanlar konusunda merakınız varsa müthiş bir kitap... 

Raspberry Pi Maceraları


Stereo Mecmuası'nın uzun soluklu yazı dizilerinden olan "Raspberry Pi Maceraları"nın ikinci bölümü tamamlandı. İlk bölümde Allo Audio firmasının Boss DAC kartını mercek altına alıp, 5 yazı boyunca kurulum ve optimizasyonları yapmış ve arkasından ses performansını mercek altına almıştık.

Bu defa ise yine aynı firmanın Piano 2.1 DAC ve Kali re-clocker kartlarına bir bakış attık. Yeni seri yazılara buradan ulaşabilirsiniz. Devamı tabii ki gelecek...

Vintage Oyun Konsolu Yapalım: Retropie Kurulumu


Raspberry Pi üzerinde oyun konsolu çalışmalarına devam ediyoruz. İlk olarak RetroPie web sitesine giderek uygun imajı indireceğiz. Uygun imaj derken kullanacağımız Raspberry Pi'ye uygun versiyonu indirmemiz gerekiyor. Bu indirdiğimiz imaj dosyası ekstra bir işletim sistemine ihtiyacı ortadan kaldırıyor. Bu imaj sayesinde mini bilgisayarımız direkt olarak RetroPie  yazılımı ile açılacak. 

İmaj dosyasını indirirken, bu dosyayı SD karta yazabilmek için ise özel bir yazılıma ihtiyacımız var. Aradan onu da çıkaralım. Eğer Windows kullanıcısı iseniz Win32DiskImager programını indirmelisiniz. Mac kullanıcıları Apple Pi Baker yazılımını, Linux kullanıcıları ise komut satırı veya Etcher yazılımını kullanabilirler. Ben Windows kullanıcısı bakış açısından devam edeceğim. İlk olarak buradan Win32DiskImager yazılımı indirelim ve hemen arkasından bilgisayarımıza kuralım. Kurulum saniyeler içinde herşeye “ileri” diyerek bitiyor :)

Kurulumun ardından aşağıdaki görüntü karşınıza çıkacak. Burada kırmızı okla işaretlenmiş yere tıklayacağız.


RetroPie yazılımını indirdikten sonra WinZip veya benzeri bir yazılım ile arzu ettiğiniz bir klasör içerisine açın. Adının sonunda  ".img” dosya uzantısına sahip dosyanız olacak. Bu imaj dosyasını yerleştirdiğiniz klasöre gidin ve “open” “aç” seçeneğini tıklayın. İşlemi doğru yaptıysanız imaj dosyasının adresi çıkmış olacak. Bu işlem sırasında asıl dikkat edeceğiniz şey, "Device" bölümündeki harfin sizin mikro SD kartınız ile aynı olması.

Bunu eğer isterseniz “Bilgisayarım”dan kontrol edebilirsiniz. Çünkü birazdan bu harf ile temsil edilen sürücüyü tamamen sileceğiz ve yeniden formatlayacağız. Kazaran yanlış sürücüyü silmeyin. Aman dikkat. Herşeyden emin olunca 3 ile işaretlenmiş “Write” seçeneğine tıklayınız. Artık kartınız silinecek ve RetroPie yazılımı yüklenecek.


Bu işlem kart hızınız ve kart okuyucunuzun modeline göre biraz uzunca sürebilir. Bekleyişin ardından sonunda SD kartınız hazır hale gelecek ve Raspberry Pi’ye takılacak. SD kartımızı taktığımıza göre artık ayarlarımızı yapmaya başlayabileceğiz... 

Vintage Oyun Konsolu Yapalım 1. RetroPie Nedir? 2. Ön Hazırlıklar 3. Mikro SD karta RetroPie Kuruyoruz 4-


Raspberry Pi Maceraları Devam Ediyor


Stereo Mecmuası'nın uzun soluklu yazı dizilerinden olan "Raspberry Pi Maceraları"nın ilk bölümü tamamlandı. İlk bölümde Allo Audio firmasının Boss DAC kartını mercek altına alıp, 4 yazı boyunca kurulmunu ve optimizasyonlarını yaptıktan sonra ses performansı ile alakalı yazıyı da yayınladım. Ses performansı konusu uzun zamandır merak ediliyordu. Meraklıların ilgisini çekeceğini umuyorum. Stereo Mecmuası'ndaki yazının son bölümüne buradan ulaşabilirsiniz.


Yazıda yazdığım gibi Raspberry Pi Maceraları burada bitmeyecek. Daha bir sürü HAT deneyeceğiz, işin yazılım tarafı var. Anlayacağınız coşku büyük....

Vintage Oyun Konsolu Yapalım: Ön Hazırlıklar


Alışveriş listemiz aslına bakarsanız gayet makul mantıklı bir dip toplama sahip. Tabii ki bize ilk gerekli olan şey bir adet Raspberry Pi 3. Temmuz 2017 itibarı ile Samm Teknoloji firmasından yaklaşık 165TL karşılığında alabilirsiniz. Akabinde bir adaptöre ihtiyacımız var. Bu adaptörlerde 5.0V değerine bakacağız. Bu noktada eğer akıllı telefon kullanıyorsanız onun adaptörünü bile kullanabilirsiniz. Ancak “Pi 3” ile 2.5A bir adaptörün kullanılması tavsiye ediliyor.Eğer arzu ederseniz Raspberry’nin kendi resmi adaptörlerini de kullanabilirsiniz. Gayet kaliteli olan bu adaptörler Temmuz 2017 itibarı ile yaklaşık 41TL’lik bir fiyat etiketine sahipler. Yalnız adı sanı duyulmamış dandik adaptörlerden uzak durmanızı öneririm. Bu adaptörler hiçbir zaman kutularında yazan değerleri vermedikleri için sorun yaşamayın. Adaptör ve bilgisayar işini hallettik :)

Tabii ki kurulum için USB bir klavye ve mouse'a ihtiyacımız olacak. Bunlar sanırım her evde bulunacak şey. Ancak dizüstü bilgisayar kullanıcısı iseniz en ucuzundan birer tane alın geçin. Bunlar haricinde tabii ki, gamepad, joystick tarzı oyun kontrolcülerine ihtiyaç duyacaksınız.


Aslına bakarsanız piyasadaki hemen her USB oyun kontrolcüsünü kullanabilmeniz mümkün. Almışken Logitech F310 tarzı bir gamepad tercih edin. Bunlar haricinde XBox veya Playstation kontrolcülerini de edinebilirsiniz. Canınız ne istiyorsa onu alın.

