Elektron Mikroskop Altında Plak İzleri


Yukarıdaki fotoğraf nedir? Haydi tahmin edin, ay yüzeyi filan değil :) Yukarıdaki fotoğraf, bir plak izi. Rochester Üniversitesinde araştırmacı olarak çalışan Chris Supranowitz elektron mikroskobu altında bir plak yüzeyini 1.000 kez büyüterek, kendi geliştirdiği yazılımla görüntüyü keskinleştirmiş. Bu arada yukarıdaki izler Led Zeppelin IV plağından!

Pikap Kolu Yakmak İçin Zihni Sinir Projesi


Stereo Mecmuası'nın geçtiğimiz sayılarında Blue Horizon firmasının Proburn ürünü ile alakalı bir inceleme yazmıştım. Geçtiğimiz günlerde küçük bir müdahale yaptığım Bluenote Borghese pikap kolunu acil şekilde yakmam gerekti. Tabii ki kabloları:)  Bir zihni sinir projesi ile Proburn'e özel bir kablo yaptım. Böylelikle küçük headshell'leri cihaza bağlama şansım oldu. Bir kaç forumda bunu paylaşınca ilginç tepkiler aldım. Elinizde bu tarz bir kablo yakıcı var ise hani aklınızda bulunsun diyerek fotoğrafları yayınlıyorum.

Thurston Moore, Okkyung Lee ve Ikue Mori Canlı Performans

Geçtiğimiz günlerde bir müzik topluluğu ile alakalı araştırma yaparken, Youtube'da aşağıya eklemiş olduğum Thurston Moore, Okkyung Lee ve Ikue Mori'den oluşan trio'nun canlı bir performansını buldum. El altında bulunsun diyerek bloğuma ekleyeyim dedim. Videonun play tuşuna basmadan önce aşağıdaki yazıyı okumanızı öneririm. Çoğu bünyenin kaldırmayacağı bir müzik tarzı çünkü.

İlk önce müzisyenlere bir göz atalım,Thurston Joseph Moore (1958 - yaşıyor) Amerikalı müzisyenin adı aslında Sonic Youth ile birlikte anılıyor. Bu durum çok normal, çünkü toplulukta şarkı sözleri, tüm vokaller ve gitarların arkasındaki isim Thurston Moore. Sonic Youth'daki müzik hayatının dışında özellikle deneysel çalışmalar da yapan müzisyenin 2006 yılında yayınlanan Flipped Out Bride, 2007 yılında yayınlanan Black Weeds - White Death (Sadece kaset formatında), 2008 yılında yayınlanan Sensitive-Lethal ve yine 2008 yılında  yayınlanan Blindfold (Sadece kaset formatında 200 adet limitli) gibi albümleri de var. Bunların yanında Stereo Mecmuası müzik özel sayılarında yer verdiğimiz Glenn Branca'nın özellikle 1980 başı projelerinde de yer almış (Lesson No. 1,  Symphony no. 1, 2 ve 3)

Okkyung Lee ise Koreli bir çellist. Müzik eğitimini Kore'de tamamlayan müzisyen daha sonra Amerika'ya taşınmış ve emprovize müzik camiasında tanınır hale gelmiş. Naked City topluluğu ile alakalı araştırma yaparken Tzadik plak şirketine yaptığı albümlere denk gelmiştim. Bu arada 2009 yılında  Peter Evans ve Steve Beresford ile birlikte 2009 yılında yayınladığı "Check for Monsters" albümünün son derece iyi eleştirileri var. Albüm şu an elimde yok ama edinince bir şeyler karalamaya çalışırım.

Ikue Mori ise Japonya'da doğup Amerika'ya taşınan bir müzisyen. New York punk arenasında davulcu olarak boy gösteriyor. Gitarist Arto Lindsay ve klavyeci Robin Crutchfield ile beraber DNA topluluğunda müzik yapıyor. New York'ta 1970'lerin ortasında ortaya çıkan "No Wave" akımının etkisinde müzik yapan DNA'da amaç enstrümanları klasik tarzında çok dışında kullanarak farklı bir sound yaratmak. İşin acayip tarafı  hiç bir müzik eğitimi almamış olmasına rağmen Ikue Mori davulculuk konusunda büyük övgüler alıyor hatta ritm duygusunu çok önemli caz müzisyenleri ile kıyaslayanlar oluyor. DNA dağıldıktan sonra asla davul açlmıyor ve özellikle drum machine ve bilgisayar yardımı ile garip ritmler ve robotik efeklerle davulvari bir etki yaratıyor. 1990'lara gelindiğinde kendisi gibi Japon Kato Hideki (Ground Zero topluluğundan) ve Fred Frith (Stereo Mecmuası ve kendi bloğumda sık sık bahsettiğim Henry Cow topluluğundan) ile birlikte Death Ambient'ı kuruyor. Bu arada Ikue Mori'yi John Zorn'un Electric Masada'sından hatırlayan okuyucularım olabilir.

Aşağıda 2009 yılında Thurston Moore, Okkyung Lee ve Ikue Mori üçlüsünün deneysel dolayıyla emprovize bir canlı performansı var.

Cidade de Deus (Tanrı Kent) Soundtrack Plak


Hayatım boyunca monitör karşısında olduğumdan, kendi özel zamanlarımda ekrandan mümkün olduğunca uzak durmaya çalışırım. Bir film seyredeceğim zaman uzun uzun araştırır, seveceğimden mutlaka emin olduğumda seyrederim. Bu durumu bütn gün bilgisayar karşısında çalışan okuyucularımız varsa çok iyi anlayacaklardır. City Of God (orijinal adı Cidade de Deus- Tanrı Kent) filminin konusunu okuduğumda tam benim sevdiğim tarz bir film diyerek DVD'sini almıştım. Gerçekten yükselen Güney Amerika sinemasının güzel örneklerinden bir tanesi bana göre. Ancak konusu pek yenilir yutulur değil.

Brezilya'nın meşhur Rio de Janeiro kentini güzelleştirmek ve suç oranını düşürmek için kentin dış semtlerinin yeni alanlara taşımak gibi son derece zeka ürünü bir proje başlatılıyor. "Cidade de Deus" oluşturulan gettolardan bir tanesi. Zaman içerisinde her türlü suçun, uyuşturucunun merkezi haline gelen bu getto'lar ilerleyen yıllarda Rio de Janeiro büyüdükçe, kentin sınırları içerisine dahil olmuş. Bu mahallede yaşanan iktidar hikayesini ana konu olaral anlatan film, bir çok alt parçada karakterlerin özel yaşamlarından kesitler sunuyor. Filmin en önemli özelliği bence senarist de dahil olmak üzere, oyuncularında bu bölgenin insanı olmaları. Film, bir iktidar mücadelesini anlatınca, haliyle şiddet filmin ana konusu haline geliyor. Bu yüzden alıp mutlaka seyredin diyemiyorum, herkesin özellikle de çocuklu ailelerin seyretmekten hoşlanacağı türden bir film değil. Bu arada bir not; geçtiğim ay içerisinde Brezilya ordusu (bakın polisi demiyorum) benzer semtleri temizlemek için tanklar ve helikopterlerin desteği ile bir operasyon başlattı. Sokak sokak süren çatışmalar sırasında dökülen kanın yanında helikopter bile düşürülmüş olması bu gettoların günümüzde ne durumda olduğunu gösteriyor.

Filmin müzikleri ise konuya son derece tezat. Seçilen şarkıların bir çoğu benim hoşlandığım müzik tarzlardan olmasa bile, müziği dinlerken filmden aklıma sahneler geldiğinden yine de keyifle dinliyorum. Geçtiğimiz aylarda EMI'nin Türkiye'ye yeniden plak getirme kararı alması ile birlikte filmin soundtrack albümüne denk gelince hemen satın aldım.Sonuç olarak tam anlamıyla meraklısına diyebileceğimiz bir albüm.

Plak ülkemizde son derece makul bir fiyattan satıldı. Kayıt kalitesi  de hiç fena değil. Albümde Antonio Pinto ve Ed Córtes tarafından hazırlanan şarkılar var. Ayrıca filmde kullanılan müziklerden bir bölümü  de plağa eklenmiş. Plağın içeriği şu şekilde;

1. Meu nome e Ze - Antonio Pinto, Ed Cortes
2. Vida de otario - Antonio Pinto, Ed Cortes
3. Funk da virada - Antonio Pinto, Ed Cortes
4. Estoria da boca - Antonio Pinto, Ed Cortes
5. Na rua, na chuva, na fazenda - Hyldon
6. A Transa - Antonio Pinto, Ed Cortes
7. Metamorfose ambulante - Raul Seixas
8. Nem vem que nao tem - Wilson Simonal
9. Preciso me encontrar - Cartola
10. Alvorada - Cartola
11. Convite para Vida - Antonio Pinto, Ed Cortes
12. No caminho do bem - Tim Maia
13. Morte ze pequeno - Antonio Pinto, Ed Cortes
14. Batucada remix - Antonio Pinto, Ed Cortes

Filmin genelinde kullanılan müziklerin listesinde ise Brezilyalı yerel isimlere ağırlık verilmiş. İlk bakışta bir çok insan için tek tanındık isim James Brown olsa da, ayrıntılara girdiğinizde kulak kabartılması gereken isimlere denk geliyorsunuz. Filmde kullanılan şarkıların bir kısmına dediğim gibi plakta yer verilmiş ancak  tam listeye göz atmak için Wikipedia'dan alıntı yapalım,

* Alvorada - Beste: Cartola / Carlos Cachaça / Hermínio B. Carvalho - Yorum: Cartola
* Azul da Cor do Mar - Beste ve yorum: Tim Maia
* Dance Across the Floor - Beste: Harry Wayne Casey / Ronald Finch - Yorum: Jimmy Bo Horne
* Get Up I Feel Like Being Like (Sex Machine) - Beste: James Brown / Bobby Byrd / Ronald R. Lenhoff - Yorum: James Brown
* Hold Back the Water - Beste: Randy Bachman / Robin Bachman / Charles Tuner - Yorum: Bachman-Turner Overdrive
* Hot Pants Road - Beste: Charles A. Bobbit / James Brown / St. Clair Jr. Pinckney - Yorum: JB's
* Kung Fu Fighting - Beste ve yorum : Carl Douglas
* Magrelinha - Beste ve yorum: Luiz Melodia
* Metamorfose Ambulante - Beste ve yorum: Raul Seixas
* Na Rua, Na Chuva, Na Fazenda (Casinha de Sapê) - Beste ve yorum: Hyldon
* Nem Vem Que Não Tem - Beste: Carlos Imperial - Yorum: Wilson Simonal
* O Caminho Do Bem - Beste: Sergio / Beto / Paulo - Yorum: Tim Maia
* Preciso Me Encontrar - Beste ve yorum: Candeia
* So Very Hard to Go - Beste: Emilio Castillo / Stephen M. Kupka - Yorum: Tower of Power


Filmin en meşhur sahnelerinden birisi. Tüm bunların yaşandığını düşünmek bile ürkütücü!

Angenor de Oliveira, veya tanındığı ismiyle Cartola (1908 – 1980) çok önemli bir müzisyen. Brezilyalı olan müzisyenin şair yönü de var ancak sambanın gelişmesindeki katkılarından dolayı oldukça saygın bir ismi var. Rio de Janeiro, doğumlu müzisyenin gençlik yılları fakirlik içerisinde geçmiş. İlerleyen yıllarda şansın da yardımıyla Breizlya müziğinin en önemli ismi haline gelmiş.

