Rocket Bardaklık



Bu haftanın Rocket ürünü gitar şeklinde tasarlanmış akrilikten üretilmiş bir bardaklık. Özellikle shot bardakları için tasarlanmış. Fiyatı yaklaşık olarak 80 Dolar civarında. harika :)

Atılganın Köprüsünde Film İzlemek


Muhtemelen denk gelebileceğiniz en ilginç Star Trek temalı ev sinema sistemlerinden bir tanesi. Bu oda için Atılgan'ın köprüsü ana tema olarak seçilmiş. Ayrıca mekanın girişine yine Star Trek temalı bir bar ve oturma yapılmış

iPhone İçin Horn Hoparlör



iPod ve iPhone'lar için üretilen acayip ürünlerin sayısı bilinmez. Bunlardan en ilginci horn yapılı hoparlörler. Cihazınızın sesini 2 katına çıkartacağı iddiasındaki bu ilginç ürün 25 Dolar fiyat etiketine sahip.

Güneye Doğru



Bir hafta belki de 10 gün kadar bir süre için dükkanı kapatıyorum. Bu süre zarfında Stereo Mecmuası'nda bant yayınına geçiyoruz. Teknik sorunlar haricindeki her türlü soru, görüş ve önerinizi geri döndüğümde cevaplamaya çalışacağım...

Diesel Turntable Bedding



Diesel ülkemizde popüler bir marka mıdır bilmiyorum ama tek bildiğim şey fiyatlarının yüksek olduğu. Diesel'in farklı ürün grupları var(mış) Hatta bazıları özel seriler. Yukarıdaki yatak örtüsü Diesel Lifestyle Home Textile Collection'ın (lifestyle ev tekstili koleksiyonu) bir parçası. Ürünün ismi "Turntable Bedding" hemen Diesel sayfasına gitmeye kalkışmayın çünkü bu seneki koleksiyonda mevcut değil :(

Pazar Sineması: Das Kabinett des Doktor Caligari



Das Kabinett des Doktor Caligari veya Doktor Caligari'nin Kabini, Robert Wiene tarafından yönetilen Alman dışavurumcu sinemasının en önemli örneklerinden bir tanesi. Senaryosu Hans Janowitz ve Carl Mayer tarafından yazılan film erken dönem korku sinemasının en önemli klasiklerinden bir tanesidir. Filmde en dikkat çekici şey bence tasarımcı Hermann Warm ve ressam Walter Reimann ve Walter Röhrig tarafından hazırlanan settir. Bugün bile muhteşem olarak nitelendirilebilecek tasarımlar insanı etkiliyor. Filmin 1920 yılında çekildiğini düşünürseniz ortaya çıkan şeyin muhteşem olduğunu söylemek gayet mümkün.

Neredeyse 100. yaşına yaklaşan filmin telifi ortadan kalmış durumda. Filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz.

Gil Scott-Heron Vefat Etti



Gilbert Scott-Heron veya bizim tanıdığımız ismiyle Gil Scott-Heron (1 Nisan 1949 – 27 Mayıs 2011) vefat etti. Onu müzisyen olarak tanıyor olsam da şair, yazar ve/veya konuşmacı olarak da tanıyıp sevenler vardır. Onun müzik yolculuğu caz, blues ve soul müziğin bir karışımıdır. Müziğini sözlerle desteklemesi onun en önemli özelliklerindendir. Sözler genelde sosyal olaylar ve dolayısıyla politik bir içeriğe daha doğrusu karşıtlığa sahiptir. Vokal tekniği son derece kendisine özgüdür. Bunun en önemli sebebi bir şeyler söylemek, anlatmak istemesinden kaynaklanır. Bazen konuşur gibi anlatır şarkılarını, bazen sözleri bir şiir gibi okur, bazen de öylesine hızlaca bir şeyleri anlatmanın derdine düşer ki, benim gibi zayıf İngilizcesi olanlar ortada dönüp dolaşan konuyu anlamakta zorlanır. CD veya plak kapakçığının yardımına başvurur.

Gil Scott-Heron'un müziğinden bahsettiğimizde ismini mutlaka anmamız gereken bir isim var; Brian Jackson. 1970'lerde üniversite sırasında tanışan iki önemli isim uzun yıllar birlikte çalışırlar.

Gil Scott-Heron'un bir şeyler söylemek istediğini yazdım. Özellikle 1970'lerin sonlarında politik zenci hareketinin hız kazanmasıyla sözlerinde ve şiirlerinde önemli bir dönüşüm yaşanır. 1960'larda ve 1970'lerdeki meşhur “Black Power” hareketinden etkilenmiştir. Black Power nedir derseniz, bir nevi Amerika'da yaşayan Afrika kökenlilerin beyazlara karşı üstünlüğünü savunan siyasi görüştür. Meşhur “Black Panther” yani Siyah Panterler bu görüşün bir nevi paramiliter gücüdür. Bu görüşün müzik dünyasında özellikle de siyah müziğinde önemli etkileri olmuştur. Hatta hiç beklenmeyeceğiniz isimler bile bu görüşlere üstü kapalı da olsa destek vermiştir. (1)

Müzik tarihçilerine göre Gil Scott-Heron bir yönüyle soul müziği derinden etkilemiştir. Neo-soul denilen tür, bir yönüyle bir şeyler anlatma konusunda onun yolundan gider. Sözlerin daha önem kazandığı bu yeni soul akımı özellikle 1990'larda popülerlik kazanmış. Bu türe çok hakim olmadığımdan fazlaca yorum yapmayacağım. Gil Scott-Heron'un asıl etkilediği müzik türü hip hop'tur. Çoğu insan bu müziği dans edilen kızlardan ve spor arabalardan bahsedilen bir müzik türü olduğunu zanneder. Ancak durum pek öyle değildir. Politik söyleme sahip son derece üst düzey sözler yazan hip hop toplulukları vardır. (2) Bu toplulukların bir çoğu Gil Scott-Heron'u müziklerinin babası olarak kabul eder. (3)

Gil Scott-Heron işte bu yüzden çok önemli bir isim. O ölene kadar müzik yapmaya devam etti. Hatta 2010 yılında “I'm New Here” isimli bir de albüm yayınlamıştı. Ne diyelim toprağı bol olsun....