Ben ise her oyun konsolunun kendi kontrolcüsünün replikasını satın alıp kullanıyorum. Nintendo, Sega vesaire hemen her eski konsolun gamepad'lerinin yeniden üretilmiş versiyonları çeşitli Çin sitelerinde üç kuruşa satılıyor. Bunların biraz daha kaliteli olanları da matah paralar değil. İlk adımda standart bir gamepad ile idare edin, baktınız olaya sardınız sonrasında gamepad işini abartırsınız :)


Hem işletim sistemimizi hemde oyunlarımızı yükleyeceğimiz SD kartı seçerken biraz dikkatli olun. Eğer daha modern konsolların oyunlarını da oynamak istiyorsanız olaylar artık GB boyutlarına geldiğinden kapasite konusunda yüksek mikro SD kartları tercih edin. Mutlaka Class 10 ve üzerinde hıza sahip bir kart seçmenizi de öneririm. Kart satın alırken biraz araştırma yapın ve ihtiyacınıza uygun bir boyut seçin. Ben senaryoya göre 64 veya 128GB boyutlarında kartlar tercih ediyorum. SD karta çok para yatırmayayım derseniz USB bir flash disk üzerine de oyunlarınızı yükleyebilirsiniz. Ben uğraşmak istemediğimden mikro SD kart über allez :)


Bundan sonraki adımlar opsiyonel. Ben "Pi"lerimi her zaman bir kasa içerisinde tutmayı seviyorum. Uzun saatler çalıştırdığım içinde ısınma konusuna biraz önem veriyorum. Kasa olayı son derece bol seçenekli bir dünya. Arzu ettiğiniz tarzda bir kasa satın alıp "Pi"nizi içine gömebilirsiniz. Hem Türkiye'de hemde yurtdışında bol bol seçenek var. 

"Pi"nin işlemci ve kontrolcülerinin üzerine ben genelde birer tane heatsink yapıştırıyorum. Bir işe yarıyor mu derseniz eh işte diyebilirim. Tabii ki, b*kunu çıkartayım derseniz, özel ve büyük heatsink'ler kullanarak ciddi soğutma operasyonlarına girebilirsiniz. Meraklılar  "Pi"lerini su ile bile soğutuyorlar. Şunu söylemek gerekirse  "Pi" çok ısınmıyor ve ciddi bir overclock aralığı olmadığından çok abartmanın alemi yok... İlerleyen zamanlarda bu konuya da el atarız isteyen olursa...


Ben kasaların içine dostlar alışverişte görsün diyerek minik bir fan takıyorum. Bildiğiniz gibi fanların boyutları küçüldükçe gürültüleri artıyor. O yüzden devirlerini düşürebilir veya istediğiniz zaman çalıştıracak bir düzenek kurabilirsiniz. Dediğim gibi bunlar çok gerekli değil. Gün sonunda "Pi 3" adaptör, mikro SD kart ve bir joystick bize asıl gerekenler...



Vintage Oyun Konsolu Yapalım 1. RetroPie Nedir? 2. Ön Hazırlıklar 3. Mikro SD karta RetroPie Kuruyoruz 4-

Vintage Oyun Konsolu Yapalım: RetroPie Nedir?


Beni tanıyanlar eski bilgisayar ve oyun konsollarına meraklı olduğumu bilirler. Bu durum muhtemelen yaştan kaynaklanıyor.  Benim çocuk olduğum dönemlerde teknolojinin son noktası bu cihazlar idi. Ben maceralarıma Atari 2600 ile başladım. İlk çıktığı yıllarda Atari Video Computer System olarak adlandırılan bu oyun makinesinin aslında uzaktan yakından bilgisayar ile alakası yoktu tamamen ev eğlencesine yönelik bir cihazdı. 1970'lerin sonunda ortaya çıkmıştı ama Türkiye'ye ulaşması biraz daha uzun sürdü. Ben Atari 2600 ile denk geldiğimde sanırım ilkokul çağındaydım.Atari'ye daha sahip olamadan Sinclair firmasının ZX Spectrum'u ile tanıştım. Minik harika bir cihazdı ancak en basit oyunu bile oynayabilmek için o küçücük klavyeyi kullanarak kod yazmanız gerekiyordu. Tabii seneler sonra ZX Spectrum ile kullanılabilir kaset bazlı depolama çözümlerinin olduğunu öğrenmiştik ama gençliğimiz sayfalarca kod yazmakla geçti. Ben sanırım en çok Batman oyununu severdim. ZX Spectrum ile oyun konsolundan bilgisayara geçiş yapmıştık tabii..



Daha Sinclair ile yeni yeni birbirimize alışırken Commodore 64 ortaya çıktı. Hayatımın aşkı olan bu makine ile uzun seneler geçirdim. Hala çalışır durumda eksiksiz bir set elimde büyük bir keyifle tutuyorum. Onlarca oyun, yazılan bir sürü kod, basitte olsa yazılan ilk programlar derken C64 beni kendisine aşık etmişti. Kafa ayarı ile senelerce uğraştıktan sonra disket sürücülerin büyüsünü keşfetmek, genişleme kartuşları derken çocukken sahip olamadığım bir sürü ıvır zıvıra da seneler sonra sahip oldum. Bu dönemlerde bir yakın arkadaşımda da Amstrad CPC 464 vardı. O bilgisayara da bayağı hakim olmuştum. O dönemlerin programlama dillerine iyiden iyiye hakim olmaya başlamıştım. Ancak gelin görün ki, seneler sonra üniversite'de okurken -bu arada şaka değil Dokuz Eylül İşletme Bölümü- okulda bilgisayar dersinin basic bölümünde hoca beni bütünlemeye bırakmıştı hatta galiba o dersten geçememiştim. İşin acı tarafı o hocanın bilgisinin çok ötesinde bilgim vardı. Aptalca işler işte...

Bu dönemin arkasından hayatımıza Amiga 500 girdi. Ben Amiga döneminde hala C64 ile takılmaya devam ediyordum. Babama aldırmayı başaramamıştım bir türlü Amiga'yı. Babama göre zaten bir bilgisayar sahibi idik, neden yenisini alalım ki idi herhalde. Zaten bir şekilde iş hayatına erken atılmamın sebebi bu durum olmuştur. Ebebeynlere laf anlatmak kolay değildi hele ki bizimkilere. Kendi paramı kazanıp canım ne istiyorsa satın alabilmenin en iyi yolu çalışmaktı ve çalıştım:) Bu arada o dönemlerde orta direkt tabir edilen bir aile de değildik doğrusu, hatta bayağı varlıklıydık... Neyse Amiga ortalığı kasıp kavururken, eşte dostta haşır neşir olabildim Amiga ile. O dönemlerin ilerisinde ise 90'larda 486 bilgisayarlar ile uğraşmaya başladık. 90'lar benim üniversiteye gittiğim bir yandan da çalıştığım yıllardı. O dönemlerde bilgisayar konusunda acayip şanlıydım. Kuzenim ama ben ona hep ağabeyim derim Yaşarcez'in bilgisayar dükkanı vardı, cebimde param vardı ve istediğim herşeyi alabiliyordum. Voodoo'lar TNT Ultra'lar arkasında da GeForce 256'lar havalarda uçuşmaya başladı...