Tim Maia (1942 – 1998), gerçek adıyla Sebastião Rodrigues Maia, Brezilyalı bir müzisyen. Rio de Janeiro doğumlu müzisyen hemen her tarzda şarkı söylemiş. Soul, funk, bossa nova tarzı hareketli şarkılarla liste başarıları da elde eden müzisyen için yazılan çizilenlere göre son derece nüktedan şarkı sözleri, bu başarısında önemli role sahip.

Jimmy "Bo" Horne gerçek ismiyle Jimmie Horace Horne, Jr. 1949 doğumlu Amerikalı bir müzisyen. R&B tarzına yakın bir müzik yapıyor. Günümüzde de son derece popüler olan Horne'un müziklerine her alanda rastlamak mümkün. Son derece garip bir oyun olan Grand Theft Auto'da bile rastlayabilmek mümkün.
Bachman–Turner Overdrive (veya bilindik adıyla BTO) Kanadalı bir rock topluluğu. 1970'lerde son derece popüler olan topluluğun "Let It Ride", "You Ain't Seen Nothing Yet", "Takin' Care of Business" gibi şarkıları rock müzik çalan radyolardan en çok istek alan parçalar arasında.

"Carl Douglas" 1942 doğumlu Jamaikalı şarkıcı. Aslında son derece eğlenceli bir müzisyen. En bilnen şarkısı olan "Kung Fu Fighting" dünya çapında önemli bir hit. Kendisi de dövüş sanatları ilgilendiğinden bir çok filmde müzikleri kullanılmış. Kendisi de amatör olarak bazı filmlerde boy göstermiş. Jamaikalı olup, Uzakdoğu dövüş sanatları ile ilgilenme fikri nasıl ortaya çıkmış bilmiyorum ama Jamaika'lı olduğunu bildiğimizden kafası iyiyken karar vermiştir dersek belki yanlış olmaz. Günümüzde önemli rap müzisyenleri şarkılarının remikslerini söylüyorlar(mış)

Luiz Melodia, veya Luiz Carlos dos Santos 1951 doğumlu Brezilyalı müzisyen ve besteci. MPB (1) türündeki şarkıları ile meşhur olmuş. .1960'larda kulüplerde şarkı söyleyerek başlayan müzik kariyeri 1970'lerde önemli müzisyenlerle birlikte kurdukları "Os Instantâneos" topluluğu ile yükselişe geçip, dünya çapında popülerlik kazanmışlar.

Raul Santos Seixas (1945 –  1989), Brezilyalı rock müzisyeni ve besteci. Ölümünden sonra bile kendisine çok bağlı bir dinleyici ve hayran grubu vardır. Hatta doğumgününde Sao Paolo'da bir geçit töreni düzenlenir. Simyacının yazarı "Paulo Coelho" ile 1970'lerde tanışıp, ezoterik bir grup kurmaya karar vermişler. Daha sonraları Seixas, yüzünü bu konularla alakalı her mantıklı insan gibi "Aleister Crowley"e çevirmiş (2) Hayal ettiği topluluğu kurmayı başarmış. Anarşist yapıya sahip bu topluluk tabii ki, bizimki gibi darbeleri ile meşhur Breizlya'da askeri yönetimin ilgisini çekmiş hem Seixas hem de Coelho, işkenceden nasiplerine düşeni almışlardır. (3)

Wilson Simonal de Castro, Brezilyalı müzisyen. (1939-2000) Özellikle 1960'da ve 1970'lerin başında son derece popüler olmuş. 1970'lerde Brezilya'da hüküm süren darbe hükümetleri ile işbirliği yaptığı dedikoduları yüzünden önce müzik kariyeri inişe geçmiş. Albüm yapmaya devam etmiş ama 1960'lardaki başarısını bir daha asla kazanamamış. Gerçekliğini buralardan takip etmek güç ama sol kanat müzisyenleri tarafından sevilmediğini görmek için Brezilyalı olmaya pek gerek yok:)

"Tower of Power" ise Amerikalı bir topluluk. R&B, soul ve funk esintileri taşıyan bir müzik yapıyorlar. Topluluğun çok uzun süren müzik yaşamı boyunca en dikkat çekici özelliği orkestranın üflemeli bölümü. Zaman içerisinde Monkees, Santana, Elkie Brooks, Cat Stevens, Elton John, John Lee Hooker, Rufus, Rod Stewart, Jefferson Starship gibi isimlerle çalışmışlar. Tower of Power'ı bir bakıma büyük orkestralar sınıfına sokanlarda mevcut.
(1) Música Popular Brasileira, Brezilya Popüler Müziği

(2) Bu topluluk Crowley'in "Liber AL vel Legis" yani Kanun kitabına uygun şekilde kurulmuş. Kitap ile alakalı ayrıntılı okumalar için -ki pek tavsiye etmem- internetten faydalanabilirsiniz. Kitap elektronik olarak bulunabiliyor.Bu arada kitabın 1920'lerde basılan örneklerinin fiyatları inanılmaz. Plak toplamak, kitap koleksiyonculuğunun yanında gerçekten ucuz bir uğraş :)


(3) Raul Santos Seixas'dan bahsederken, "Ney Matogrosso" ismi aklıma geldi. Son derece acayip bir ses rengine (sopranino) sahip olan Brezilyalı müzisyeni bundan seneler önce son derece ilginç müzik bloglarını takip ederken tanımıştım. Özellikle 1970'lerde Brezilyalı "Secos e Molhados" topluluğunda vokalist olduğu dönem ve topluluktan ayrıldığı dönemde yaptığı albümler muhtemelen dünyanın dört bir tarafındaki rock özellikle de glam severler için kutsal kase niteliğinde. Acayip kıyafetleri ve İngilizce çevirilere göre son derece garip sözleriyle, garip Güney Amerika müziklerine ilgi duyanlar varsa, mutlaka göz atılması gereken bir isim. Bu arada uzun zamandır bahsettiğim bloglara göz atmıyorum, umarım kapanmamışlardır.



Filmlerde Pikaplar ve Plaklar; Wristcutters A Love Story




Geçen sene bir DVD mağazasında dolaşırken Wristcutters (Bilek Kesenler - Bir Yol Hikayesi) filmini sanırım 1.99TL'ye görüp almıştım. Film hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ancak seyrettiğimde çok beğendim. Tam anlamı ile bir yol hikayesini anlatan film sadece intihar edenlerin yaşadığı garip bir dünyada geçiyor. Alternatif bir araf (veya cehennem) çerçevesi içerisinde filmin kahramanı Zia'nın (Patrick Fugit) kız arkadaşını arayışı konu ediliyor. Film son derece düşük bütçeli bir yapım. DVD'deki ekstraları seyrettiğinizde düşük bütçeli yapım olayının ayrıntıları çok keyifle anlatılmış. Goran Dukiç, alternatif dünyasını son derece başarılı oluşturmuş. Kullanılan pastel renkler, her şeyin paramparça, kırık dökük olması gibi ilginç ayrıntılar var. Filmde iki sahnede pikaplar boy gösteriyor. Bir adet Pioneer ve bir adet Dual :) Filmin müzikleri de çok güzel. Bu arada filmde rol alan önemli bir de isim var; Tom Waits.



Ülkemizde üç kuruşa satılan harika bir film. Büyük marketler ve mağazaların promosyon havuzlarında bulabilirsiniz.  Şiddetle tavsiye edilir.

Megan Fox ve Plaklar


Yeni neslin başarılı (başarı kısmını bilmiyorum ama güzel olduğu kesin) oyuncularından bir tanesi olan Megan Fox'un, Rolling Stones dergisine verdiği bu poz, plakla alakalı tüm sitelerde denk gelebiliyor. Bizim Retro sitemize de ekledim ama el altında burada da bulunsun diye düşünüyorum :)

Plak Koleksiyonculuğu: Türkiye'de Plaklar

Mikroekonomide, arz ve talep arasındaki dengeyi açıklamak için talep yasası ve arz yasası (1) diye iki önemli kural vardır. Bu iki durumun karşılıklı etki-tepkisi ile herhangi bir piyasadaki ürün fiyatları, rekabet, pazarlama modellerini gibi alanlarda tahminlemeler, analizler yapılabilir. Kısacası ekonominin abc'si bence arz-talep dengesidir. Az sayıda bulunan bir ürüne fazladan talep olduğunda fiyatlar artar, arzın çok olup talebin artmadığı zamanlarda ise fiyatlar düşer. Bu teori veya yasalar birlikteliği, arz ve talepten bahsedebileceğimiz hemen her alanda bazı konuları (örneğin fiyat) açıklayabilmek için veya strateji geliştirme (örneğin reklam, pazarlama) için kullanılabilir.


Eski Technics pikap üzerinde Technics pikap kafası. Resim alıntı: vinylengine

Son dönemlerde yazmaya başladığım "Plak Koleksiyonculuğu" yazı dizisi büyük ilgi gördü. Önümüzdeki günlerde (veya haftalarda) bir kaç yazı boyunca Türkçe plaklardan bahsedeceğim. Türkçe plak olarak belirli bir dönem aralığında yerel müzisyenlerin yaptıkları plakları işaret ediyorum.Yani Türk olup, yabancı dillerde albüm veya şarkı kaydetmiş müzisyenleri de bu grubun içerisinde kabul ediyorum.

Ama ondan önce bugüne bir bakış atalım ve Türk plak alemine şöyle bir göz gezdirelim. Aslına bakarsanız 1970'ler, 1980'ler, 1990'lar ve 2000'ler Türkçe plakların el değiştirme yönlerinde farklı trendler görülüyor. Bugün Anadolu Rock dönemi olarak isimlendirdiğimiz dönemin plakları Türkçe plaklar dünyasının en değerli üyeleri haline gelmiş durumda. Bunun en önemli sebebi, yerli alıcıların yanında dünyanın dört bir tarafından progressive ve psychedelic müzik tutkunlarının ve koleksiyoncularının bu döneme artan ilgisidir. Türkiye'de parmakla sayılabilecek bazı koleksiyoncuların elinde bulunan plakların çok daha fazlası özellikle Avrupalı ve Uzakdoğulu koleksiyoncuların elinde bulunmakta. Geçmişte plak seferleri yapılırken, günümüzde eBay gibi uluslararası sitelerinde yardımıyla plak akışı çok daha rahat sağlanmaktadır. Söz konusu olan alışverişlerde tutarların bir çok Türk kullanıcı için yüksekliği ve buna karşılık yabancı koleksiyoncuların geniş maddi olanakları ve tükenmeyen iştahları yüzünden Türkiye'den yurtdışına ciddi bir trafik yaşanmakta. Son dönemlerde İspanyol, İngiliz, İtalyan ve Alman plak şirketlerinin bir şekilde basmayı başardığı albümlerle ise iç piyasadaki açlık bir nebze giderilmekte

Bir şekilde basmak terimini özellikle kullandım. Çünkü ortalarda analog bantları, master kalıpları bulunmayan veya çok kötü durumda bulunan albümlerin, hatta bazen dijital ortamlardan plağa aktarılan albümlerin, ses kalitesi çok vahim durumdadır. Örneğin ülkemizde yurtdışı fiyatının 4 veya 5 katına satılan Erkin Koray'ın 1974 tarihli alamet-i farikası "Elektronik Türküler"de orijinal kopyalar ile karşılaştırdığınızda durumun vehameti tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmakta. Daha vahim örnekler de yok değil. Bülent Ortaçgil'in 1974 tarihli ilk albümünü "Benimle Oynar Mısın?"ın İspanya'da yapılan yeniden baskısında orijinal kopya ile karşılaştırıldığında bazı önemli farklılıklar gözden kaçmamakta. Bu konulara ilerleyen günlerde ayrıntılı olarak bakacağız.