Gil Scott-Heron'dan sizlere dinletmek istediğim şarkı ""Me And The Devil", Yukarıda bahsettiğim 2010 albümü "I'm New Here"de yeralıyor...

(1) Temptations'ın Message From a Black Man şarkısına bir göz atabilirsiniz. Modern örnekler için meşhur Public Enemy rap grubuna ve tanınmış kötü adam Ice_T ve grubu Body Count'a da bir kulak kabartabilirsiniz. (2) Public Enemy'nin 1991: Apocalypse 91... The Enemy Strikes Black albümüne göz atarsanız dediklerimi anlayabilirsiniz. Özellikle "Lost at Birth" "Shut 'em Down" ve "A Letter to the New York Post" şarkılarına aman dikkat. (3) Bir diğer” baba” Jalaluddin Mansur Nuriddin'dir.

    Lucifer - Franz Stuck



    Franz Stuck (1863 – 1928) Alman sembolist ressam, heykeltraş ve mimar. Stuck ilerleyen dönemlerde Art Nouveau akımına da öncülük etmiştir. Stuck özellikle bir çok ressamın kendisini geliştirmesinde bir öğretmen olarak önemli rol oynamıştır. Stuck resimlerinde özellikle mitolojiden çok etkilenmiştir. Yukarıdaki tablo Lucifer'i 1890'larda yaptığı biliniyor. Resim, ilk kez İtalya'da sergilenmiş. Serginin sonunda 1981 yılında o dönemin Bulgaristan Prensi tarafından satın alınmış ve günümüzde Sofya'da Devlet Güzel Sanatlar Müzesinde sergilenmektedir.

    Zeena Parkins ve Elektronik Karmaşa



    Geçen gün burada Ikue Mori ve Zeena Parkins'in bir canlı performans videosunu eklemiştim. Parkins'in elektrikli arp olarak nitelendirebileceğimiz enstrümanını farklı analog sintizayzırlar, osilatörler ve her türden elektronik efekt yapan cihazla desteklediğinden de bahsetmiştim. Bugün kafama nasıl cihazlar kullandığı konusu takıldı ve cevabı Parkins'in web sitesinde buldum. Ekipmanlar fotoğraflarda görülüyor ama çözebilene aşk olsun :)



    Silbatone Standı ve Western Electric



    Geçenlerde sizlerle Western Electric Sound System afişini paylaşmıştım. Bu seneki Münih High End fuarında Silbatone dinleme odasında 1926 yılında üretilmiş bir horn var(mış) Silbatone firması çalışanları veya sahipleri demek daha doğru olabilir, eski  Western Electric/ Westrex ürünlerine son derece hayranlar ve koleksiyonlarında onlarca çok önemli cihaz ve elektronik bulunuyor. Bu ay yaptığım süper kısa İstanbul gezisinde firmanın 300B amplisini de dinleme fırsatı bulmuştum. Pek beğendim..

    Yukarıdaki fotoğrafta ortada 1926 yılında üretilen hoparlör var, iki yanında ise firmanın yeni hoparlörleri var. Fuara katılan bir çok kişi bu eski hoparlörün performansından etkilenmiş. Bende meraktayım doğrusu :)







    Fotoğraflar Sn Adnan Salihoğlu ve Hamdi Ünlü tarafından çekildi.

    Mutluluk İçin Plak



    I must put on a record to cheer myself up. Kendimi neşelendirmek için plağa bir plak kaydı koymam gerekiyor. Eh bence de öyle!

    Bir Pikabın Doğuşu: Prometeus Audio



    Geçen gün Mike ile mesajlaşırken pikap arayışını sonlandırdığını öğrendim. Bayağı pikap incelemesine rağmen hiçbirisinde Prometheus Audio kadar iyi performans alamadığını biliyordum. Seçtiği pikap kabul etmek gerekir ki, pek ucuz değil ama bu fiyatı hal ettiğini sohbetlerimizde hep söylemiştir. Biliyorsunuz bu pikap hakkında Stereo Mecmuası'nda bir yazı yayınlamıştık. İsterseniz buradan ulaşabilirsiniz. Bu fotoğraflar ise tamamen yeni. Mike'ın pikabının üretim aşamasından. Mike ile yakında büyük sürprizlerimiz var sizlere.


    Absürd Plak Kapakları: Yunanlı Volverine.



    Yeni bir bölüm açmayalı uzun zaman oldu. Yeni bölümün ismi Absürd Plak Kapakları. Bu bölümde oradan buradan toparlanmış plak kapakları yerine kendi arşivimden plak kapaklarını sizlerle paylaşacağım. Vira bismillah diyelim ve ilk plak kapağımızı ekleyelim.