Bugün bu yazıyı yazarken son derece kuvvetli hatta manasız derece de donanımlı bir bilgisayarda yazı yazıyorum. Hemen her oyunu arzu ettiğim çözünürlükte ve grafik ayarında oynayabilme şansım var. Ancak ne C64 dönemindeki ne de ilk DOS ve arkasından gelen dönemin oyunları kadar zevk alabiliyorum. Bunu bildiğimden zaman içerisinde yavaş yavaş merak ettiğim tüm bilgisayar ve oyun konsollarını topladım. Hayalim bir gün çocuğum olduğunda oturup bu platformlarda birlikte oyun oynamaktı. Ha çocuk o grafikleri görünce "bu ne lan" diyecektir ama hayal işte... Yalnız bir sorun var. Bu cihazları toplamak iyi hoşta, hangi birisini nerede saklayacaksınız. Oyunları muhafaza etmek ayrı bir dert. Bunun haricinde eski tüplü televizyonlar bu bilgisayar ve konsolların en iyi dostu. Modern televizyonlar ile zaten berbat olan grafikler daha da berbat hale geliyor. Dolayısıyla bir veya birkaç tüplü televizyon tutmak zorundasınız. Haydi buyrun Sony FX66 televizyonu depodan evinize tek başınıza getirin. O haftayı bel ağrısı ile geçirirsiniz. Tabii C64'te eski tarz bir Defender of the Crown partisi yapayım derseniz özellikle de kaset kullanırsanız cinnet geçirebilirsiniz. Disketlerde de durum farklı değil. Tabii ki genişleme yuvasına akılan çözümler var ama gün sonunda tüm bu ekipmana harcanan para azar azar toplanıp öyle boyutlara ulaşıyor ki, aklınız şaşar.

Bende bu durumdan bıkıp, C64 sistemimi tamamlayıp benim için kişisel öneme sahip Atari'leri de toplayıp alım konusunu sonlandırdım ki, daha işin Japon konsolları boyut var ki, olayın sonu gelmiyor.

Peki ne halt edeceğiz. Çözümümüz RetroPie isimli bir yazılım. Bu yazılımı çeşitli platformlarda kullanabilmeniz mümkün. Raspberry Pi, ODroid gibi SBC tabir edilen kredi kartı boyutlarındaki bilgisayarlar ve hatta standart bir bilgisayar kullanarak  RetroPie olayına girebilirsiniz. Ben tabii ki  Raspberry Pi kullanacağım....

RetroPie,  EmulationStation, RetroArch ve benzeri bazı projeleri bünyesinde toplayarak Arcade konsol veya klasik bilgisayar oyunlarını oynamanızı sağlıyor. Sistemi istediğiniz gibi özelleştirebilir hatta altta çalışan işletim sistemini bypass ederek direkt olarak oyun konsolu tadında açabilirsiniz. Kısacası RetroPie candır can!

Raspberry Pi Maceraları


Geçtiğimiz aylarda Raspberry Pi SBC bilgisayarlar ile bazı projeler yapacağımdan bahsetmiştim.  Raspberry Pi üzerine takılan HAT adı verilen kartlar konusunda Allo Audio ile devam etmeye karar verdim. Kartlar ülkemize Samm Teknoloji tarafından ithal edilince kolay ulaşılabilir hale geldi ve ilk denemelere başladım. Mecmua tarafında DAC gibi tamamen ses odaklı projeleri yayınlarken, ilerleyen zamanlarda kendi bloğumda RetroPie gibi daha eğlenceli projelere odaklanacağız. Yayınlanan ilk yazı, kurulum konusunda hatta buradan da ulaşabilirsiniz.

Bitcoin, Ethereum ve Alternatif Dijital Para Birimleri


Son 2-3 aydır bilgisayar teknolojisi ile yakından ilgilenen bir insan olarak bana crypto currencies veya yeni nesil para birimleri ile alakalı çok soru soran oluyor. Evde bir sistem kurup mining yani kazma işlemi yaparak para kazanabilir miyiz, nasıl bir yatırım yapmalıyız sorusundan gına gelmiş durumda. Türkiye şartlarında elektrik maliyetlerinin yüksekliği ile bu işlere hiç girmeyin zarar edersiniz. Bu kadar basit...

Olay aslında son derece basit farklı ülkelerdeki sıcaklık değerleri, elektrik birim fiyatı ve donanımların tutarları gibi tüm maliyetler alt alta toplanıp nasıl bir tablo bekleniyor diye araştırma yapmak lazım. Elektrik maliyeti zaten bir nevi sabit sayılır buna kartların veya diğer donanımların arıza yapma sıklıkları ve elde yedek kart tutma maliyeti gibi noktaları da eklemek lazım. Bildiğiniz gibi mining işlemleri için son dönemlerde ekran kartları kullanılıyor. Ancak bu ekran kartları 7/24 çalışmak üzere tasarlanmadıkları için arıza yapma sıklıkları oldukça fazla.

Türkiye'de elektriğin anormal pahalı olması sebebi ile mining işleminin yapılacağı sistemin maliyeti çok yüksek olduğu gibi bir de buna soğutma konusu eklenmeli.  Diyelim ki, bir şekilde mining rig yani kazma işlemini yapacağınız sistemi toparlamayı kafaya taktınız.

Mining için yapılan ilk maliyet artı giderler ile bitcoin ve/veya alt coin borsalarındaki kar-zarar durumunu kıyaslamak. Şöyle ki, mining alt yapısı için 50.000TL para harcadınız. Ayrıca aylık 1.000TL elektrik artı soğutma gideriniz var. Bunlara memlekette tatil sezonu başlayınca hafta sonları elektrik kesintisi sebebi ile oluşan kayıpları, kart arızaları gibi sebeplerle oluşan kayıpları da göz önüne alarak mining ile uğraşmadan direkt olarak Bitcoin satın alıp bunu örneğin Poloniex gibi alternatif borsalarda alt coin ile değerlendirmek daha doğru bir tabir ile bir nevi sanal para borsası ile kıyaslamak önemli bir karşılaştırma verisi ortaya koyacaktır.

Diyelim ki, 1.000TL karşılığı bitcoin aldınız ve bunu alternatif crypto coinlerde değerlendirdiniz. Ay sonunda elde ettiğiniz geliri, mining için yaptığınız yatırımdan elde ettiğiniz gelir ile karşılaştırmanızı tavsiye ederim. İki değer arasında basitçe oran orantı ile anlamlı bir sonuç elde edilebilir.

Şunu da unutmamak lazım herhangi bir ihtiyaç durumunda alt coinlerinizi zarar bile etseniz anında nakite dönüştürebilme şansınız var iken, mining yatırımı kutuları açtığınız andan itibaren hızlıca değer kaybediyor.

Tabii bir de sunu unutmamak lazım sözgelimi 50.000TL'lik yatırım veya harcama giderlerin yanında valör anlamında da size bir maliyet yüklüyor. Örneğin 50.000TL cebinizde dursa aylık elde edebileceğiniz repo, faiz, altın veya döviz kazancınızdan da olmuş oluyorsunuz....