Anadolu Rock dönemi haricinde yurtdışından talep gören bazı Klasik Türk Müziği albümleri, Sufi, Bektaşi vs gelenekten gelen müzisyenlerin albümleri gibi bazı özel müzik türlerinde de plaklara, yerel piyasada, denk gelebilmek pek mümkün değil. Klasik Türk Müzik albümlerini arayan yerli koleksiyonculardan yüksek bütçelere sahip olanlar var. Durum böyle olunca nadir örnekleri bulabilmek, bulunsa bile, alınabilmek çok zor hatta imkansız!

Bir diğer önemli tespit, yurtiçi pazarda daha makul tutarlara satılan plakların durumlarının kötülüğü. Bir plak, eğer koleksiyonerlerin peşinde koşmadığı bir albüm ise, daha alınabilir fiyatlara el değiştirebiliyor. Ancak geçmişten bugüne devam eden ayarsız, düzgün durumda olmayan pikap/iğne kombinasyonlarında çizilen, zarar gören hatta mahvedilen plaklar için bile yüksek tutarlar talep ediliyor. Eğer belki bu plaklar düzgün durumda olsalar, o yüksek tutarları hak edebilirler. Sonuç olarak Issız Adam filmi öncesinde filizlenen plak aşkı, filmin gösterime girmesiyle daha geniş kitleleri peşinden sürükledi ve yerel piyasada fiyatlar anormal yükseldi. İşte tam arz-talep dengesi ile açıklanabilecek bir durum!


Harika şekilde restore edilmiş Dual pikap üzerinde, Audio Technica iğne. Resim alıntı: vinylengine

Bu yazının sonunda bir serzenişim olacak. Plak severlerin geçmişten bugüne bir Dual pikap takıntısı var. Bende çok uzun zaman bu marka pikapları kullandım, bir çok modeli elimden geçti, bir çoğunu tamir ettim ve hatta elimde bir kaç güzel Dual pikabım var. Muhtemelen dilimizdeki en ayrıntılı Dual bilgilerini de Stereo Mecmuası forumlarında ve web sitemizde bulabilirsiniz. Ancak ayarsız durumda, mekanik olarak bitap olmuş, kolları ile oynanmış (2) Dual pikaplara anormal paraların veriliyor olması anlaşılabilir bir şey değil. Bunu her yazdığımda özellikle ikinci el pikap satan ancak müşterilerini gereğince bilgilendirmediğini düşündüğüm insanlardan yoğun tepki alıyorum. Bunun yanında 40 yıllık pikapları sanki bugün üretilmiş hale getiren ondan sonra satan insanlarda var. Bu iki grubu birbirinden ayırmak lazım. İkinci grup satıcılar, her türlü övgüyü kesinlikle hak ediyorlar.

Oynanmış ancak dışarılarına harika şekilde makyaj yapılmış pikaplarda seneler boyunca çalınarak haşat edilen plaklar, dışarıdan temiz bile gözükse ne yazık ki, hışırtıdan dinlenmez hale geliyor. Bunu her yazdığım veya seslendirdiğimde siz odyofiller diye başlayan cümleler duyuyorum. Bunun odyofillikle bir alakası yok. Plağa olan saygı ile alakası var. Bugün yabancı bir çok koleksiyoncu için DJ'lerin kullandığı Stanton, Pioneer, Technics pikaplar son derece popülerdir. Bunlara arıza durumunda müdahale etmek son derece kolaydır, özellikle Technics 12xx serileri gibi modellerde kollar son derece hassastır, devirlerini bellirli ölçülerde kontrol edebilmeniz mümkündür ve en önemlisi iğne değiştirmek için vida söküp takmak yerine, basit şekilde headshell sökersiniz. Tabii ki bütçeniz el veriyorsa daha iyi pikaplar alabilmek mümkün. Ancak burada önemli olan iğnenin açı, ağırlık ve diğer faktörler ile plak yivinin içerisine mükemmel (veya yakın) oturup plağa zarar vermesini önlemektir.

Bu konulara devam edeceğiz.

(1) Alfred Marshall ve Leon Walras tarafından geliştirilmiştir. Daha ayrıntılı bilgi için iktisat ve işletme kitaplarına veya sitelerine göz atabilirsiniz.
(2) Örneğin kolun yan tarafındaki pivotları açılmış bir kol, özel tork anahtarları olmadan kesinlikle birleştirilemez. Dinleyerek bunları düzelttiğini iddia eden bazı insanlar, kolların hassasiyetlerini berbat etmek kalmıyor, uzun vadede çalınan plaklarında berbat olmasına sebep oluyorlar.




Fisher Price Record Player


İlk olarak 1971 yılında pazara sunulan Fisher Price Record Player, yeniden üretilmeye başlanmış. Bir hifi haberi olmadığından kendi bloğumda yer vereyim dedim. Çocuklar için harika bir oyuncak olacağını düşünüdüğüm bu replika pikap, kendi özel plaklarını çalıyor. Her kutuda 5 adet plak hediye olarak geliyor ve yukarıdaki resimde sağ altta görülebileceği gibi özel bir bölümde saklanabiliyor. Plaklar özel olunca, alışılmış iğneye gerek kalmıyor. Dolayısıyla çocuk, iğneyi kırar mı şeklinde bir problemimiz olmuyor. Plak üzerindeki şarkılar "Farmer in the Dell," "London Bridge," ve "Twinkle, Twinkle Little Star," gibi önemli şarkılarmış. Mış diyorum çünkü ben "Sur le pont d'Avignon" tarzı çocuk şarkılarını bildiğimden listedekileri bilemiyorum. Anglo-sakson sistemine göre eğitimi alan okuyucularımız eminim ki hatırlayacaklardır...

Haydi Plak Temizleme Sıvısı (Plak Temizleme Solüsyonu) Yapalım


Son dönemlerde plak temizle sıvıları ile alakalı çeşitli sorular geliyor. İsterseniz kısaca plak temizleme sıvılarını ele alalım. Aslına bakarsanız yurt dışından oldukça ugun fiyatlara özel sıvılar alabilmek mümkün. Ancak 11 Eylül sonrasında havacılıkta güvenliğe yönelik yeni kararların alınmasından sonra kimyasalları yurt dışından getirtme imkanımız ortadan kalktı. Örneğin eğer denk gelebilirseniz, L'Art du Son, benim de deneme fırsatı bulduğum gerçekten işe yarayan temizleyicilerden bir tanesi. Tavsiye ederim. Ülkemizden ise şimdilik iki adet plak temizleme setini satın alabilmeniz mümkün. Şimdilik diyorum, çünkü ilerleyen dönemlerde yukarıda bahsettiğim sıkıntılardan dolayı ürünler ülkemize ithal edilemeyecek. Birincisi "Thorens Cleaning Set" Aslında bu tam bir çözüm, bir paket içerisinde plak ve iğne temizliği yapmak için gerekli tüm araçlar çıkıyor. Bu setin fiyatı 77 Euro ve Sigma Ses firmasından tedarik edebilirsiniz. Bir diğer ürün ise Bluenote firmasının Kymyas ürünü. 2 aşamalı bir temizlik çözümü sunan Kymyas'ın içerisinden çıkan ilk sıvı plak üzerinde kiri temizlerken diğeri ise plak üzerinde bir koruma tabakası oluşturuyor. Ürünün fiyatı 60 Euro civarında ve Fil Elektronik'ten tedarik edilebilir.Hala kendim uğraşmam derseniz, yerel ekonomik bir çözüm  Sigma Ses'ten geliyor; 9 Dolara plak severlere sunulan 250cc'lik plak temizleme sıvıları (1)

Eğer kendim uğraşırım derseniz, alınacak malzeme  listesi şu şekilde;
-Izopropil alkol veya isopropranol.  Bir çok elektronik ürünün temizliğinde de kullanabileceğiniz isopropranol'ü tedarik etmenin en kolay yolu, eczaneler. Genelde stoklarında bulunmuyor olsa da, sipariş verdiğinizde toptancı depolarından tedarik edilebiliyor.

-Saf su. Laboratuvar ortamında hazırlanan kullanılan suyun özelliği; organik ve in-organik maddelerden arındırılmış olmasıdır. Aslında damıtılmış su demek doğru ancak genel olarak saf su deniyor. Bulabilmenin en iyi yolu yapı marketler, otomobil aksesuarı satan yerlere göz atmaktır. Fiyatları son derece makul!
-Gerekli son şey, temizleyici. İşte iş bu noktada karışıyor, plakların üzerinde kimyasal atık bırakmamak için, kullanılması gereken deterjanın mümkün olduğunca doğal içerikli ve uçucu olması gerekiyor. Çeşitli endüstriyel temizleyiciler bu özelliğe sahip olmasına rağmen, çoğu zaman tedarik edebilmek mümkün olmuyor. Bu yüzden daha bulunabilir bir deterjana bakmak daha mantıklı olacaktır. Benim bulduğum çözüm "arap sabunu". Teorik olarak bitkisel bir içeriğe sahip olan "arap sabunu" geçmişte temizlik amacı ile evlerimizde bol bol kullanılıyordu. Bunu da gayet ekonomik fiyatlara tedarik edebilmeniz mümkün.

Malzemeleri toparladıktan sonra Türkiye'nin dört bir yanındaki 1 milyoncu tabir edilen ıvır zıvır satan mağazalardan veya benzerlerinden püskütücülü bir şişe almak. Benim tavsiyem bir kaç tane almanız. Sebebini birazdan anlayacaksınız!

Hazır işe girişmişken farklı kir seviyelerindeki plaklar için bir kaç farklı solüsyon hazırlamak en mantıklı iş. Evde bir bardak veya ölçü kabı ile aşağıdaki tarifleri deneyebilirsiniz. Bunlar benim uzun senelerden beri kullandığım tarifler ve plaklarımda herhangi bir sorun oluşmadı.


-1 ölçü izopropil alkol + 1 ölçü saf su. Bu birleşim, çok ciddi anlamda kirli plakları temizlemek için ilk aşamada kullanabileceğiniz bir solüsyon. Birinci adımda plağın kaba kirini alabileceğiniz bu karışıma arap sabunu eklemiyoruz.

-1 ölçü izopropil alkol + 4 ölçü saf su + arap sabunu. Bu karışım ön temizliği yapılmış kirli plakları veya çok kirli olmayan plakları temizlemek için kullanılmasını tavsiye ettiğim solüsyon. 1LT'lik bir sıvı hazırladığınızda (250ML izopropil alkol + 750ML saf su) bunun içerisine bir çay bardağının çeyreğinden daha az miktarda arap sabunu ekleyebilirsiniz. Öğle kuşağındaki televizyon programlarında yemek tarifi veren teyzeler gibi olduk biraz ama olsun...