    İste kült bir plak kapağı. Stamatis Kokotas veya nam-ı değer Kokotas Of Greece'in ilk plağı olan aynı isimli albüm. Plak EMI Yunanistan'dan yayınlanmış. Kodu: EMI CSDG 37. Bu arada aşağıdaki arka kapağa göz atmayı unutmayın. X-Men'in Yunanistan toplantısı :)

    Diamanda Galas Albümlerine Genel Bakış



    Diamanda Galas (1955-yaşıyor) Yunan asıllı Amerika'lı bir avant-garde bestecisi, piyanist, şarkıcı ve aslında daha fazlası. Yaşayan neredeyse tüm önemli avant-garde müzisyenleri ile ortak çalışmalarda yapan Galas, zor bir yaşam geçirmiş. Son derece tutucu olan Yunan Ortodoks kilisesine bağlı bir ailenin çocuğu olmasına rağmen caz ve klasik müzik eğitimine erken yaşlarda başlamış. Uzun seneler boyunca farklı müzik tarzları konusunda araştırmalar yapmış ve eğitim almış. Daha sonra 1970'lerin ortasında Avrupa'ya geri dönmüş. İlk performansını 1979 yılında Fransa'da gerçekleştirmiş. İlk performansında Vinko Globokar'ın "Un Jour comme un autre" operasında rol almış. Bu operadan pek bahsetmek istemiyorum. 1974 Kıbrıs Barış harekatından sonra Galas'ın Türklere bakış açısı sertleşiyor. Aslında burada duygular biraz karşılıklı. Yunan ve Türk halklarının arasında düşmanlığın devam etmesini isteyenler olması gayet doğaldır. Ben bile bu konuda çok uzun seneler kafa karışıklığı yaşamış bir insanım. Ailemin büyüklerinin büyük bir kısmı şu an Yunanistan'a ait adalarda yatıyor. Ne olumsuzluklar yaşadığımı anlatmaya başlarsam yazı bitmez ancak olumsuzlukların karşısında güzelliklerden de bahsetmeye başlarsam yazının yine bitmeyeceğine eminim. Bu yüzden tatsız konulara burada noktayı koyup müzikten bahsetmeye devam edeceğim.

    1990'lara geldiğimizde Galas'ın müziğinde çok ciddi bir karanlıklaşma ve sertleşme başlar. Özellikle Roma Katolik Kilisesi'ne karşı oldukça sert sözler söyler. Kiliselerin ateş ile değil müzik ile yakılması gerekir buna bir örnektir. Tam bu dönemler Norveç 'te eski pagan dinlerine mensup müzisyenlerin Katolik kilisesine saldırılarının başladığı dönemdir. Norveç'te bir çok kilise ateşe verilmiştir. Galas'ın bu sözleri bu bilgi ile daha iyi anlaşılacaktır diye umuyorum. Bu savaşın ardında Philip-Dimitri Galas'ın AIDS yüzünden ölmesinin önemli bir katkısı var. Bu dönemlerde Roma Katolik Kilisesi AIDS konusunda son derece sert açıklamalar yapıyor ve bunları İncil'e dayandırıyordu. İlerleyen yıllarda hastalık konusunda daha çok şey öğrenildiğinden kilise bu söylemleri yumuşatmıştır. Aslında Galas'ın bir de fazla anlatılmayan bir hayatı var. Bu karanlık dönemlerde oldukça uç noktalarda yaşayan insanlarla birlikte ve kendisi de hayat kadınlığı yaparak yaşamını devam ettirmeye çalışıyor. Bu dönemde tatsız bir olaylar zinciri yaşanıyor ve ilk paragrafta bahsettiğim düşmanlıkta bu olaylarında etkisi çok büyük.



    Galas albümlerinde Charles Baudelaire, Paul Celan, Pier Paolo Pasolini, Henri Michaux, Gérard de Nerval, César Vallejo gibi isimlerin şiirlerine rastlamak mümkün. Yazdığım gibi bir çok müzisyenle ortak çalışmalarının yanında bir çok albümde Galas ismine rastlamak mümkün. Hatta popüler bir çok projede bile. Bir kaç örnek, meşhur Conan the Barbarian filminin başlarında Conan'ın denk geldiği bir cadı vardır. Bu cadının form değiştirmesinin ardından attığı çığlıklar Galas'ındır. Bir diğer örnek benim çok sevdiğim bir film olan Oliver Stone'un yönettiği Natural Born Killers soundtrack albümünde Galas ismine denk gelebilirsiniz. Anlayacağınız önemli bir müzisyendir Galas!

    Albümlerine göz atarsak, The Litanies of Satan ilk albümü. 1984 yılında Diamanda Galas albümünü yayınlar. Bu albümü günümüzde "Panoptikon" adıyla bulmanız daha kolay. Albüm Yunanistan'da 1967-74 yılları arasındaki cunta yönetimi sırasında kaybolanlar ve öldürülenlere adanmıştır. 1986 yılında The Divine Punishment sonrasında gelecek 2 albümle beraber bir üçleme oluşturur. AIDS konusundan yukarıda bahsetmiştim. İşte özellikle kiliseye olan düşmanlık bu albümle başlar. Genel olarak albüm çok karanlık ve serttir. 1986 yılında yayınladığı Saint of the Pit yine sert bir albümdür. Bu albümde Fransız şairlerin şiirleri kullanılmıştır. Üçlemenin sonuncusu olan You Must Be Certain of the Devil'da ise Amerika zenci kilise müziğinden alıntılar dikkat çeker. 1989 yılında üçlemeyi oluşturan albümler bir kutu seti şeklinde yayınlanır; Masque of the Red Death Trilogy.