Olayı farklı boyutlardan değerlendirmek lazım... Özellikle genç arkadaşlar için söylüyorum... Gaza gelmeyin. Evet zamanında mining ile para kazanıldı hatta kazandık ancak bugünlerde Türkiye'de bu işlerden anlamlı bir miktarda kar yapabilmek çok kolay değil. Hele ki ev kullanıcıları açısından.

Bir Mouse Tadilatı



Mad Catz kapandı haberinden sonra bir ufak DIY projesi ve aklımdan geçenler..

Mad Catz firmasının R.A.T. serisi mouse'larını bilmeyen yoktur sanırım. Benim bu mouse'lar ile aramda aşk ile kavga arasında gidip gelen bir ilişkim var... Dışarıdan bakıldığında bana sorarsanız​ oldukça agresif gözüken bu mouse'lar özellikle 7 modelinden itibaren elinize tam oturacak şekilde özellestirilebiliyor. Bence muhteşem bir özellik. Ben sanırım ilk çıktığı dönemden beri kullanıyorum. Evimde, bilgisayar çantamda, ofisimde, yazlığımda artı yedek olarak hep bu mouse'tan var...

Tavsiye eder misin derseniz iste orada işin kavga bölümü çıkıyor. Hayır etmem. Neden diye sorarsanız...

İlk revizyonlarında sensor sapıtması ile başlayan süreç, ikinci revizyonda bu sorunun ortadan kalkması ile normale döndüyse de, sıkıntılar bununla kalmadı. Çağdışı hatta ilkel yazılım, arada sırada mouse'un yazılımsal olarak ortadan kaybolması ve takıp çıkartmak gerekmesi, muhteşem yapım kalitesine uymayan switch'ler dolayısıyla çift tıklama gibi bir sürü sıkıntısı var.

Ama Allah var firmanın müşteri ilişkileri müthiş idi. Bendeki mouse'lar cok eski olmasına rağmen hala sarf malzemelerini ücretsiz gönderirler, bir şekilde sorunları çözmeye çalışırlar ama tüm bunlar RAT serisinin problemli olduğunu gerçeğini değiştirmiyor... Eğri oturup doğru konuşmak lazım..

Geçtiğimiz günlerde ilk satın aldığım R.A.T.  mouse'umda çift tıklama sorunu baş gösterdi. İçindeki switch i söküp oynadım ama pek kar etmedi... Böyle olunca switch'leri değiştirmeye karar verdim. Bu beni eski zamanlara götürdü..

Ben yaştakiler hatırlatacaktır. Özellikle C64'lerden itibaren joystick tamiratı hepimizin hayatının bir parçası olmuştur. Atari 2600'lerde joystick'ler nasıl kaya gibi sağlam idiyse, C64 döneminde joystick'lere özellik eklendikçe daha kırılgan olmuşlar ve joystick tamiratı hayatımıza girmişti.

Özellikle Quickshot markasının üst modellerinde yani yaylı ve ses çıkartan versiyonlarında tamirat neredeyse 15 günde bir yapılan bir rutin haline gelmişti. İlerleyen dönemlerde önce büyüklerimiz arkasında da biz çocuklar modifikasyonlara girişip Frankenstein joysyick'ler ortaya çıkartmaya başlamıştık. Vidalar yaylar derken menü de zengindi. Seneler sonra ecnebi arkadaşlarla muhabbet ettikçe onlarında bu tarz işlere giriştiğini öğrenmiştim.

Aradaki tek fark onlar daha iyi performans veya ergonomi diyerek bu modifikasyonları yaparken bizler yokluktan yapıyorduk... ;)

Seneler geçip hayatımıza mouse'lar girince onlarda da binbir türlü sıkıntı çıkmaya başlamıştı. O dönemlerde zaten bu zamanki gibi özel (daha doğrusu oyuncu) mouse kavramı yoktu ama pahalıydılar ve arıza durumda yenisini almak kolay olmuyordu. Tabii ki o dönemlerde birçoğumuz talebeydik ve kendi gelirimiz yoktu...

Üniversite çağında kendi işimi yaparken hafta sonları kuzenimin bilgisayar firmasında çalışırken bir sürü mouse geçti elimden. Bazılarını tamir ettim bazıları ise yapılamadı maalesef. O dönemin üreticileri bu zamanlarda olduğu gibi belirli üreticilerin parçalarını kullanmak yerine kendi parçalarını ürettiği veya ürettirdigi için tamirat en azından yedek parça anlamında kolay olmuyordu ancak bozuk mouse'lardan parçalar toplayıp, şanslıysanız tek bir sağlam mouse ortaya çıkartmak mümkündü...

Bu donemlerde yavaş yavaş Doom ve Quake gibi oyunların yayılması ile erken dönem oyunculuk çağı diyebileceğimiz bir dönem başladı. Tabii o zamanlar bu zamanki gibi özel klavyeler mouse'lar yoktu ama sıkı oyuncular klavye ve mouse'larında bazı modifikasyonlar yapıyordu. Galiba o dönemin ekipmanları daha sağlamdı. Bir de zor elde edildiğinden belki, mouse değiştirmek klavye değiştirmek diye bir mevzuu olmazdı, tamirat yapılırdı. Ekipman son nefesini verdiyse yenisini alırdınız. Bugünün anlayışından biraz farklı yani...



Neyse böyle bir dönemi yaşamış olmanın etkisiyle benim ilk  R.A.T.  mouse'um çift tıklama sorunu yaşatmaya başlayınca, tamirat yolunu seçip, mouse'u söküp switch'lerin kodlarına ve değerlerine ulaştım. Çin'de uygun bir switch bulup hemen sipariş ettim. Hazır almışken bol bol aldım. Hatta abarttım galiba. Bakınız aşağıdaki fotoğraf...



Bugün mouse'ların neredeyse tamamında hep aynı yapıda switchler kullanılıyor. Değerleri tuttuktan sonra farklı markalardan switch'leri kullanabilirsiniz. Hatta tıpkı klavyelerdeki gibi farklı renklerdeki switch'ler farklı tepkilere sahip. Elinizden biraz iş geliyorsa var olan bir mouse'u çok daha farklı hale getirmek mümkün...



R.A.T.7 üzerinde bol düğme olup küçük bir alana sahip olduğu için PCB'ler katman katman üretilmiş. Sökmek oldukça dertli bir is. Tüm katmanları sokup anakarta ulaşınca eski arızalı switch'i sökmeye başladım. Bunun için havye ve lehim sökme aparatı yeterli. Eğer gözünüz görmüyorsa benim gibi bir büyüteçte kullanabilirsiniz.

Bu switch'ler genelde 3 ayaklı oluyor, yani genelde 2 veya 3 lehim sökmeniz lazım. Arkasından yeni switch'i yerleştirip lehim yapmak lazım.