Bir sonraki yazımda plak temizliğinin nasıl yapılacağını anlatmaya çalışacağım. Hatta belki bir video eklerim :)

Bu arada sizlerde kendi solüsyonlarınızı aşağıdaki yorum ekleme bölümünü kullanarak diğer okuyucularla paylaşabilirsiniz.

(1) Bir de kulakları çınlasın Ankaralı bir odyofil dostumuz olan Qwerty'nin (Donanım Haber, Turkeyforum'dan hatırlayabilirsiniz) bir dönem bana gönderdiği bir sıvı vardı, gayet etkiliydi. Buradan kulaklarını çınlatmış olayım :)

Ferit Odman - Nommo CD İncelemesi


Ferit Odman 1982 doğumlu İstanbul doğumlu bir davulcu. Müzik eğitimi İsveç ve İstanbul'un ardından Amerika'da devam etmiş. Albüm de Amerika'da kaydedilmiş. Nommo albümünde Odman'a trompette Brian Lynch, alto saksofonda Vincent Herring, piyano da  Burak Bedikyan ve basta Peter Washington eşlik ediyor.

Brian Lynch, 1956 doğumlu Amerikalı müzisyen. En iyi Latin Caz albümü dalında Grammy'si de olan müzisyen kariyeri boyunca farklı müzisyenlerle çalışma fırsatı bulmuş. Vincent Herring 1964 doğumlu Amerikalı bir müzisyen. Lionel Hampton'ın büyük orkestrası ile yükselişe geçen kariyeri boyunca çok önemli müzisyenlerle çalışma fırsatı bulmuş. Peter Washington,yine 1964 doğumlu bir müzisyen Art Blakey's Jazz Messengers'n son döneminde toplulukla birlikte çalma fırsatı bulduğu gibi, dönemimizin en kalbur üstü müzisyenleri ile de çalışma fırsatı bulmuş. Burak Bedikyan ise 1978 doğumlu İstanbul doğumlu müzisyen. Ferit Odman'ın albümünde çaldığı müzisyenlerin çok büyük isimler olması ve genç bir müzisyen olması ilk bakışta ürkütücü geliyor olabilir ama ne yalan söyleyeyim albümdeki performansı ile Burak Bedikyan, ışıl ışıl parlıyor.

Albüm önemli isimlerin bestelerine yapılan yorumlardan oluşturulmuş. Şarkı listesi ve bestecilere baktığınızda bir çok okuyucumuz Bop (hard ve post) dönemlerine bol bol atıf yapıldığını gözlemleyeceklerdir. Albümdeki şarkılara kısaca göz atmak gerekirse; İlk şarkı olan "The Eternal Triangle" çok bilindik bir Sonny Stitt bestesi. Muhtemelen ilk kaydı Dizzy Gillespie ve Sonny Stitt çalışması olan "Sonny Side Up" albümünde 1957'de görülüyor. Daha sonraki yıllarda Dizzy Gillespie'nin repertuvarının klasiklerinden birisi haline geliyor. Nommo ise Jymie Merritt bestesi. Merritt önemli bir basçı ve onu özellikle Art Blakey and the Jazz Messengers topluluğundan tanıyoruz. Odman albümünde temanın iki farklı varyasyonuna yer vermiş. Birinci versiyon, oldukça swing'li bir performans iken, ikinci versiyon daha yavaş ancak bateri bölümleri açısından çok daha zengin bir varyasyon olmuş. Rob Roy bir Oscar Peterson bestesi. Bu şarkıda Oscar Peterson'ın "Oscar Peterson Meets Roy Hargrove and Ralph Moore" albümündeki versiyonun ana temasına sadık kalınmış. Albümde davulları Lewis Nash çalıyordu. Ferit Odman'ın yorumunu cazın büyük ustaları ile karşılaştırmak doğru değil ama ne yalan söyleyeyim şarkıdaki genel enerji düzeyi orijinal yorumdan çok daha başarılı dersem sanırım abartmış olmam. Albümün dördüncü parçası "To Wisdom the Prize" bir Larry Willis bestesi. Neredeyse 11 dakika süren şarkıda trompetçi Brian Lynch ve alto saksofoncu Vincent Herring'in çok güzel sololarının yanında şarkının beşinci dakikasından sonra piyano bölümlerinde zillerin kullanımına ve ritmlerin aksamasına özellikle dikkat. Şarkının tamamı bölümlere ayrılarak her müzisyenin solo yapmasına imkan verilmiş. Ferit Odman kendisine uzun bir solo bölüm ayırmak yerine, soloların arkasını doldurmayı seçmiş.


"Tadd's Delight" bir Tadd Demon bestesi ancak şarkı Miles Davis ile özdeşleşmiş neredeyse. "Round About Midnight" albümünde çok güzel bir yorumunu bulabilirsiniz. Son derece ritmli bir yorum yapılan şarkıda özellikle Brian Lynch'in soloları ön plana çıkıyor. Şarkının koro bölümlerine girişte Ferit Odman'ın hızlı soloları dikkkat çekiyor. Albümün genelinde durup kalkma bölümlerinde birliktelik başarılı ancak bu şarkıda övgüyü bir kez daha hak ediyor müzisyenler. Albümün altıncı parçası Nommo'nun ikinci kez çalınması ki, bu paragrafın başlarında zaten yazmıştım. "Mr. AT." Walter Bolden bestesi. Walter Bolden bir davulcu olarak Stan Getz ile yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Ancak Zoot Sims ve Gerry Mulligan gibi isimlerle yaptığı çalışmalarda önemli. Besteci, davulcu olunca ister istemez şarkıda davul solosuna ayrılmış bir bölüm var. Altıncı dakika civarında denk geleceğiniz soloda albümün genelinde olduğu gibi Ferit Odman abartıdan uzak durmuş. "An Oscar For Treadwell" bir Charlie Parker bestesi ve şarkıdaki solosu caz tarihine geçmiş sololardan bir tanesi. Son derece ritmli şarkının ardından bir sürpriz geliyor. Albümün son parçası.

Good Times bir Aydın Esen bestesi. Müzisyenin Peter Herbert, Selahattin C. Kozlu ile oluşturduğu üçlünün Trio adlı albümünde denk gelebileceğiniz şarkı için bir şey yazabilmek mümkün değil. 2011 senesinde bir şekilde Aydın Esen ile röportaj yapıp Stereo Mecmuası'na ekleyeceğim. Aslında 2010'da yapmayı planlıyordum ama evlilik filan derken kaynadı gitti... Neyse...

Albüm Ferit Odman liderliğinde gerçekten ama gerçekten müthiş bir müzisyen topluluğu ile kaydedilmiş. Odman bir davulcu olarak ön plana çok çıkmak yerine, müziğin alt yapısında hünerlerini göstermiş. Meraklı kulakların hemen fark edecekleri, ritm aksatmaları, ufak dokunuşlar, ziller üzerindeki hakimiyet derken ön plana çıkmadan davulda yapılabilecek hemen her şeyi yapmış. Albümü gerçekten bir kaç kez dinlemek lazım. Önce genel olarak, sonra her müzisyene teker teker kanalize olarak. Albümün kaydı son derece başarılı. CD kapağının iç ve dış tasarımı da gayet hoş ancak herhangi bir kitapçık içermemesi albüme tek eleştirim. Şöyle biyografilerin, çalınan şarkıların ayrıntılarının olduğu bir kitapçık albüme çok yakışırdı. Acilen edinilmesi gereken albümler listesine eklenmesi tavsiye olunur.

Tamer Temel Quartet - Barcelona CD'sini İnceleyelim


Tamer Temel'in Barcelona albümünü hafta sonu edindim. Bu yazımda albüme bir bakış atmak istiyorum. Albümün kayıt hikayesi son derece ilginç. Hemen basın bültenine dönelim; Tamer Temel’in Barcelona’yı kaydetme fikri Amerikalı cazcı Dave Allen’le bir araya gelmesiyle oluşmuş. Albümü Allen’le birlikte New York’ta kaydetmek için hazırlanan hatta kayda girecekleri stüdyoyu bile ayarlayan Temel’in planları ABD’nin vize vermemesiyle altüst olmuş. Aslında albüme bakılırsa, CD için vize vermeyen Amerikalılara teşekkür etmek lazım:) Neyse... Yaklaşık üç ay albüm çalışmalarını durdurduktan sonra Mark Turner, Larry Grenadier, Jeff Ballard’dan oluşan Fly Trio’yla bir araya gelmesiyle ise işler değişmiş. Hayranı olduğu bu müzisyenlerden aldığı övgülerle Tamer Temel, Dave Allen’la birlikte Barselona’ya gidip albümü kaydetme kararı almış. Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra önce Marsilya’ya gidilmiş. Tabii terslikler Tamer Temel'in peşini bırakmamış ve o sırada İzlanda’daki yanardağ patlaması nedeniyle uçuşlar iptal edilince dört gün havaalanında konaklamak zorunda kalmışlar.Tüm bu badirelerden sonra dört gün gecikmeli olarak Barcelona’daki Laietana stüdyosuna girilip başlanan kaydın sonucu dinleyicilere Barcelona olarak dönüyor.

Barcelona geçen haftadan beri CD çalarımda dönmeye devam ediyor. Halimden de son derece mutluyum.  Albüme geçmeden önce isterseniz bülteninde yardımıyla Tamer Temel'i tanımaya çalışalım. Müzisyen benimle yaşıt. 1975’te İstanbul'da doğmuş ve İzmir’de büyümüş. 2005'te Avrupa Caz Festivali kapsamında kazandığı burs sayesinde İtalya'da Siena Masterclass Summer Course'da eğitim görme şansı bulmuş. Eğitimi sırasında İtalya'da konserlerde çalma fırsatı bulmuş. Hemen basın bültenine dönelim; Bu dönemde İtalya'nın önde gelen bazı müzisyenleriyle çalışma olanağı buldu. Bruno Tomasso Band ile Valdarno 2005 Jazz Festivalinde çaldı. 2006 yilinda Equinox grubuyla İzmir'de ve Eskişehir'de konserler verdi; standart ve modern caz eserleri yanında kendi bestelerini de seslendirdi. 2006'da Claudio Fasoli ve Antonio Zambrini'nin oluşturduğu Open Jazz Orkestra ile 12. Avrupa Caz Festivali kapsamında sahne aldı. 2006 yılında Kadıköy Caz Günleri kapsamında konser verdi. 2007-2008 yıllarında İzmir ve İstanbul’da çeşitli konserler verdi. 2008’de Ankara Caz Festivali’nde çaldı.