    Bu üçlemenin ardından 1992 yılında The Singer albümü yayınlanır. Bu albüm özellikle blues şarkılarının cover'landığı bir albüm ve son derece keyiflidir. Hoş tabii ki şarkıları tanımak pek kolay değil ama Galas standartlarında daha az yırtıcı bir albüm olduğunu söylemem mümkün. 1994 yılında yayınlanan The Sporting Life bir Galas ve John Paul Jones ortak çalışması. Galas ile yeni tanışacak okuyucular için tavsiye edebileceğim bir diğer albüm. Bu dönemin ardından uzun bir konserler dizi başlıyor. Hepsi son derece başarılı. 1998 tarihli Malediction & Prayer, 2003 tarihli La Serpenta Canta. 2003 yılında "Defixiones, Will and Testament" konseri de performans açısından çok ilginç ancak bu topraklarda yaşayan bir insan için hazmetmesi pek kolay değil. Bu yüzden alışveriş listenize eklemememizi tavsiye ederim şahsen.

    Aşağıdaki video'da Galas, Son House'un "Death Letter Blues" şarkısını yorumlamış. Nasıl şarkıyı tanımak pek kolay olmadı değil mi?

    Andante Sayı 57



    Andante'nin 57. sayısı yayınlandı. Bu sayının kapak konusu İlhan Usmanbaş. Yine dolu dolu bir içerik var. Bende kalemimin döndüğünce hi-fi bölümüne bir şeyler karaladım. Bayinizden istemeyi unutmayınız...

    Western Electric Sound System 1926



    Western Electric Sound System nasıl afiş bile heyecan verici değil mi? Söylenenlere göre sesi de son derece keyifliymiş...

    EMT JPA-66



    EMT'nin JPA-66'sı çok ilginç bir ürün. Dışarıdan bile yeterince karışık gözüken cihazın içerisi evlere şenlik. Aslında aşağıdaki fotoğraf bir önceki versiyonun içerisi. Yeni versiyon bundan çok daha karışık. Fotoğraflar bu seneki Münih High End fuarında. Daha fazla resim için buraya göz atabilirsiniz. Ama JPA-66'yı görünce kendi bloğuma da ekleyeyim dedim.

    Müthiş Bir Garrard 301



    Bir Garrard 301, herhalde ancak bu kadar güzel restore edilebilir. Bu müthiş çalışma Jürgen Loos tarafından yapılmış. Harika!

    Rocket Gitar Raf



    Geçen hafta sizlerle Rocket tasarım firmasının kaset şeklindeki rafını paylaşmıştım. Bu kez gitar şeklinde tasarladıkları bir raf sistemi buldum. Bu üründe satıştan kalkmış. Ama süper bir tasarım...

    Box 58



    Box 58 oldukça şık bir CD rafı. Cam ve çelik kullanılarak tasarlanan üründeki imza Helmut Koppenhagen'ın. Birbirinden ayrı dönebilen 6 rafa sahip olan ürün isminden anlayabileceğiniz gibi 58 adet CD saklanabiliyor. Fiyatını bulamadım ama pek ucuz olacağını zannetmiyorum.

    II Dünya Savaşı Kitap


    İkinci Dünya Savaşı ile alakalı dilimizde yayınlanan çok fazla kitap yok. Hele olay teknik konulara gelince bu konulara giren kitap sayısı çok az. Askeri okullarda kurmay öğrencilerinin eğitiminde kullanılan bazı kitaplar dilimizdeki en teknik kaynaklar olarak dikkat çekiyor. Uzun arayışlar sonucunda 6 ciltlik kitabı edinmiştim. Geçenlerde yeniden okumaya başladım. Sizin de elinizde bu tarz kitaplar var ise en azından gözümüzden kaçma olasılığına karşı küçük bir not düşebilirsiniz.

    Hayran Ev Sinema Sistemi


    Abartmanın sonu yok herhalde. Bu Star Trek konsetinde bir ev. Tabii ki ev sineması sistemi de aynı konsepte uygun yapılmış. Yalnız bu evin farkı tüm odaların ve tüm mekanların aynı konsepti paylaşması ve fotoğrafları görülen daire normal bir apartman dairesi. Aşağıdaki fotoğraf evin açık mutfağı. Sanki biraz abartmışlar mı?

    Pazar Sineması: Le Manoir du Diable



    Le Manoir du Diable veya Şeytanın Evi, bir çok sinema tarihçisi tarafından tarihin ilk korku filmi olarak adlandırılır. Fransız yönetmen Georges Méliès tarafından çekilen film sadece 3 dakika uzunluğunda. Yüzyıldır ilgi görmeye devam eden korku filmleri klasiklerinin bir kısmı ilk kez bu filmde sinema ekranına gelir. Yarasalar, cadılar, iskeletler ve gotik şatolar. Bu arada filmin gösterime girişi 1896 yani bir asırdan daha eski bir film.

    Bu üç dakikalık önemli filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz. Filmin telif hakları artık ortadan kalktığından bir çok dijital kütüphanede bulabilirsiniz.

    Aesthesis The Gramophone Speakers



    Bu aralar üst üste gramofonlardan esinlenmiş ürünlere yer veriyorum. Hi-fi dünyasında, bazen sesinden ziyade tasarımı ile ön plana çıkan ürünler oluyor. İşte onlardan bir tanesi; Aesthesis firması tarafından üretilen The Gramophone Speakers yani Gramofon Hoparlörler. Üreticisinin verdiği teknik detaylara bakılırsa oldukça iddialı bir hoparlör olsa da, hi-fi dünyasında pek başarılı olma potansiyeli bulunan bir ürün değil. Ama şık evlerin, değerli bir parçası olma potansiyeli yüksek. Sahip olmayı hayal ettiğim bir tarz değil ama bu beğenmeme engel olmasa gerek :)

    Müzik Mağazası 1946



    New York'tan bir müzik mağazası. Fotoğraf 1946 yılından...