Bu arada ben daha ecnebilerin "clicky" dediği bir switch takmak istedim. Biraz daha sesli ancak tepkisi daha hızlı bir switch. Farklı türlerde sipariş verdiğim için zaman içerisinde denemeler yapabilme şansımda var. Benim gözlerim çok iyi görmemesine rağmen tüm bu işler 5 dakika civarında sürdü. Yeni switch'lerin takılmış hali aşağıda...



Neden bu kadar uzun bir yazı oldu. Özellikle genç arkadaşlar için yazıyorum; bugünlerde internette hemen her ürünün ayrıntılarını öğrenebileceğiniz tamirat veya modifikasyon videoları var. Klavye veya fare hatta farklı ürünleri bile atıp yenisini almak yerine kolayca tamirat yapabilir hatta kendi kullanımınıza göre özelleştirebilirsiniz. Biraz merak azda olsa el becerisi hariç pek bir şeye de ihtiyacınız yok...

Mad Catz Kapandı


Arada yazıp çiziyorum, belki de benim sistemin fotoğraflarında da denk gelmişsinizdir senelerden beri Mad Catz firmasının R.A.T. serisi farelerini kullanıyorum. Çokta memnundum ancak firmada bir süredir işler maalesef iyi gitmiyordu. Uzun zamandır şirket maddi sıkıntılarla mücadele ediyordu ve bazı bölümlerini satışla çıkarttılar. Geçen sene şirketin kalanı satışa çıktı ancak kimse satın almaya hevesli olmadı. Böylelikle bilgisayar tarihinin tozlu raflarına gömüldü Mad Catz... Çok yazık oldu...

Snowden, Tails ve HakanCez


Edward Snowden ismini muhtemelen duymuşsunuzdur. NSA çalışanı olan Snowden, Amerikan devletinin kişisel verilere nasıl eriştiğini, tüm dünyayı nasıl izlediğini ayrıntıları ile anlatmış, ortaya kanıtlar koymuş ve tüm dünyayı birbirine sokmuştu. Snowden'ın hikayesi oldukça ilginç ve benim çok ilgimi çekiyor. Adamcağız bir yandan Amerikan tarihinin en büyük vatan haini iken bir yandan da bir kahraman! Tabii ki hepimizi de manyak etmiştir. Acaba izleniyor muyuz, acaba dinleniyor muyuz? Bunların cevabı evet...

Bu konuda bir çok kitap okudum, belgesel seyrettim. Bunların bir kısmı fazlasıyla teknik olduğu için çok insanın ilgisini haklı olarak çekmeyebilir. O yüzden konu hakkında güzel bir film olan Oliver Stone'un yönettiği Snowden filmini tavsiye edebilirim.  IMDB linki burada, filmin fragmanı da aşağıda. Biraz daha belgesel tadında bir şeyler seyretmek isterseniz Citizenfour belgeseline bakabilirsiniz. Daha fazla bilgi için IMDB linki ahanda burada :)



Gerek belgesellerde gerekse de filmde Snowden'in kullandığı bir işletim sistemi var. Adı "Tails" veya açık adıyla The Amnesic Incognito Live System (Türkçesi: Unutkan Gizli Kimlikli Canlı Sistem) Bloğumu takip edenler veya beni kişisel olarak tanıyanlar farklı Linux sürümlerine merakım olduğunu bilirler. 

Bu çok ilginç bir Linux sürümü. Girdiğiniz çıktığınız sitelerde, kullandığınız bilgisayar üzerinde herhangi bir iz bırakmaz. Yazılan çizilenlere göre geliştirilmesine en fazla Tor Projesi finansal olarak katkıda bulunmuş ve tamamen ücretsiz ve açık kaynaklı bir yazılımdır. 


Hemen her Linux sürümünde olduğu gibi yükleme ve kullanma konusunda tabii ki, sıradan bir Windows kullanıcısını zorlayacak bir çok konu olacaktır. Ancak yönergeleri adım adım izlediğiniz zaman aslında olayların çok zor olmadığını anlayacaksınız. Kurulum için tek gereksinim iki adet USB disk sürücü. 4GB seviyelerinde olmaları yeterli. Zaten hepimizin elinin altında bir sürü disk var. Ben Nuh Nebi'den kalma bir Kingston bellek kullandım. Hız konusunda hiç sorun yaşamıyorum. Yani boşuna USB 3.0 disklerinizi kullanmayın. 


İşletim sistemi arkasında iz bırakmadığı için her girişte ayarlarınızı tekrar yapmanız gerekiyor. Buna kablosuz ağ bağlantılarından diğer tüm ayarlara kadar herşey dahil. Aslında bunları diskin şifreli bir bölümünde tutmakta mümkün ama tavsiye edilmiyor. Kurulumun ardından Tor ağına girdiğiniz zaman sansür, yasaklanma vesaire hiçbir şey sizi etkilemiyor. İstediğiniz gibi internette gezebilirsiniz... 

Her Türk Vatandaşı Hacker'dır önermesini doğrulamak lazım değil mi... Millet bu tarz yazılımları casusluktur, gizlenmedir veya derin internette gizli saklı işler yapmak için kullanırken, bizler Wikipedia'ya erişmek için kullanıyoruz :) Allah Devletimize zeval vermesin (*), bilişim uzmanı olacağız hepimiz yakında!

(*) Bu arada gerçekten milletimize zeval gelmesin! 

Her Türk Vatandaşı Hacker'dır :)


Enteresan bir memlekette yaşıyoruz. Bir gün uyanıyoruz hiç beklenmedik web siteleri yasaklanıyor. Sosyal medyaya erişimin engellenmesi maalesef şaşırmadığımız bir olay haline geldi. Hatta geçtiğimiz günlerde dünya çapında yaşanan WhatsApp sıkıntısında biz Türkler hiç şaşırmadık ve hemen cihazlarımızın ayarlarına daldık. VPN'ler DNS'ler havalarda uçuşmaya başlayınca görüldü ki, sorun Türkiye'den kaynaklanmıyormuş. Hatta BTK resmi bir açıklama yapmak zorunda kaldı. WhatsApp'ta global bir sorun var, vallahi billahi biz yasaklamadık dediler :)

Vatandaş DNS değiştirme konusunda uzmanlaştıkça devletin savunma, sansür veya ne derseniz deyin mekanizması da bu duruma göre pozisyon almaya başladı. DNS'ler yasaklanmaya başladı. Bunun üzerine vatandaşlar VPN teknolojisine giriş yaptılar. Bu durumda devlet belli başlı VPN servislerine kafayı takıp bunlara erişimi engelledi. Peki bundan sonraki adımı nedir...