Albümde emeği geçen müzisyenlere de şöyle bir göz atalım. Albümde Tamer Temel, tenor saksafon (1) Dave Allen gitar, Masa Kamaguchi akustik bas ve Marc Miralta davul çalmış. Dave Allen, genç jenerasyonda ismi sıkça duyulan gitaristlerden bir tanesi. "Real and Imagined" albümünün son derece iyi eleştirileri yayınlanmış. Barcelona'yı sevdiyseniz Dave Allen'ın albümünü de edinmeye çalışın. Onu da çok seveceğinize eminim. Albümde "Always Beginning", "Perpetuum Mobile" ve albüme ismini veren parçaya dikkat. Albümde Allen, Seamus Blake (tenor saksofon) Mark Ferber (davul) ve Drew Gress (bas) ile çalışmış. Masa Kamaguch, Japonya'da doğumlu ve daha sonra Amerika'da yaşamaya başlamış. Müzik eğitimini de Amerika'da alan müzisyen Paul Motian gibi önemli isimlerle çalışma fırsatı bulmuş. Tarzının birlikte çaldığı müzisyenlere uyum gösterebildiğini internette gezdikçe anlayabildiğim müzisyenin yaratıcı emprovize çalışmalarda ismi bol bol geçiyor. Marc Miralta ise İspanyol davulcu. Tarz olarak cazın yanında flamenko müzisyenleri ile yaptığı çalışmalar var. Stüdyo müzisyeni olarak çok sayıda albümde davul çalmış.


CD'nin iç kapak tasarımı harika olmuş. Çok beğendim.

Albüm genel olarak benim sakin dediğim tarzda. Çok sert iniş çıkışlar yok, bunun yerine Allen ve Temel çok ön plana çıkmadan genel melodi yapısının içerisinde, ondan aşırı derece de ayrılmadan nota bolluğuna (2) girmeden meraklısına keyifli anlar yaşatıyorlar. Albüm isterseniz genel olarak dinleyebileceğiniz, isterseniz de, müzisyenlerin performansına dikkat ederek dinleyebileceğiniz bir albüm. Suda Balık, albümün açılış parçası, albümün geneli ile ilgili güzel izlenimler aldığım bir parça. Allen'in 2:50'den itibaren performansına dikkat. Albümün ikinci şarkısı Bağdat, benim şahsi favorim. Beste çok güzel. Albümün üçüncü şarkısı olan Çapalıkarşı'da, Allen ve Temel ön plana çıkıp, karşılıklı atışmalarla şarkıyı alıp götürüyorlar. Ritm olarak biraz daha hızlı tempodaki şarkıda davulcu Marc Miralta'da zaman zaman öne çıkıyor. Huzur, ismi ile benzeşen bir parça. Bir sonraki şarkı olan Kırmızı'yı da çok beğendim. Zaman zaman hızlanan parçanın 3:00 dakikalarından sonrasında Allen soloya çıktığında arkasından Temel'in ve tam tersi kombinasyonlar, şarkıyı çok güzel zenginleştirmiş. Bunun hemen ardından Laietana ve Temel'in saksofonunun ön plana çıktığı Beşer'i dinliyoruz. Keman Konçertosu Op. 44 Adagio Üzerine Tema ve Çeşitlemeler, isminden anlaşılabileceği gibi Adnan Saygun'un eseri üzerine kurulan bir tema. Yavaş tempolu Büyük Saat'in ardından bence albümün en farklı şarkısı olan  "Şimdiki Zaman" geliyor. Müzisyenlerin çalarken büyük keyif aldığını düşündüğüm bir parça, ne yalan söyleyeyim bende öyle bir his yarattı. Albüm genelinde daha çok eşlikçi olarak dinlediğimiz Marc Miralta'nın zaman zaman trampetinin köşelerinde yaptığı varyasyonlar, Masa Kamaguch'un daha atak bas bölümleri ve Temel ile Allen'in birbirlerini tamamlayan performanslarının akabinde tik taklarla Şimdiki Zaman sonlanıyor. Neredeyse bir saatlik ama su gibi akan bir albüm.

Albümün kaydı gerçekten çok çok başarılı. Temponun çok yükselmediği, sakin ama  performans açısından (özellikle Allen ve Temel) zengin bir albüm. CD'nin tasarımını özellikle çok beğendim. Harika bir grafik tasarım olmuş. Kim tasarladıysa tebrik etmek lazım. 2010 senesinin sonlarında AK Müzik Yapımdan beklenmedik bir bomba oldu, Barcelona. Bu albüm muhtemelen AK Müzik'in önde gelen "çok satanlar"ından bir tanesi olur diye düşünüyorum.

(1)  Saksafonun yazımı konusunda her zaman sıkıntı yaşıyorum. Biliyorsunuz Fransızca ve İngilizce yazımı saxophone şeklinde. Okunuş olarak saksofon daha doğru ama doğrusu TDK'ya göre saksafon. Ben işin içinden çıkamadığım için bazen öyle bazen böyle yazıyorum :)(2)  Nota bolluğu (veya  gevezeliği) konusunu albümden albüme, müzisyenden müzisyene hatta şarkıdan şarkıya ele almak lazım. Benim nota gevezeliğine bakış açım, hiç olumsuz değil. Ancak bu durumun yakıştığı albüm daha doğrusu parçalar olduğu gibi tam tersi de bol bol mevcut.

Bu arada satır arasında yazayım, 2009 yılında AK Müzik tarafından yayınlanmış Mehmet Can Özer'in "Siyah Kalem Dansı" albümünü yeni satın aldım. Benim gibi gözden kaçıranlar var ise mutlaka göz atsınlar.

King Crimson - In The Court of the Crimson King 200 GramSuper-Heavyweight Faciası



Geçtiğimiz günlerde King Crimson'ın efsanevi albümü "In The Court of the Crimson King"in yeniden baskısından burada bahsetmiştim.  Muhtemelen İngiliz rock müziği denildiğinde ilk akla gelen albümlerden bir tanesi olan bu önemli albüm tam 10 günde hazırlanmıştı. Özel baskı plağın remaster aşaması, toplululuğun gitaristi ve bir nevi beyni diyebileceğimiz Robert Fripp gözetiminde, orijinal analog bantlardan yapılmıştı. Dünya çapında 12.000 adet basılan özel baskı 200 Gram Super-Heavyweight Vinyl'e basılmıştı. Buraya kadar her şey yolunda.

Bende kendi elimdeki baskıyı değiştirmek amacı ile özel baskı plağı almayı planlıyordum ki, sağolsun Cihangir Mendi benim içinde Amerika'dan bir kopya getirtmiş. Plağı bana verirken, baskı da bir sorun var sanki, belki benim pikabımdan kaynaklanıyordur dediğinde olayın üzerinde hiç durmadım. Ancak dediği gibi baskı tam anlamıyla facia. Bu kadar önemli bir albümün, bu denli özel baskısından beklemeyeceğiniz kadar kötü. ADA plak şirketi tam anlamıyla batırmış. 2 farklı pikapta dinlediğim albümü, neredeyse ezbere bildiğimden eski baskılarına göre durum vehametini anlamak için "altın kulak" olmaya gerek yok!

Albümü plak formatında almak isteyenler 200Gr Super-Heavyweight Limited Edition'dan kesin ve kati uzak dursunlar. Albümün plak versiyonunu edindiğinize sevinemediğiniz gibi, remaster işlemini yapanlara da küçük çaplı bir serzenişte bulunacağınıza eminim. Plağa verilen ve nakliyesi için ödenen paraya yazık. Ben üzerime düşeni yapıp, uyarımı yapmış olayım...

Turuncu Plak Saklama Çözümü


İngiliz iCubes firmasının plak saklama çözümlerine burada yer vermiştim. Turuncu renginin resmi bir yerlerde denk geldi. Turuncu renk pop-art dönemini andırıyor, siz ne dersiniz?

Yakaza Ensemble Ulular Meclisi Video

Geçtiğimiz haftalarda Yakaza Ensemble'ın A'mâk-ı Hayâl albümünden, albümün esinlendiği aynı adlı kitabın yazarı Ahmed Hilmi'den uzun uzun -hatta bayağı bir uzun şekilde- bahsetmiştim. Albümü dinleyen hemen herkes albümü çok beğenmiş. Çeşitli mekanlara giderken albümü yanımda götürünce, insanlar albümün kimin olduğunu soruyorlar ve bir çoğu da daha sonra satın alıyor. Aslına bakarsanız tüm dünyada plak şirketlerinin sorunu bu. Mainstream müzik basanlardan bahsetmiyorum, müziğin farklı ve genel kitlere uzak olan alanlarında gezinenlerden bahsediyorum. Meraklılarla bu albümlerin buluşması çok kolay olmuyor. Bende Stereo Mecmuası'nın bana ayrılmış bu bölümünde mümkün olduğunca bu albümleri okuyucularıma tanıtmaya çalışıyorum.

Bir okuyucum, bana vimeo sitesinde Yakaza Ensemble'ın "Ulular Meclisi" adllı şarkısının bir videosu olduğunu bildirdi. Sayfalarıma hemen ekleyeyim dedim. Albümle ilgili kaleme almış olduğum yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Albümle ilgili yorumlarınızı forumlarımız vasıtası ile veya aşağıda bulunan yorum gönder ile bana da ulaştırabilirsiniz. İyi seyirler;

Bu Hafta Gyrodec Çalsın:)


Bu hafta biraz nostalji yaşamaya karar verdim. Kendi yaptığım Ereshkigal pikabımı bir haftalığına emekli edip, Michell Gyrodec pikabımı kurdum. Tabii ki pikaba SME Series V'i taktım. Yine ne zamandır tadını özlediğim Denon DL-103'ü de kutusundan çıkartıp hemen kola taktım. Bu kolun seveni de sevmeyeni de çoktur. ancak şöyle ayrıntılı baktığımda günümüzde bu üretim kalitesine ulaşabilen ancak bir kaç pikap kolu var ne yazık ki. Rahmetli John Michell, pikap değil sanat eseri üretmiş bence. Pikabın dönüşünü izlemek bile başlı başına keyif. Benim en kısa zamanda yeni bir stand almaya veya yaptırmaya ihtiyacım var. Bir tarafta Ereshkigal dursun, diğer tarafta da Gyrodec. Galiba ben bu ikisinden de vazgeçemeyeceğim! Fotoğraflar dün akşamdan...

Sizce de güzel gözükmüyor mu?

Denon DL-103. Zamanın eskitemediği eski dinazorlardan!

Jeff Buckley Hayatı, Grace Albümü, Music On Vinyl Baskısı Plakİncelemesi, Kısacası Bir Jeff Buckley Hikayesi.


Bu yazımda Jeff Buckley'in Grace albümüne Music On Viny plak firmasının yaptığı baskıyı incelemek istiyordum. Ancak Jeff Buckley çok sevilen bir müzisyen olmasına rağmen, dilimizde çok kapsamlı bir biyografisi bulunmadığından, ilk önce yaşamından bahsetmek istiyorum. Yazı biraz uzun olabilir ama keyifle okuyacağınızı umuyorum. Lafı uzatmadan olaya girelim.

Jeff Buckley veya tam adıyla Jeffrey Scott Jeff Buckley 1966'da doğup, 1997'de ölen Amerikalı şarkı sözü yazarı, şarkıcı ve gitarist. Müzik kariyerine Scotty Moorhead başlayarak daha sonra kendi adıyla tanındı. babası "Tim Buckley", çok iyi tanınan önemli bir müzisyendir (1) Tim Buckley'de erken yaşında, 28 yaşında öldü ne yazık ki. Buckley ailesinin kaderi bu belki de, kim bilir?