    Haavoittunut Enkeli - Hugo Simberg



    Hugo Gerhard Simberg (1873 - 1917) Fin sembolist ressam ve grafik sanatçısı. Yukarıda gördüğünüz Haavoittunut Enkeli veya Türkçe çevirisiyle Yaralı Melek, Simberg'in en tanınmış tablosudur. Ressamın 1903 yılında çizdiği resimde, son derece melankolik bir ortam var. Finlandiya'nın kendisine özgü coğrafyasını da resmine aktaran Simberg, özellikle meleği taşıyan coçukların yüz ifadelerine odaklanmış. Eser, Finlandiya'nın milli resmi olarak tanınmaktadır.

    Davone Rithm


    Danimarkalı hoparlör üreticisi Davone firmasının Rithm hoparlörü için hazırlanan afişi Hifi Kızları bölümümüze ekleyebiliriz. Hazır geçen gün Ray modelinde de bahsetmiştim.. Merak edenlere hoparlörün fiyatı yaklaşık 1.500 Sterlin.

    Plak Koleksiyoncusunun Rehberi: Lambalı Pikap Katı Mevzuu



    Bu hafta başında yayınlamış olduğum pikap katları yazısı ile alakalı bazı geri dönüşler aldım. Bir çok kişi giriş seviyesinde lambalı (daha doğru tabir ile vakum tüplü) pikap katları konusunda bilgi istemişler. Aslında giriş seviyesinde bir çok vakum tüplü pikap katı bulabilmek mümkün. Ancak ülkemiz için aynı şeyi söyleyebilmek mümkün değil.

    Yerel pazarda vakum tüplü modellerden en sıklıkla denk gelebileceğiniz markalardan bir tanesi ProJect'tir. Ancak ikinci el pazarında bile çok uygun fiyat etiketine sahip olduğunu söylemek pek kolay değil. Ucuz bir fiyata denk gelirseniz kaçırmayın alın. Bir dönem ülkemize ithal edilen Antique Sound Lab markasında benim fiyatına göre başarılı bulduğum "Mini Phono" da denk gelirseniz alabileceğiniz ürünlerden bir tanesi. Ayrıca bir dönem bazı Çin menşeili ürünlerde pazarımızda boy gösteriyordu. Çin deyince hemen burnunuzu kıvırmayın. Kötü Çin malları olduğu kadar iyileri de var. Ancak ülkemizde çeşitlilik olduğunu söylemek güç.

    Anlayacağınız giriş seviyesi tüplü ampli bulmak ülkemizde pek kolay değil. Üst seviyede ise büyük bir çeşitlilikten bahsedemesek bile çok kaliteli ürünler bulmak mümkün. Bu noktada neler yapabilirsiniz?

    - İkinci el pazarını takip etmek.
    - DIY olayına girmek eğer siz beceremezseniz yakın çevrenizde bulunan bir kişiye projeyi yaptırmak.
    - Yurtdışından almak (eBay gibi sitelerde Bellari, Yaquin gibi markaların ürünlerini çok uygun fiyatlara alabilirsiniz)
    - Standart bir ürün alıp, ileri de daha geniş bir bütçeniz olduğunda konuya geri dönmek.

    Ben olsam ilk adımda vakum tüplü pikap katına girmezdim. İlk adımda düzgün çalışan bir sistem kurup bütçemi plaklara yatırmak daha mantıklı olurdu diye düşünüyorum.


    Konser; 123 + Izmir Senfoni Orkestrası



    19 Mayıs akşamı 123'ün İzmir Senfoni Orkestrası ile beraber verdiği konsere gitme fırsatı buldum. Son dakika biletler elimize ulaşınca ve şehir dışı programımızda ufak bir değişiklik olunca Adnan Saygun konser salonunun yolunu tuttuk. Düzenlemeler, eklenen vibrafon,  sahnenin önünde yanan mumlar ile harika şekilde oluşturulmuş atmosfer, kötü akustik ile bir miktar gölgelense bile yine de keyifli bir akşam oldu. Eğer uygun bir ortam sağlanmış olsa konserin çok daha keyifli olacağını düşünüyorum..

    Ben Ozzy Kitap



    Bu seneki İzmir Kitap Fuarına gittiğimden ve son derece başarılı bulduğumdan bahsetmiştim. John Michael Osbourne, ailesinin ona hitap ettiği şekilde John, biz hayranlarının hitap ettiği şekli ile “Ozzy” 1948 yılında doğmuş. Dünya savaşının ardından yıkıntı haline gelen İngiltere'de büyüyen Osbourne, kendi kaleminden yaşam hikayesini anlatıyor. Hikaye gerçekten evlere şenlik. Okul hayatı tam anlamıyla facia, iş hayatı da öyle. İnşaatlarda çalışması, korna üretiminde çalışması ve mezbaha günleri. İlk gençliğinde Beatles'ın müziğinden etkilenmesiyle yaşamı değişmeye başlar. Sonrasında ilk müzik deneyimleri, efsanevi Black Sabbath, sonra topluluktan kovulması, solo kariyeri ve bir çoğumuzun pek hoş karşılamadığı televizyon şovları. Ozzy kendi kaleminden aslında daha doğrusu kendi ağzından yaşam hikayesini anlatmış. İşte “Ben Ozzy” kısaca böylesine bir kitap.