İşte bu noktadan sonra işler karışmaya başlıyor. OpenVPN servisleri, kişisel VPN server'lar, karanlık web'in -veya deep web'in- kapısı TOR ağları derken bilişim teknolojisinin bir sonraki adımına geçmek gerekiyor. Şunu da eklemek lazım sansür vesaire mekanizmaların en üst noktası denilebilecek "Great Firewall of China" yani Çin devletinin internetteki teknoloji harikası duvarı bile aşılabiliyor. Bir şey yasaklanıyor, bir çözüm bulunuyor ve bu döngü böyle devam ediyor...

Her Türk Vatandaşı Hacker'dır başlığı biraz garip ama yalanda değil. Bugün gelişmiş veya medeni diyebileceğimiz herhangi bir ülkenin vatandaşına DNS veya VPN deseniz suratınıza boş boş bakar. Adamın hayatı boyunca bunlara ihtiyacı olmamıştır. Türkiye'ye gelince köşedeki bakkal Mehmet Efendi, sucu Hasan Amca, komşunuz Melahat Teyze en azından bunların ne olduğunu bilir ve muhtemelen kullanır.

Vatandaşı olmasak çok komik memleket aslında!

Sosyal Ağlar


Yukarıdaki afiş der ki, bilgisayarlarınızın başından kalkın ve orijinal sosyal ağlara yönelin. Ben tabii yaş yüzünden çok hatırlamıyorum ancak Türkiye'de bile eskiden plak mağazaları bir toplanma ve görüşme merkeziymiş. Benim gençliğimde kelimenin tam anlamı ile plak mağazası kalmamıştı ama müzik mağazaları gerçekten bu görevi üstlenmişti. İzmir'de her Cumartesi işi gücü bırakıp mutlaka Stüdyo Ümit'e giderdik. Müzik muhabbetleri ve sohbetlerin hala tadı damağımdadır...

Mekanik Klavyeye O-Ring Sessizliği!


Geçtiğimiz haftalarda oturup ciddi bir mesai harcayarak çalışma masamı düzenlemiştim ve deneyimlerimi sizlerle paylaşmıştım. Yazı şaşırdığım şekilde ilgi çekti. Aslında ortada yapılan matah bir iş yok sadece küçük küçük düzenlemelerin birleşimi ile ortaya en azından verimlilik açısından olduğu kadar tertip düzen açısında da faideli bir eser çıkması var. Tabii ki düzenlemelerin sonu hiçbir zaman gelmiyor. Son günlerde minik bir operasyon daha yaptım ve kolay uygulanabilir olduğundan sizlerle paylaşayım dedim...


Geçen aylarda "Yetişin Dostlar! Klavye Konusu" diye bir yazı yazmıştım. Yazıyı okumadıysanız olay tam istediğim gibi bir klavye bulamamam ile alakalıydı. Bu yazının sonlarında minimal boyutlardaki klavyelerden bahsetmiştim. Bunlara Amerikalılar Tenkeyless Mechanical Keyboards (TKL) diyorlar demiştim. Bende rahat durmayıp sorunlarımı tam çözmese de bu tarz bir klavye edindim hemen. Yukarıda klavyenin bir fotoğrafı var...

TKL klavyelerin neredeyse tamamı mekanik klavye dediğimiz yapıda. Eskiden kullandığımız IBM klavyeleri hatırlayın, her tuşa bastığınızda çat çut ses çıkartırlardı ya, olay bu aslında. Tuşa basma hissi ve hızı konusunda büyük bir avantaj sağlayan bu mekanizmalar bildiğiniz yaylar kullanan mekanik yapıdalar. Günümüzde binbir versiyonları ve farklı üreticileri var.


Ancak asıl olay geçmişin aksine bu tarz siviçleri kullanan klavyelerin fiyatlarının evlere şenlik pahalı olması olması. Sevgili Levent Pekcan'ın çok güzel bir lafı var, firmalar varolan ürünlerine kırmızı bir şerit atarak normal klavyeyi "gamer klavye" yapıp fiyatını şişiriyorlar diyor. Kesinlikle haklı... Bu tarz klavyeler daha hassas oldukları için profesyonel oyuncular tarafından kullanılıyor ve o camiaya da ürünler pompalanıyor. Ancak bu klavyeler yazı yazanlar içinde önemli avantajlar sağlıyorlar. 

Benim elimde bulunan farklı klavyelerde farklı siviçler var. Benim TKL klavyede yukarıda gördüğünüz mavi siviçler kullanılmış... Benim  kullanmaktan en keyif aldığım fakat aksi gibi en gürültülü siviçler. 


Profesyonel oyuncuların bu klavyeler üzerinde yaptığı bir mod var. Tuşların daha hızlı tepki vermesini sağlayabilmek için mekanik yapının tam olarak en aşağıya inmesini önlemek. Siz bir tuşa bastığınızda tuş aşağıya 10 birim gidiyor diyelim. Ancak sivicin hareketi algılaması için 7 birimlik bir aşağı hareket yetiyor ise, aradaki 3 birimlik fark boşuna vakit kaybı. Baktığınız zaman hesap kesinlikle doğru. Hele ki, klavye tuşlarına sıklıkla basmanız gerekiyorsa. Ancak oyun oynamak haricinde benzer bir durum yazı yazarken de bir sorun. 

Peki bu mesafeyi nasıl azaltabiliriz. Bunun iki yöntemi var. Özel tuş takımları kullanmak veya varolan tuş takımınızı elden geçirmek. Eğer benim gibi ikinci seçeneği seçecekseniz ihtiyaç duyduğunuz şey, yukarıdaki fotoğrafta görülen gibi o-ring'ler... 


Bu o-ring'lerin oyuncular için özel üretilmiş versiyonları da var. Mesela WASD Keyboards firması tarafından satılan Cherry MX Rubber O-Ring Switch Dampeners isimli ürününün 125 adedi 15 Dolar gibi dosta korku düşmana güven veren bir fiyat etiketine sahip. Ben, bunlar yerine daha bilindik ve standart bir o-ring tercih ettim. Üç aşağı beş yukarı 1.000 adet civarında o-ring bana şaka gibi bir paraya mal oldu. Hesaplarıma göre TKL klavyemin her tuşuna 3 adet o-ring takarsam optimal sonucu alabileceğim ve diğer klavyelerimde de benzer denemeler yapmayı istediğimden bol bol aldım. TKL klavyede her tuşa 3 adet o-ring taksam yaklaşık 300 adede ihtiyacım olacaktı... 

Ürünler elime ulaşınca klavyemin tuşlarını özel bir aparat kullanarak bir güzel sökmeye başladım. Ben plastik kıskaç tercih ettim, bazıları metal kıskaçları kullanıyor. Hepsi aynı şey sonuçta... 


O-ringleri tuşlara takmaya başladım. Her ne kadar hesabım doğru olsa da, bazı tuşlara 1, bazı tuşlara 2 bazılarına ise 3 adet o-ring takıp bir süre deneme yaptım. Sonunda 3 o-ringli konfigürasyonun benim için en uygun olduğuna karar verip tüm tuşlara o-ringleri taktım. Bu arada bazı tuşlara daha az takma seçeneği de aklımın bir köşesinde duruyor.  Örneğin daha hışımla bastığım yön tuşlarına daha az o-ring takabilirim... Onu da deneyeceğim... 