Buckley'in müziğine baktığımızda, normal yaşantısı olan bir insanın yapabileceği tarzda olmadığını söylemek mümkün. Bu yüzden ailesine biraz yakından bakmalıyız. Buckley'in babasının zaten tanınan bir müzisyen olduğunu söylemiştik ancak annesi de bir göz atmalıyız. Kökenleri Panama kanalı bölgesine dayanan "Mary Guiber", Yunan, Amerikan, Fransız ve Panama kanı taşıyor. Buckley, annesi ve üvey babası tarafından yetiştirilmiş. Üvey babasının ismi Ron Moorhead. Bu birliktelikten bir de kardeşi var, Corey Moorhead. Yazılıp çizilen biyografilerde bu durumun Jeff Buckley'i olumsuz etkilediği anlaşılıyor. O dönemlerde aile California'da yaşıyor ancak sık sık Orange County'e kaçıyormuş. Bu gidip gelmelerin onun ruhunun derinliklerine verdiği zararı tahmin etmek güç. Aile içerisinde ona Scotty ismi verilmiş. O yüzden müzik kariyerine aile içerisindeki ismi ve üvey babasının soy ismi ile başlıyor. Biyolojik babası "Tim Buckley" ile ancak 8 yaşındayken tanışıyor. Bir çocuğun küçük dünyasında bunun nasıl bir travma yaratacağını hemen herkes anlayacaktır.

“Tim Buckley” ile “Mary Guibert”in tanışmalarında okul arkadaşlığının etkisi büyük. 1965'de yüksek okulda okurken Fransızca dersinde tanışırlar. Mary ondan bir sınıf küçüktür. Tim için, Mary karmaşık aile yaşamından kurtuluşu simgelemektedir. Tim Buckley'in babası yani Jeff Buckley'in dedesi, II Dünya Savaşı gazisidir ve savaş sırasında başından ciddi şekilde yaralanmıştır. Yaşı ilerledikçe akıl sağlığında bozulmalar olur, saldırgan, kızgın yani son derece dengesiz ve ruh sağlığı bozuktur. Tim, Mary ile birlikteliği sayesinde evdeki bu kötü ortamdan kurtulabileceğini düşünür. Aslında birliktelik bir şekilde devam etmektedir ancak Mary'nin hamile kalması sonucunda evlilik kararı alırlar. Bu evlilik kararı her ikisinin aileleri ile kavga etmesine sebep olur. Hatta biyografilere bakılırsa evlilik töreninin yapıldığı kilisede bile tatsızlık sürmüştür. Evliliğin hemen ardından Mary'nin hamile olduğu anlaşılır. Bu durumu histerik hamilelik olarak açıklıyorlar. Aslında hamile olmayıp, hamile olduğunu zannetmek şeklinde açıklamak mümkün.

Jeff Buckley'in biyolojik anne ve babasının sorunlarla başlayan evlilikleri, sorunlarla devam eder. Yaşanan kavgaların sonu gelmez. Bu arada Mary, gerçekten hamile kalır; Jeff Buckley'e hamiledir. Gelmekte olan çocuk aileyi kurtarmaz. Artık evler ayrılmıştır ve çift birbirini nadiren görebilir. Yazılan çizilenlere göre Tim Buckley, müzik kariyerinde adım adım ilerledikçe evlilikten nefret eder hale gelir. Evliliğin yaşamını değiştireceğini kabul edemez. Bu kadar fırtınalı bir evlilik sadece 1 sene sürer ve Jeff Buckley doğduktan tam 1 ay sonra çift ayrılır. Tim Buckley, kendi öz oğlunu tam 8 yıl boyunca görmeyecektir. Mary Guiber ise kendisine yeni bir yaşam kurar.

Peki, Jeff Buckley neden müzik kariyerine başladığı Scotty Moorhead ismiyle devam etmez. Biyografilerde yazılanlara göre babasının 1975 yılında uyuşturucu overdose'ından ölmesinin ardından ona bir atıfta bulunmak için doğum sertifikasındaki orijinal ismi ile kariyerine devam etme kararı alır. Bazı biyografilerde Buckley soy isminin ona müzik dünyasında bazı kapıları açabileceğini düşündüğünden babasının soy ismini aldığını yazar. Ancak bu durumun pek böyle olmadığını düşünüyorum. Zaten önemli biyografilerde bu durumla alakalı bir bilgiye de rastlamadım. Çocukluk ve gençlik dönemi son derece sorunlu geçen bir gencin, hayatını değiştirebilmek için neredeyse hiç tanımadığı bir yaşamın parçası olup, yeniden başlangıç yapmaya çalışması son derece alışılagelmiş bir durumdur. Buckley'in hayatına baktığımızda yeniden başlamak istediğini son derece kolaylıkla anlamak mümkün. Biraz önce yazdığım cümle için de kendimi tebrik etmek isterim. Neyse isterseniz şimdi Jeff Buckley'in müzik kariyerinin kökenlerine bir göz atalım.

Jeff Buckley'in müzik ile tanışması hiç zor olmamış. Annesi, cello ve piyano çalabilen ve klasik müzik eğitimi almış bir insandı. Babası Tim'in de müziğini etkilediği söylenir. Ancak Jeff'in müzik hayatında en etkili kişi, üvey babasıdır. Ona erken yaşlarında Led Zeppelin, Jimi Hendrix, The Who, ve Pink Floyd gibi önemli toplulukları dinletir. Buckley, röportajlarında o yaşlarını evin içerisinde müzik sesi eksik olmazdı diye anlatır. Anneannesinin dolabında bulduğu bir gitarı çalmaya başladığında yaşı daha 5'tir. Üvey babasının ona hediye ettiği ilk albüm Led Zeppelin'in Physical Graffiti albümüdür. 10'lu yaşlarının başlarında ne olmak istediğini biliyordur; müzisyen. 12 yaşında ailesi ona ilk elektro gitarını alır. Gibson Les Paul'ün imitasyonudur ama o gitarın siyah renginden çok etkilenir. Tıpkı annesi ve biyolojik babası Tim gibi Loara High School'a gider ve oklun caz grubunda gitar çalar. Gibson Les Paul çakması gitarını aldığı dönemlerde KISS hayranı olmuştur, okulda ile Rush, Genesis ve Yes gibi progresif rock topluluklarına merak salar.


Okul sonrasında Hollywood'a taşınır ve müzik enstitüsünde müzik teorisi eğitimi alır. Daha sonraki yıllarda röportajlarında bunun tam anlamı ile saçmalık olduğunu, bir yılını boşuna geçirdiğini söyler. Boş işlerle uğraşmak yerine Ellington veya Bartók'un müziğini anlamaya çalışmak daha mantıklı olur demiştir. Müziğin içerisindeki armonik yapı belli ki, ilk gençliğinde Jeff'i çok etkilemişti. Tam altı yıl boyunca çeşitli, üçüncü sınıf mekanlarda gitar çalar, çeşitli topluluklarla konserler verir hatta bir reggae müzisyeni ile tura çıkar. Bazı plaklarda stüdyo müzisyeni olarak çalışır. Funk, reggae, caz, rock ve hatta heavy metal, tam bir karmaşa anlayacağınız.

1990'ların hemen başında Hollywood'da tutunamayıp, New York City' a taşınır. İşte bu dönemden itibaren hayatı değişmeye başlar. Qawwali müzğinin en önemli ismi Nusrat Fateh Ali Khan (2) ile tanışır. Qawwali, veya bizdeki ismiyle kavvali, eski geniş Hindistan (müslüman kısmı Pakistan olarak isimlendiriliyor bildiğiniz gibi) topraklarında Sufi Müslümanların müziğidir. Müslüman Türk-Moğol topluluklarının Hindistan'a akınlarla düzenlemelerinin ardından Hindistan'da Gazne Devleti gibi her alanda son derece ileri de devletler kurmuşlardır. İşte bu dönemde ortaya çıkan bu dini müzik tarzı neredeyse 700 yıllık bir geleneğe sahiptir. Bu yazımda bir değişiklik yapıp tarih konusuna çok girmesem iyi olur, yoksa yazı sayfalarca sürecek. Hızımızı biraz arttıralım isterseniz!

Buckley, müzik kariyerine devam edebilmek için bir albüm yapması gerektiğini artık bilmektedir. Babasının ilk dönemlerde menajerliğini yapan Herb Cohen'i bulur ve ilk demosunu onun yardımı ile yapar. Babylon Dungeon Sessions isimli demo, 4 şarkıdan oluşan bir kasettir. "Eternal Life", "Unforgiven" (daha sonra ismi "Last Goodbye" olarak değiştirilir), "Strawberry Street" ve "Radio" şarkılarından oluşan demonun plak şirketlerinin ilgisini çekmesini dilemekten başka yapılabilecek bir şey yoktur. Demo'nun hemen ardından New York'a geri dönen Jeff, babası için düzenlenen bir konserde yeni şarkılarının prömiyerini yapar. Tüm kariyeri boyunca şarkı söylemekten kaçınan Jeff, ilk kez şarkı söylemeye başlamıştır. Performansı konseri düzenleyen Hal Willner'ın ilgisini çeker. Babasının hayatına en ufak bir etkisi olmamıştır, en iyi en kötü günlerinde onunla birlikte olmamış, birbirlerini tanıma hatta bırakın tanımayı konuşma şansları olmamıştır. Ancak babası için düzenlenen bir konserde Jeff profesyonel kariyerinin ilk adımını atar. Ne garip değil mi?

1990'ların başındaki New York günlerinde Gary Lucas ile işbirliği ile "Grace" ve "Mojo Pin" gibi önemli şarkıları yazarlar. Bu arada “Gods and Monsters” topluluğu ile müzik yapmaya devam etmektedir. Bu topluluk Gary Lucas'ın projesidir. Topluluk ile uzun zaman takılan Jeff, ilk albümlerinin yayınlanmasının ardından topluluğu terk eder. Başladığı yere dönen Jeff, yine cafelerde, kulüplerde müzik yapmaya devam eder. Repertuvarı çaldığı kafeye göre değişir, folk, rock, Rythm and Soul, blues, caz ve aklınıza ne gelirse. Bu dönemde Nina Simone, Billie Holiday, Van Morrison, ve Judy Garland gibi önemli vokalistleri keşfettikçe vokal tekniğinde önemli dönüşümler yaşanır. Vokalistlere iyice kafayı takar, Nusrat Fateh Ali Khan, Bob Dylan, Édith Piaf, Elton John, The Smiths, Bad Brains, Leonard Cohen, Robert Johnson, Siouxsie Sioux akılınıza gelebilecek hemen her müzik tarzından önemli isimleri dinler. Jeff Buckley'in farklı dönemlerde yayınlanmış konser performanslarına dikkat ederseniz, yıllar geçtikçe oluşan farklılıkları görebilmeniz daha kolay olur. Sonunda plak şirketlerinden bir tanesinin ilgisini çekmeyi başarır. Columbia Records'tan Clive Davis onunla görüşür, anlaşırlar ve 1992'de el sıkışırlar. 1993'te ilk kayıtlar yapılır ve ilk EP'si, hemen ardından da 1994'de Grace yayınlanır. Evet sonunda Grace'e gelebildik


Grace, 23 Ağustos 1994'de yayınlandı. İlk yayınlandığı dönemlerde çok az ilgi gördü ancak zaman içerisinde önemli bir satış başarısı yakaldı. Albümün 10. yılı dolayısıyla 2004'de "Legacy Edition" denilen uzatılmış bir versiyonu yayınlandı. Bildiğim kadarı ile Legacy Edition plak formatında basılmadı. Sadece 2004'de “Forget Her” EP'si remaster plağa eklenerek limited edition olarak piyasaya sürüldü. Meraklısına plak baskılarının seceresi şu şekilde;

1994 ilk baskı Columbia 57528 (Avrupa'da CBS aynı kodu kullanarak)
2004 Sony Music 92881 “Forget Her” 45'liği ile birlikte (meraklılar çeşitli açık arttırma sitelerinden 50 Doların azıcık aşağısına fiyatlara bulabilirler)
2008 Columbia 9726950 Bu baskı plakların piyasada tükenmesi üzerine yeniden baskıdır. Ancak remaster edilmiştir.
2009 Music on Vinyl MOVLP 007 Remaster edilerek 180Gr plak formatında piyasaya sürüldü.
2009 Grace Eps Music on Vinyl MOVLP026 5 adet 180Gr'lık plak. Bir nevi Legacy versiyonu gibi düşünebilirsiniz. Albüm çıkmadan önceki EP'lerin toplanmış hali. Şu an içinde elimde yok ama yakında alırım!
2010 Sony Music Entertainment 8869777983 180gr remaster edilmiş baskı.