    Yaklaşık 500 sayfalık kitap çok çok kolay okunuyor. Söz konusu Ozzy olduğunda ortaya edebi bir eser çıkmayacağını tahmin edersiniz. Ancak kitap çok eğlenceli. Ben bazı bölümlerde çok iyi vakit geçirdim. Kitapta bir fan'ın neredeyse aklına gelen her soruya cevap vermeye çalışmış. Neden televizyon şovlarına çıktığı, meşhur civciv ezme konusu, Black Sabbath'tan atılması, solo kariyeri gibi bir çok konu eğlenceli bir dille anlatılmış. Özel hayatının karmaşıklığı ve hayatı boyunca bol bol tükettiği, alkol, sigara ve her türden uyuşturucudan dolayı bazı konular biraz muallakta kalmış. Meşhur yarasa konusundan şöyle bir bahsedilmiş mesela. Dediğim gibi uzun veya kısa bir çok sorunun cevabı verilmeye çalışılmış. Tüm bunlar olurken kendisiyle dalga geçebilmesi övgüye değer.

    Kitap, Pegasus yayıncılık tarafından meraklılara sunuldu. Fiyatı çeşitli satış noktalarında 15 ila 20TL arasında değişiyor. Çeviri Köksal Gülerkaya tarafından yapılmış. Kitabın çevirisi bence gayet başarılı yapılmış.

    Ozzy severler, Black Sabbath severler ve hatta 1970'lerin müziğine ilgi duyanlar bu kitaba bir göz atmalı.

    Peter Brötzmann ve KonstruKt Konseri



    KonstruKt ve Peter Brötzmann konserinin olma olasılığından bundan aylar önce haberim olmuştu. İlk duyduğum andan itibaren heyecanlanmıştım. Konserin yapılabilmesi için birçok sorunun üstesinden gelinmesi gerektiğini biliyordum. Tüm o zorluklardan haberim vardı. Ama adım adım tüm sorunlar şükürler olsun ki çözüldü. Bir şekilde konserin düzenlemesi kesinleşince bende planımı programımı yaptım. Hatta konserin duyurusunu kendi bloğuma da ekledim. Son derece ters bir zaman gelmiş olmasına rağmen bir şekilde konsere gitmeliydim. Karmakarışık bir ruh haliyle planımı programımı yaptım.

    Konser öylesine ters bir zamana gelmişti ki! Ama yapılabilecek hiçbir şey yoktu. Peter Brötzmann konsere geliyordu ve şartlar ne olursa olsun orada olmalıydım. İzmir'den İstanbul'a doğru yola çıktım.

    Konserin olduğunu günle ilgili birkaç yazı yayınladım. Önce sevgili Reha Arcan'ın sistemini dinledik, sonrasında Radyo Babylon'da tüm zamanların en ilginç radyo programlarından birisi yapılırken olaya şahit oldum ve artık konser zamanı gelmişti. Sevgili Reha ile Radyo Babylon'dan aşağıya indik ve konserin yapılacağı Nublu'ya girdik.

    Nublu, küçük ama çok hoş bir mekan. İzmir'de ne yazık ki böylesine güzel kulüplerimiz yok. Daha konserin başlamasına vakit vardı ve barda oturan ve arkası dönük bir silüet  bu güzel maceranın odağındaki isimdi; Peter Brötzmann. Hemen yanına gidip kısa da olsa sohbet etme fırsatı buldum. Neredeyse herkes konsere uzaklardan birisinin geleceğini biliyordu hatta Peter bile. İzmir'den  gelen sen misin diye sordu ve İzmir'in çok farklı bir şehir olduğunu duyduğunu söyledi. O an çok mutlu olduğumu söylemem lazım. Caz müziğinin özellikle de Avrupa cazının değişmesinde önemli etkisi olan müzisyenlerin bir tanesi (hatta en önemlisi)  ile sohbet etmek nasıl bir duygu anlatabilmem mümkün değil. Tarihe tanıklık etmiş hatta tarih yazılırken içerisinde bulunmuş ve hatta tarihi yeniden yazmış bir kişi ile karşı karşıyasınız. Büyük müzisyenliğin yanında büyük insan olmakta çok önemli. Düşünsenize keyifle hiç tanımadığınız bir insanla sohbet ediyorsunuz. Sohbet ettiğiniz kişi de, Peter Brötzmann. Aradan geçen yıllar Peter'a neredeyse hiç dokunmamış. Videolarından, canlı performans görüntülerinden tanıdığımız haliyle kanlı canlı şekilde karşımda buldum onu. Şaka değil 1941 doğumlu Peter yani 70 yaşında.  Sohbetin ardından KonstruKt müzisyenlerinin bir kısmı  ile de tanıştım.  Tüm bunlar olurken sevgili Reha, Brötzmann /KonstruKt albümü Dolunay'ı benim için imzalatmış bile.


    Soldan sağa, Reha Arcan, Peter Brötzmann ve bendeniz Hakan Cezayirli. Hayat boyu unutulmayacak bir an!

    Konser başlamadan önce Stereo Mecmuası forumlarından tanıdığım ve genç yaşına rağmen free jazz konusunda gayet bilgili olduğunu gördüğüm ama bunlardan daha önemlisi tam anlamı ile bir müziksever olduğunu hissettiğim Can Tutuğ ile de gerçek hayatın içerisinde tanışmış olduk.