Gün sonunda ses konusunda ciddi bir iyileşme elde etmenin haricinde yazı yazma hızımda da bir miktar farklılaşma elde etmeyi başardım. Ha, atla deve mi diye sorarsanız hayır değil. Ama gelişim var mı, evet var!

Benim gibi ruh hastası okuyucularım var ise denemenizi öneririm... Bir sonraki sefer denemek istediğim şey, custom keycap olayı... Ancak o maceraya daha var...


Edward Snowden ve Tails OS


Edward Snowden ismini mutlaka duymuşsunuzdur. Bilgisayar uzmanı olan Snowden NSA çalışanı iken gizli bilgileri medyaya sızdırdı ve dünya birbirine girdi. Birilerine göre vatan haini birilerine göre kahraman. Amerikan hükümetinin, dolayısıyla diğer hükümetlerinde ülke güvenliği veya "vatan millet Sakarya" coşkusu altında e-postalara, sosyal medya hesaplarına, cep telefonu mesajlarına, hard disklere, kredi kartı ekstelerine ve hatta bilgisayar kamerasına kadar erişebildiğini öğrendik. 2014 yılında Laura Poitras tarafından Citizenfour isimli bir belgesel yayınlanmıştı. Arkasından Oliver Stone konuya el attı ve bir film çekti. Seyretmediyseniz mutlaka seyredin. Bakınız fragmanı da aşağıda...

Hem belgeselde hemde filmde dolaysıyla Snowden'in normal hayatında kullandığı ilginç bir Linux distrosu var, ismi Tails... Bu aralar onu deniyorum... Görüşlerimi yakında paylaşırım. Ama film aklıma geldi, bir köşede bulunsun... İşletim sistemi ile bilgiler yakında gelir...

Remix OS


Geçtiğimiz sene Remix OS işletim sistemini atıl durumdaki bir bilgisayarıma kurup fena vakit geçirmemiştim. Remix OS, kısaca bilgisayar üzerinde cep telefonlarında kullandığımız Android tabanlı işletim sistemini kullanmak isteyenler için geliştirilmiş veya dönüştürülmüş bir işletim sistemi diyebiliriz. Avantajı ise bir anda tüm Android uygulamalarını kullanabilir hale gelebilmemiz. Kurulumu falan gayet basit sayılır. Fazladan vakti olanlar şöyle bir göz atabilirler... Daha kapsamlı bilgiyi ahanda şuradan alabilirsiniz... Bu aralar bayağı güncelleme geldi. Bir kenarda bir hatırlatma bulunsun istedim...

Bilgisayar Masamı Elden Geçirmek!


Uzunca bir süredir aklımda olan bir şeyi bu hafta yapmaya karar verdim. Bilgisayar masamı yeniden düzenlemek. Bilgisayar masa aslında bir yemek masası. Daha doğrusu ayak kısmı. Annem evi yenilerken bu masayı atmaya karar verdi. Bende havada kapmıştım. Üzerindeki kısmı kaldırıp cam ile kullanılabilecek şekilde modifiye ettim. Camı da IKEA'dan satın almıştım. Cam masa çok severim, çok güzel bir örneğine neredeyse bedavaya sahip oldum. Beleşçilik güzel şey yahu!

Ağırlıklı olarak yazılarımı yazıp, işlerimle alakalı çalıştığım ve tabii ki ara sırada oyun oynadığım sistemde bir süredir dev gibi bir masaüstü bilgisayar vardı ve geçen hafta bilgisayardan kurtulmaya karar verdim. Eskisi gibi notebook'uma geri döndüm. Evin içinde istediğim zaman istediğim yere gitmek benim için önemliymiş. Masa başında yazı yaz, sonra sigara içmeye çıkarken buluta salla oradan notebook'la aç gibi eziyetler yaşıyordum. Yeter dedim sonunda....

Ağırlıklı olarak DIY çözümler kullanmak istedim. Sonuçta amacım eğlenceli zaman geçirmek idi. Bu aralar İzmir'de havaların yağmurlu olması sebebi ile hazır evdeyken işlere giriştim...


Ben notebook'umu da bir nevi masaüstü gibi kullandığım için herkes gibi bol bol kablo bulunuyor ortalıkta. Hoş kullandığım notebook 18.4" olduğu için aslında aslında bir bilgisayar kasasından bile daha fazla yer kaplıyor:) 

Masam cam olduğu için kablo toplama aparatı takmak mümkün olmuyor. Bende kıskaç kullanmaya karar verdim. Kırtasiyelerden çok ucuza satın alabiliyorsunuz. Kabloları toplamak için spiral kablo toplayıcısı denen son derece ucuz bir aparat kullandım. Kablo toplayıcıyı n11.com sitesindeki şu linkten satın almıştım. Metresi 5TL civarlarında. Topladığım kabloları ise kıskaçlara sabitledim. Gerekli yerlerde de çırt çırt kullanarak kabloları biraraya topladım. Sonuç gayet güzel oldu. Bu arada ortada gözüken beyaz renk şerit aslında LED şerit. Onunla ilgili muhabbet ilerleyen bölümlerde.... 


Ben verimliliğimi arttırmak için birisi dikey diğeri ise yatay olarak iki monitör kullanıyorum. Aslında ana monitörüm pivot ayağa sahip yani istediğiniz gibi ayarlayabiliyorsunuz. Ancak her ihtiyaç duyduğunuzda ayarlamak yerine ikinci bir monitör kullanmak bana daha mantıklı geliyor. Ama iki monitör iki kat fazla kablo demek... 

Bu kabloları da çırt çırt kullanarak monitör ayaklarına bir güzel sabitledim. Ecnebiler bizim çırt çırt dediğimiz şeylere "velcro" diyorlar. Bunların bilgisayarlar için üretilmiş olanları kendi paramıza çevrilince saçma sapan tutarlar haline gelince en güzeli mahallenizde -eğer kaldıysa- tuhafiyecinize gidip çırt çırt bant almak. Ben 5 metre satın aldım ve karşılığında on küsür lira verdim galiba... Bunları kullanarak tüm kabloları sabitledim... 


Artık hepimizin binbir çeşit kabloya ihtiyacı var. Telefon şarj etmek için, sabit disk bağlayabilmek için, data aktarmak için... Bu kabloları kaldır kullanacağın zaman çıkar benim için eziyet. Bu yüzden her zaman kullanılmayan kabloların ulaşılabilir halde etrafımda olmasını istiyordum.  Örneğin telefon şarj kablosu gibi. Yukarıda görülebileceği gibi onları da kıskaçlara tutturdum....

Bu kıskaçların birden fazla boyutu var. En küçük olanları bu tarz işler için ideal! 