Albüm için şarkıları teker teker ele alıp yorum yazmak istemiyorum açıkçası. O konuya girdiğinde çıkabilmem pek mümkün değil. O yüzden Ekinoks Müzik tarafından ülkemize yeni getirilmeye başlanan Music on Vinyl baskısından bahsetmek istiyorum. Albümle alakalı olarak aşağıya eklediğim videoyu seyretmek sanırım yeterli olacaktır. Yani bugüne kadar bu albümü edinmediyseniz, hemen almanızda fayda var. Music On Vinyl, albümü baskıya hazırlamadan önce tamamen elden geçirmiş. 2008 baskısı ile karşılaştırma yapıldığında aradaki farklardan anlaşılabileceği gibi, özellikle detay seviyesinde fark hemen dikkat çekiyor. Grace yapısı itibarı ile içsel bir albüm ve aranjmanların yapısı dolayısıyla sessizliğin önemli olduğu bir albüm. Çıtırdama istemediğim albümlerden bir tanesi.

Şarkılara girmeyeyim dedim ama dayanamadım ne yazık ki. "Mojo Pin" ve "Grace" yukarıda yazdığım gibi New York günleri bestesi. Jeff Buckley ve Gary Lucas ortak yapımı olan 2 şarkı. Albümün açılış parçası Mojo Pin, son derece sakin yapılı, vokalin ve gitarın tonlarının ön planda olduğu bir şarkı.  "Last Goodbye"ın ardından gelen  "Lilac Wine" gerçekten çok güzel bir şarkıdır. James Shelton tarafından bestenen şarkı çok sayıda müzisyen tarafından seslendirilmiştir. Jeff Buckley, Nina Simone versiyonunu tekrar ele alarak aranjman yapmış. "So Real" bir Jeff Buckley-Michael Tighe ortak çalışması. Michael Tighe, tıpkı Jeff gibi söz yazarı ve şarkıcı. 1990'larda New York'ta tanışan ikili, daha sonra birlikte bazı şarkılar yapmışlar. Daha sonra yayınlanan materyallerde Michael Tighe ismine rastlamak mümkün.  "Hallelujah" ise albümün neredeyse en bilinen şarkısı. Leonard Cohen'in bestesine Jeff Buckley mükemmel bir aranjman yapmış. "Lover, You Should've Come Over" benim çok sevdiğim bir parçadır. Sözlerine özellikle dikkat.  "Corpus Christi Carol" anonim bir beste ancak düzenlemede İngiliz besteci Benjamin Britten'a sadık kalınmış. 16. yüzyıldan beri bilinen şarkı, bir yanıyla kutsal kase efsanesinin İngiltere ayağına dayanıyor. Tabii bu konuya hiç girmeyeyim malum bu konuda yazmaya başladığımda en az 4-5 sayfa yazıyorum "Eternal Life"ın ardından gelen "Dream Brother" ise (Jeff Buckley'in yanında albümde basları çalan Mick Grondahl ve perküsyoncu Matt Johnson'ın ortak bestesi.

Geçtiğimiz senelerde  Grace albümü ülkemize ithal edilmişti. Tabii ki gelen plaklar kısa bir süre içerisinde tükendi. Hollandalı Music On Vinyl firmasının yaptığı baskı, hazır ülkemize gelmişken ve makul fiyata satılıyorken (3) albüm de elinizde yok ise mutlaka edinin. Albümdeki şarkılara, söyleniş tarzına baktığınızda sanki Jeff Buckley, öleceğini hissetmiş de albümü o şekilde, o duygu haliyle kaydetmiş diyeceğiniz, karmaşık bir yaşam öyküsünün yansıması olan son derece etkileyici bir albüm. Plak baskısı son derece başarılı. tavsiye edilir. Aşağıdaki videoyu seyretmeyi unutmayın!



(1) Tim Buckley'in kendi adını taşıyan ilk albümü ve "Goodbye and Hello" folk etkisinin yoğun olduğu albümler. Ancak 1970'lere gelindiğinde çok önemli bir evrim geçirir ve müziğinin içine psycodelic öğeler daha fazla girer. Müzikseverler bu albümleri aman gözden kaçırmasınlar. Ancak "Greetings from L.A." ve "Sefronia and Look at the Fool" albümleri için aynı şeyi söyleyebilmem güç. Ben olsam uzak dururdum.
(2)  Nusrat Fateh Ali Khan'ın Realworld'ten (biliyorsunuz Peter Gabriel'in plak şirketi)  yayınlanan Love Songs albümünü şiddetle tavsiye ederim. (RWMCD3) Tabii buradaki aşk, yaradana duyulan aşk. Romantik albüm diye satın alıp, kızmayın sonra bana :)
(3) Son yıllarda aynı albümü birden fazla plak şirketi basabiliyor. Çoğu kapak orijinal olarak basıldığından, plak kapaklarından hangi plak şirketinin baskısı olduğunu anlamak çok zor. Hangi plağı kimin bastığını bulmanın en iyi yolu barkoda bakmak. Böylelikle hangi plak şirketinin baskısı olduğunu anlayabilirsiniz.

1921 Yılından Bir Müzik Mağazası


Waldman müzik mağazası. Zamanında hifi ve plakları birleştiren ilginç bir mağaza. Yukarıdaki fotoğraf  demo odasından ve çekildiği yıl 1921. Aslında bu fotoğraf Retro bölümümüze daha uygun!

European Triode Festival 2010


European Triode Festival , Avrupa düzenlenen ve vakum tüplere odaklanmış DIY meraklarının bir araya geldiği bir organizsayon. Hemen her yıl dünyanın her tarafından meraklılar bir araya gelip, 4 gün boyunca, bilgilerini, ürünlerini birbirleri ile paylaşıp, müzik dinliyorlar ve hatta eğlenceli yarışmalara katılıyorlar. Bir de üzerine yiyip içiyorlar:) Resimlerde görebileceğiniz gibi her türden ürüne rastlamak mümkün. DIY, pikaplar, ampliler, hoparlörler ve aklınıza ne gelirse.Her yıl yapılan organizasyon 3 yıl boyunca aynı ülkede yapılıyor. Bu sene fotoğraflarını gördüğünüz etkinlik Kuzey Fransa'da gerçekleştirilmiş. Ben bloğuma fotoğrafların pek azını koydum, daha fazlasını görmek için buraya tıklayınız. Belki bir gün şu tarz bir organizasyonu ülkemizde de yapma şansımız olur.

Mono SET güç amplileri ve ilginç bir pre-amplifikatör

Belki bir çoğumuzun dönüp bakmayacağı EV profesyonel hoparlörlerin horn sürücüsünü kullanan bir hoparlör"


Güç kaynakları ayrı tasarlanmış tüplü pre-amplifikatör ve 300B güç amplisi


Kanal başı 50 adet 6N3P triode tüpten oluşturulmuş bir ampli.

B.C.Rich Mockingbird


Ne zamandır bloğuma gitar resmi eklemedim. Resimdeki gitar, bir B.C.Rich Mockingbird. Zamanında glam topluluklarının çok tercih ettiği bir gitardı. Ben bu formu pek sevmem ama burada gözüme fena gözükmedi doğrusu!

Plak Koleksiyonculuğu: 45'lik Koleksiyonculuğunun Kökenleri


Bu yazımda 45'lik koleksiyonculuğunun kökenlerinden bahsedeceğim. Yazımın ilk bölümünde plak koleksiyonu konusuna uzun bir yazı dizisi ile el atacağımı söylemiştim. İkinci bölüm için 45'lik konusunu ele almaya çalışacağım. 45'lik, bildiğiniz gibi 45 devirlik plaklar için kullandığımız bir kısaltma. 45'lik deyince genel olarak 7” (18cm) plaklar aklımıza gelir ancak 10” (25cm) veya 12” (30 cm) boyutunda olup 45 devir plaklara da bol bol rastlamak mümkün. Günümüzde 45 devir 12” boyutundaki plaklar özellikle odyofil pazarına hitap ediyor. Biliyorsunuz kayıt için en iyisi düşük hızlar, müzik çalmak için ise en iyisi yüksek hızlardır. Bu konuyu şimdilik bir kenara bırakalım. İlk olarak 45'liklerin doğuşuna bir göz atalım.

RCA Victor firması 45 devirlik plakları 1949 yılında yayınlamaya başladı. Aslında bu yeni format Columbia plak firmasının 33 devirlik plaklarına rakip olarak ortaya çıkartılmıştı. 78'liklerin ortalarda hala görüldüğü bu dönemlerde daha küçük iğnelerle okunabilen bu yeni plaklara “Microgroove” denilmeye başladı.  Böylelikle 1950'lerde tüm kayıt firmaları RIAA sistemini kabul etmeden önce zaten son derece karışık olan plak formatları dünyası daha da karışmıştı. Ortalarda onlarca standart, onlarca ekolayzır eğrisi vardı. RCA veya Colombia'ya yakın şirketler onların formatlarında plak basıyor ancak ses kayıtlarında hemen herkes farklı standartları kullanıyordu. Bu yetmezmiş gibi bazı firmaların kendi devir standartları vardı. Bunlar belki okuyunca pek karışık gelmiyor. Ancak bu tam anlamıyla bir kaostu. Zaten sonunda kayıt firmaları da bu durumu kabul ettiler ki, RIAA standartları kabul edildi. Uzun yıllar format savaşları devam etse de, 33'lükler standart hele geldi ancak 45'likler unutulmadı. Onlar farklı bir şekilde tekrar önem kazanacaklardı. Ancak önce biraz tarih...

1950'lerde RCA plak firması bazı Walt Disney filmlerinin müziklerini 45 devirlik plaklara basmaya başladı. Her albüm 2 adet 7”lik plak içeriyordu. Plak kapakları üzerinde çok çalışılmıştı. Tamamen renkli ve Walt Disney illüstrasyonları ile zenginleştirilmiş kapaklar, metinler ve hikayelerle zenginleştirilmişti. Muhtemelen 45 devir fetişizmi ilk bu yıllarda ortaya çıkmıştı. Günümüzde bu plaklar binlerce dolar fiyatlara alıcı bulabiliyorlar.