    Konserin olduğu gün sevgili Reha ile buluşmadan önce konsolosluktaki işlerimin arasında bir merhaba demek için uğradığım A.K. Müzik'in K'si yani sevgili Kerim Selçuk'ta konsere gelen tanıdıklardan bir tanesiydi.

    Konserin başlamasına kısa bir süre kala, sahnenin en önündeki masaya oturduk Reha Arcan ve Kerim Selçuk ile. Konseri başlatmadan önce biraz serzeniş cümleleri yazmak istiyorum. Konsere İzmir'den kalkıp gelmiş bir kişi olarak buna hakkım olduğunu düşünüyorum. İstanbul dünyanın en önemli kentlerinden bir tanesi. Nüfus açısında devasa bir şehir. Bu koskoca şehirde free jazz dinleyen kaç kişi vardır bilemiyorum. Ancak konserin başlamasından önce Nublu'ya baktığımda görebildiğim insan sayısı neredeyse 50 kadardı. Konser belki iyi duyurulmamış olabilir, Çarşamba akşamı dışarıya çıkmak için ters bir akşam olabilir ama ne olursa olsun çok daha büyük bir kalabalığın olacağını hayal etmiştim ben. Tamam dünyanın herhangi bir yerinde bu tarz müziğin çalındığı bir mekanda binlerce kişi olmaz. Ama bu kadar ilgisizlik beni hayal kırıklığına uğrattı ne yalan söyleyeyim. Örneğin ben bir saksafoncu olsam ama free jazz çalmasam hatta bu tarz ile ilgilenmesem bile böylesine bir müzisyenden belki birkaç şey öğrenirim diyerek konsere gelirdim. Bir de konserin fiyatını söyleyeyim sizlere; giriş ücretsizdi. Neyse olan artık olmuştu. En önemlisi ben sahnenin önünde yerimi almıştım ve çok ama çok mutluydum. O an dünyanın sonu gelse umurumda olmazdı.


    Büyük usta dinliyor. Brötzmann Korhan Futacı'nın girişin dinlerken


    Konserde KonstruKt müzisyenlerine ek olarak gitarist Barlas Tan Özemek'i dinleme fırsatı buldum. İsterseniz ilk önce KonstruKt müzisyenlerini sizlere tanıtayım; nefesli enstrümanlarda Korhan Futacı, gitarda Umut Çağlar ve davullarda Özün Usta ve Korhan Argüden. Sahnede iki davul, iki gitar ve iki saksafon olacaktı. Nasıl bir coşkunun içerisine gireceğimizin ilk işareti bu kombinasyondu zaten.

    Konser başlayınca zaman ve mekan kayboldu benim için. Peter, o yaşına rağmen yine videolarda ve albümlerde gördüğümüz gibi yıldırım gibi soloya çıkıyor ve sanki hiç durmayacakmış gibi devam ediyor. Nasıl bir şeydir bu, anlayabilmek mümkün değil. Çalınan müziğin herhangi bir kuralı yokmuş gibi düşünebilirsiniz ama bu konuda yanılırsınız. Serbest emprovizasyon ve dolayısıyla free-jazz ben çaldım oldu müziği değil. Eğer böyle düşünüyorsanız bence daha fazla konsere gitmeniz lazım. Her müzisyen diğerinin ne çaldığını takip ediyor ve kendi içerisinde mantığa (aslında mantık değil de başka bir kelime kullanmak lazım ama aklıma uygun bir şey gelmedi) sahip döngüler ile müzik gelişiyor. Yani bir çoklarının zannettiği gibi müzisyenler diğer tarzları çalamadıkları için değil bu müziğe gönül verdikleri için free-jazz çalarlar. Sahnede işte tam bu türden bir müzik fırtınası kopuyordu. KonstruKt için bir kaç cümle yazmak gerekirse lafı uzatmadan hem konserde hemde İzmir'e döndüğümde defalarca dinlediğim albümlerinde müthişler. Bir şekilde albümlerini alın dinleyin, söylediğime hak vereceksiniz.

    Konserin afişi, fotoğrafta belli olmuyor ama herkesin imzası var :)

    Konserin başlaması ile bitmesi bir oldu benim için. Müzik aktı, zaman geçiverdi. Tam bu noktada çalan herkese teşekkür etmem lazım. Nublu'daki dinleyici sayısına benim moralim bozulmuş olsa bile sahnedekiler bir saniye için bile olsa böyle bir şeyi bana hissetirmediler. KonstruKt sahnede Peter Brötzmann'la beraber çalmaktan mutluydu ve bu duyguları bizlerle de paylaştılar. Peter'ı seyretmek bile başlı başına bir keyif. Bir solo öncesi kamışı çıkartıp yenisini takması, cebinden çakısını çıkartıp istediği tonu yakalamak için kamışı modifiye etmesi, bir müzikseverin her konserde denk gelebileceği mevzuular değil. Sadece o değil, bir sürü analog ve dijital işlemcinin arasında Umut Çağlar'ın ton ayarlaması, davullardaki Özün Usta ve Korhan Argüden'in yaptığı ve davulun tonunu bir anda değiştiren numaralar, anlık olarak müziğin etkisinden çıkıp dünyaya döndüğümde gördüğüm ve aklımda kalan enstantanelerdi. Şu müziği seven insanların gerçekten orada olması lazımdı, inanın müthiş bir akşamı kaçırdınız. Buna emin olabilirsiniz.