Hazır DIY işlerine girişmişken ikinci telefonuma küçük bir stand yaptım. O da genelde masamda duruyor. Yukarıdaki görülen standı yapmak aslında çok basit. Eski bir kasetin koruma kapağını ters olarak konumlayın. İster şeffaf kullanın, ister sprey boya ile boyayın veya benim yaptığım gibi 3M vinyl ile kaplayın. Ben elimde fazlalık bulunan siyah renk bir vinyl ile kapladım. Çok güzel bir stand çıktı ortaya... Maliyet ise sıfır TL :)


Bir süredir kullanmakta olduğum IKEA Markus koltuktan mutlu değildim. Her tarafından ses gelmeye başlamıştı. Ayrıca saçlarım uzun olduğu için ve her zaman toka kullandığımdan mütevellit arkası uzun koltuklar beni çok rahatsız ediyordu. Ayrıca özel bir yastık kullanmam gerektiği için oturma alanının büyük ve mümkünse düz olması gerekiyordu. 

Zamanında ofis için fazladan aldığım Adore mobilyanın basit koltuklarından birisini evime getirip kullanmaya başladım. Herkesin ergonomi beklentileri farklıdır ancak ben halimden mutluyum. Zamanına toptan 90 küsür TL karşılığı almıştım. Şimdiki fiyatı da çok yüksek değildir sanırım... Meraklısına koltuğun ismi faturasında "Techno Plus File Sırtlı Bilgisayar Sandalyesi" olarak geçiyor.


Masaüstünde çalışırken müzik dinlemediğim için Audioengine A5+'larimi yedeğe kaldırdım. Hoş aynı oda da bir çift daha var zaten. Basit bir pikap ile sade bir sistemim var, belki Stereo Mecmuası'nda görmüşsünüzdür. Bunun yerine elimde bulunan Edifier marka basit bir hoparlör sistemini kullandım. Sadece Youtube videoları vesaire seyrettiğim için ses kalitesi çok önemli değil. Bu hoparlörleri basit birer metal parçasından bükerek elde ettiğim L parçalarla rafa monte ettim ve kabloları tablonun arkasından geçirdim....


Raflarımı temizleyip yeniden düzenledim. Benim en favori Tintin heykeli serisi olan siyah beyaz resin "Hors de Serie" figürlerine özel bir bölüm ayırdım. Kullandığım açık renk raflar IKEA'nın Malm rafları. Normalde bunların ayakları gizli. Ancak işi sağlama almak için 3TL'lik fiyatı ile dosta güven düşmana korku veren Ekby Stödis ayakları kullandım. Figürlerin arkasına ise Tintin çizgi roman kapaklarından oluşan minik bir arka plan hazırladım. Figürler tabii ki Figuratif Dükkan'dan...


Duvar raflarını da elden geçirip Asterix figürlerimi yerleştirdim. Geçmişten bugüne Asterix heykelleri maaselef biraz pahalıydılar. Bir çok okuyucum zaman zaman Stereo Mecmuası'nda veya kendi bloğumda kullandığım figürleri merak edip fiyatlarına baktıklarında hayal kırıklığına uğruyorlar. Ancak bu yeni Asterix figürleri bu dünyaya göre çok daha makul fiyatlarda. Hemde çok eğlenceliler. Şuradan bir örneğine bakabilirsiniz. 


Duvar tarafındaki rafları elden geçirirken elimde bulunan alüminyum çubuktan bir parça kesip IKEA da satılan çengeller ile günlük kullanım kulaklıklarımı astım. Bahsettiğim çengeller işte burada. Ben satın aldığım 5TL civarındaydı sonradan zamlanmış. Daha üst model kulaklıklar ise kutularında ayrı bir yerde duruyorlar... Ayrıca mutfaklarda bir şeyler asmak için kullanılan küçük plastik kaplardan alıp monte ettim. İçerisine de çok gerekli olan küçük malzemeleri attım. El altında harika bir çözüm oldu. Bunları seneler önce almıştım, bir sürü renk seçeneği vardı ama IKEA web sitesinde bulamadım. Kesin acayip isimli bir şeydir :)


Geçtiğimiz haftalarda "Yetişin Dostlar! Klavye Konusu" diye bir yazı yazmıştım. Amerikalıların Tenkeyless Mechanical Keyboards (TKL) dedikleri bir klavye tarzından bahsetmiştim. İşin özü normal klavyeden daha kısa nümerik kısmın olmadığı bir klavye diyelim. Aslında bunlardan da kısa olanları var. Neyse... 

Rahat durmayıp bu tarz bir klavye satın aldım. Deneyim hoşuma gitti. Bu şekilde devam eder miyim bilmiyorum ama bir süre devam edeceğim kullanmaya. 


Klavye ve mouse'un altına fazla beklentim olmamasına rağmen çok iyi sonuç aldığım bir mousepad ekledim. Bunlara extended veya genişletilmiş mouse pad deniyor sanırım. Gearbest'ten 5 Dolara aldım. İşimi gayet güzel görüyor memnunum. Aslında elimde binbir çeşit mousepad var. Yok efendim ekstra kontrol veren, yok sürtünmesiz.. Koleksiyona bir tane daha mousepad eklemiş olduk anlayacağınız...

Bu arada dikey duran monitörün altındaki stand eski bir ayaklı lambaderin ayak kısmı. Bunu da monitör standı olarak modifiye ettim. Aslında çok güzel monitör askıları satın almak mümkün ama ben daha çok DIY ile devam etmeyi seçtiğim için sonuçtan memnunum....


Geçen hafta mutfağa LED şerit takarken elimde bayağı fazlalık kalmıştı. Hazır uğraşmışken bilgisayar masamın arkasına LED şerit döşedim. Yapıştıracak yer olmadığı için kablo toplamak için kullandığım kıskaçların ortasına sıcak silikon ile sabitledim. Sayfanın başına ilk resimde sonradan bahsedeceğimi söylediğim mevzuu. 

Satın aldığım şeritler RGB şerit olduğu için basit bir kontrol kartı ile renk değiştirebiliyorlar. Aslında oturup kendim de yapardım ama gözler sıkıntılı olduğu için uğraşasım yoktu.


İmdada bir arkadaşım yetişti. Mutfağı yaparken tasarladığı kontrol devresi ve uygun bir uzaktan kumanda getirmişti. Hazır eli değmişken fazla fazla yapmış, bir tanesini de kendi odamda kullandım. Pavyon ambiansı oluşturmak için ideal :) Ama fena da gözükmüyor. 

Kullanacağımdan değil aslında hazır elim değmişken bunu da yapayım dedim. Odadan çıkarken yakıp çalışmaya başladığımda kapatıyorum. Gelecek haftalarda bir sensör vasıtası ile masama oturduğumda çalışma ışığımı yakıp, kalktığımda pavyon LED'lerini yakacak bir şey tasarlamaya çalışacağım... 

not: fotolar gecenin köründe basit bir telefon ile çekildiler. Biraz kötü olabilirler... Kusura bakmayın 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...