    Konser aktı geçti ve her güzel şeyin olduğu gibi bu akşamında sonu geldi. Konser sonrasında Nublu'nun dışındaki konser afişini çok sempatik bir görevlinin yardımı ile söktüm. Tüm müzisyenlere teker teker imzalattım. Bu sırada herkes ile muhabbet ettim. Çok garip bir şey bu. Neredeyse 15 dakika önce sahnenin tozunu atan adamlarla beraber sigara içiyosunuz ve sohbet ediyorsunuz. Nasıl keyif aldım sizlere anlatamam. Konser sonrasında emeği geçen herkesin imzasının olduğu afişi hayatımın sonuna kadar saklayacağım. Muhtemelen çok uzun bir zaman bu konseri anlatmaya devam edeceğim. İşte öyle bir akşamdı yaşadığım...


    Büyük ustanın imzası

    İstanbul'da harika bir Çarşamba akşamı geçirdim. Her türlü soruna ve sıkıntıya rağmen o anı kaçırmadığım için çok ama çok mutluyum. Yeni evli bir insan olarak 4-5 gün yalnız başıma İstanbul'a gitmeme ses çıkartmayan ve hatta Peter Brötzmann'ı ne kadar sevdiğimi bildiği için konseri kaçırmamam konusunda sonuna kadar destek olan Seçil'e ne kadar teşekkür etsem az. Gerçekten çok şanslı bir insanım; çevremde bir sürü değerli insan olduğu için, beni bu kadar sevdikleri ve değer verdikleri için. Her zamanki gibi beni evinde ağırlayan Okan'a, konser gününü benim için son derece renkli hale getiren sevgili Reha Arcan'a teşekkürler. Sanırım Nublu'ya gelen müzikseverler konserin gerçekleşmesinde emeği geçen Murat Akduman, Reha Arcan ve Ebru Özdemir'e teşekkür etmeli.

    Ama en önemlisi Peter Brötzmann ve KonstruKt'e teşekkür etmem gerekli. Elinize, kolunuza, nefesinize ve yüreğinize sağlık. Bu ülkede böylesine işler çıkartan herkese teşekkürler...

    Konsere ellerinde olmayan sebeplerden dolayı gelemeyenler için bir video ekleyeyim. Ne mutlu bana ki, şunu yazabiliyorum; "Evet ben de oradaydım"

    Neo Gramophone



    Lars Amhoff tarafından tasarlanan Neo Gramophone, modern çizgiler taşıyan bir konsept müzik çalar. Tasarımın anafikri klasik tarzdaki gramofonlar. Ancak tamamen dijital bir yaklaşıma sahip. Konsept, iTunes veya benzeri hizmetlerden bluetooth aracılığı ile müzik çalmaya dayanıyor. Ürünün üzerindeki dokunmatik ekrandan gerekli ayarlamaları yapabiliyorsunuz daha doğrusu yapabileceksiniz. Bunun sebebi Neo Gramophone şu an sadece model (belki de heykel demeliyiz) olarak satışta. Fonksiyonel versiyonu ne zaman üretileceği konusunda bir bilgiye rastlamadım. Ürün veya konsept Lars Amhoff ve Christin Krause'nin kurduğu The Substain isimli bir Alman tasarım firması tarafından tanıtılmıştı. Bakalım nihai ürün nasıl olacak?

    Radyo Babylon Hatırası



    Daha önce lise yıllarında radyoculuk oynamıştım. Aradan yıllar geçti sevgili Aydın Eroğlu ile bir kez daha radyoculuk oynama şansı buldum. Bu son deneyimden büyük keyif aldığımı söyleyebilirim. Hatta burada konuyla ilgili bir şeyler karalamıştım.

    Sevgili Reha Arcan ile Peter Bröztmann konseri öncesinde müzik sistemini dinlediğimizden burada bahsetmiştim. Hatta bir de konserin olduğu o akşam Reha'nın radyo programı olduğunu ve evde hazırlığını yaptığından bahsetmiştim. Konsere çok az bir vakit kala Radyo Babylon'un yolunu tuttuk. İlk kez metronun Şişhane hattını gördüm ve kullandım bu vesile ile. İstasyon çok güzel olmuş. Göz açıp kapayıncaya kadar kendimizi Pera'da bulduk. Kesinlikle faydalı bir çalışma...

    Radyo Babylon benim hayal ettiğim gibi çok büyük bir stüdyoya sahip değilmiş, küçük ama gayet sempatik bir ortam var. Ortalığı incelerken kafamda Reha'nın aynı anda hem radyo programında olup hemde konseri izleyeceği sorusu vardı.. Reha bekle ve gör dedi. Biz radyoya gittiğimizde Türkçe Pop programı yapan Murat Meriç  stüdyodaydı. Kendisi aynı zamanda müzik yazarı olması lazım. Neyse o programını bitirirken Reha ile ben stüdyoya girdik.

    Reha cebinden küçücük bir kağıt çıkardı. Bu akşam Peter Brötzmann konseri olduğundan ve programın onunla ilgili olacağından bahsetti. Şarkıları teker teker saydı ve hepsi bu kadar. Bu arada program canlı yayınlanıyor :)

    Sanırım tüm zamanların en kısa ve öz radyo programına imza atıldı. Bu arada bende oradaydım :) Yukarıda Radyo Babylon'dan güzel bir anı fotoğrafım var.

    Ve artık beklenen an gelmişti. Peter Brötzmann'ı seyretmek...

    Rocket Kaset Raf



    Rocket tasarımdan yeni bir ürün. Bu kez harika bir raf yapmışlar. Müthiş bir tasarım. Fiyatını bulamadım sanırım şu an stok dışı kalmış durumda. Bu aralar bol bol Rocket ürünü paylaşacağım sizlerle...
    Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...