33'lükler standart hale geldiğinde 45'likler rafa kalmadı artık onların yeni bir görevi vardı. Bir şekilde albümler (LP uzun çalarlar) ortaya çıkmadan önce ilk single'lar 45'lik olarak ortaya çıkıyordu. 45'liklere gelen taleplere göre albümlerin yayınlanıp yayınlanmamasına karar veriliyordu. Tabii ki, bu olmaz ise olmaz bir durum değildi ancak müzik endüstrisinin oldukça sevdiği bir yöntem olduğu da yadsınamaz bir gerçekti. 45'likleri koleksiyoncular için değerli kılan özelliklerden bir tanesi de budur. İlk olarak bir çok 45'lik single ileri de asla albümlerde kendisine yer bulamadı. Bazıları satmadığından, bazıları ise o dönemde beğenilmediğinden. Ayrıca albüm öncesinde yayınlanan bir çok 45'lik, şarkıların ham halini içeriyordu. Bir çok zaman albümlerde, aynı şarkılar yeniden düzenlenmiş halde albümlerde bulunabiliyordu. 45'liklerin önemi de aslında budur. Günümüzde CD formatında basılmamış, döneminde ise asla albüm olarak yayınlanmamış hemen her şey 45'lik olarak bulunabilir. Bu durum onları kayıtlı müzik tarihi içinde çok önemli hale getiriyor.

1960'lerde yeni bir vaka ortaya çıkmıştı. Müzik artık radyoların ortaya çıkmasıyla daha hızlı tüketilir olmuştu. Eğer söyleyecek iyi bir şarkınız varsa onu hızlı şekilde piyasaya sürmek zorundaydınız. Satmanın tek yolu buydu. Bir senede 4-5 45'lik yayınlayan müzisyenlere rastlanır olmuştu. Yayınlanan tüm bu 45'liklerden bir albüm yapmak neredeyse imkansızdı. 1960'larda soul, funk gibi müzik akımlarıyla ortaya çıkan bu trend rock müziğin popülerleşmesi sürecinde de hız kesmedi.


1960'lar deyince keyifli bir mola verelim. Birde özel Jukebox plaklarından bahsedelim Aslında bunlar 7” boyunda olmalarına rağmen 33 devir hızındaydılar. Böylelikle 6 şarkı kaydedilebiliyordu. Daha sonraki yıllarda bu plaklarda da 45 devir hızı standartlaştı. Bu plakların genelde özelliği müzik dinleyicileri için basılan 45'liklerden farklı içeriklere sahip olmalarıydı. Sonuçta bir jukebox sınırsız sayıda 45'lik plak kapasitesine sahip değildi ve müzisyenlerin birkaç 45'likteki en sevilen şarkıları bu özel jukebox plaklarına kaydedilirdi. Bu plaklarda koleksiyoncular için fetiş alanlarından bir tanesidir.

Bugün plak koleksiyoncularına hitap eden internet üzerinden yayın yapan bir çok web sitesinde, koleksiyoncuların fotoğraflarına baktığınızda oldukça agresif görüntüye sahip, bol dövmeli insan ile karşılaşırsınız. Bunun en önemli sebebi 1970'lerden itibaren punk müzikte ortaya çıkan EP akımıdır. Genel olarak 45 devirlik 7” boyutunda yayın yapan punk gruplarının albüm yapmalarının önünde bir çok engel vardı. Çoğu zaman bir albümü dolduracak kadar fazla şarkıları olmuyordu. Şarkıları olduğunda ise onları basabilecek bir plak şirketi bulmak kolay değildi. Plak şirketi bulamayınca albüm yayınlamak için finansman sağlamak 45'liklerde daha kolaydı. Bunun üzerine bir çok müzik mağazası punk gruplarının kasetlerini satmak konusunda istekli değildi. Punk grupları için ilk akla gelen çözüm kaset formatında kayıt yapıp, onu ilkel şekilde çoğaltıp satmaktı ancak müzik mağazaları bu oyuna gelmediler. Kaleyi fethetmenin yolu 45'lik basmaktı. Ve tabii ki bastılar!

Bir sonraki yazıda 45'liklerden bahsetmeye devam edeceğim.


Filmlerde Pikaplar ve Plaklar; Death Proof




Bundan aylar önce bloğuma eklediğim bir bölüm vardı; Fimlerde Pikaplar ve Plaklar. Seyrettiğim filmlerde denk gelen pikap ve plak içeren sahneleri eklediğim bu bölüm bir süredir sessizdi. Haydi sessizliği bozalım :)

Quentin Tarantino'nun Death Proof (Ölüm Geçirmez) filminde bir bar sahnesinde, ilginç bir Jukebox var. İki bölümden oluşan filmin ilk bölümünün bir kısmı bu barda geçiyor. Yukarıdaki sahneler, o bölümlerden alıntı. Bu arada Quentin Tarantino, ciddi bir müzik dinleyicisi ve söylenenlere göre çok değerli (ve dolayısıyla geniş) plak koleksiyonu var. Bir çok filminin müziklerini kendisinin seçtiği söyleniyor ve hemen her filminde bir yerlerde öyle veya böyle müzik ile alakalı bir bölüm oluyor.

Önümüzdeki haftalarda bu bölüme daha çok film eklemeye çalışacağım.

Emirhan Tuğa & Yuka Tada Klarnet ve Piyano İçin Sonat Video

Emirhan Tuğa ile Yuka Tada ikilisinin Ayışığı (Moonlight) albümünden burada bahsetmiştim. Emirhan Tuğa'nın sitesinde Vimeo'ya eklenmiş videoları buldum, hemen bir tanesini ekleyeyim dedim. Yazıda bahsettiğim albümün son parçası olan Fransız besteci Francis Poulenc'in Klarnet ve Piyano için sonat'ının (OP.184) canlı performansı yukarıda. İyi seyirler...




Steampunk Pikap!


Simon Jansen tarafından tasarlanmış bu ilginç pikap, bir çoğumuz için bir steampunk (1) öğesinden daha fazlası olmayabilir. Ancak tasarım bir çok steampunk fantazisi gibi süs değil  gerçekten çalışıyor. Hem de buhar gücüyle. Yanlış okumadınız, buhar gücüyle çalışan bir pikap! Son derece gürültülü de olsa, bence hakkı verilmeli. Aşağıda pikabın çalışması ile alakalı bir video var.



(1) Steampunk, aslında bilim kurgunun bir alt bölümü olarak kabul edilir ancak bundan biraz daha fazlasıdır. Bir nevi alternatif tarih kurgusudur. Bol bol spekülasyon ve acaba sorusu barındırır. Kendisine dayanak olarak, 19. yüzyılı, sanayi devrimini ve Viktorya çağını alır. Filmler, romanlar ve yukarıdaki gibi bir çok alternatif ürüne esin kaynağı olmuştur.

Acer Aspire One D255 İncelemesi


Geçtiğimiz senelerde netbook denilen genelde 10” civarında ekranlarla donatılmış, basit konfigürasyonlara sahip, performanstan ziyade taşınabilirliği ön planda tutan minik dizüstü bilgisayarlar piyasada görülmeye başlandı. İlk örneklerden itibaren performanslarının düşüklüğü eleştiri konusu oldu. Aslında taşınabilir konsept tam benim aradığım şeydi ancak performans konusundaki soru işaretleri satın alma kararı vermeme engel oldu. Geçen sene kardeşimin elinde gördüğüm LG marka netbook fikirlerimin kırılmasına yardımcı oldu. Bizimkilere satın aldığım netbook bozması “HP-Compaq 100EU All In One PC” ise beni bayağı şaşırttı. Sonuç itibarı ile amaca yönelik kullanım söz konusu olunca gayet yeterli bir performanstan bahsetmek mümkündü. Netbook'lar hakkında bazı şehir efsaneleri var. Basit iki uygulama açınca bile bilgisayar yavaşlıyor, 3-4 sekme açınca internet tarayıcı kilitleniyor gibi. Pek böyle bir durum söz konusu değil.

Bir PC aldığım zaman hemen herkes gibi belli takıntılarım vardır. Belli markaları tercih ederim ve Acer bu markalardan kesinlikle bir tanesi değildir. Tayvanlı üreticinin Türkiye pazarına giren ilk ürünlerini bile hatırlıyorum. Hatta o bilgisayarlardan satmıştım, telefonları bile vardı. İlerleyen yıllarda özellikle ekonomik fiyat etiketleri ile dizüstü bilgisayar alanında ülkemizde de popüler oldular. Görünüşe göre bu popülerlik yanında servis sorunlarını getirdi, bugün Acer dediğinizde arıza yaşayan bir çok insan yaka silkiyor. Hoş Acer netbook'u bana hediye eden sevgili dostlarımın tamamı bu markanın kullanıcısı ve çok memnunlar. Bakalım bu durum gerçekten öyle mi, bekleyip göreceğiz. Uydunet içinde kaç senedir bir sürü yazı okuyorum, ancak alıp kullanmaya başladım günden beri gayet mutluyum. Demek ki, elektonik dünyası biraz şans gerekirir konusu doğruymuş.

Acer Aspire One D255, Intel'in yeni Atom N550 işlemcisine sahip. Gerçekten çift işlemcili ilk Atom işlemcisi bu. Bu işlemci minik netbook'a hayat veriyor. Acer, bilindik bir tasarım uygulamış netbook'una. Farklı renk seçeneklerine sahip olan cihazlarda standart olarak klavye koyu gri/siyah renk. Ben Aspire One'ımı kırmızı renk tercih ettim. Ancak bu son derece koyu bir kırmızı. Hatta kahverengiye çalıyor. Acer'ın Ferrari logolu ürünleri gibi canlı bir renk değil. Son yıllarda her markada görüldüğü gibi monitörün arkasında bol bol logo var. Ben bunu sevmiyorum. Benim HP dizüstünde olduğu gibi ışık yok Allah'tan.


Aspire One'ın dış görünüşünü sevdim. Cihazın klavyesi pek fena değil. Sorunsuz şekilde yazı yazmak mümkün ama plastiklik hissini pek sevmedim. Sanki çok zorlayınca esneyecekmiş gibi duruyor tuş takımı. Touchpad ise netbook'un şasisine oranlayınca gayet iyi boyutta ama ne yalan söyleyeyim bana küçük geldi. Bu arada Apple'larda görmeye alıştığımız belli fonksiyonları yerine getirebilen touchpad'leri Acer'da kullanıyormuş. Büyütüp, küçültme, evirip çevirme gibi işlemleri yapmak oldukça kolay. Ancak Apple rahatlığına alışınca arada biraz fark olduğunu söylersek yanlış olmaz.Aslında bir Apple satın almak çok isterdim ancak aradan geçen yıllar boyunca Apple tasarım olarak çok gelişirken, bazı alanlarda geriledi. Kullanımı son derece kolay, bir o kadar şık ürünler tasarlasalar da, şahsım adına o fiyat etiketlerini hakkettiklerini düşünmüyorum. Olay performans ise ne yazık ki, çok daha yüksek donanımlı bir bilgisayarı seçmek benim açımdan mantıklı olduğundan hayat boyu Apple sahibi olamayacağım galiba. Bu durum sadece iPhone için geçerli değil, bir de USB portu olduğu zaman iPad!

Acer minik netbook'una 3 adet USB portu, bir kart okuyucu birde monitör çıkışı eklemiş. Monitörün üzerinde webcam'i de var ancak pek iyi performans verdiğini söyleyemem. İş görür mü derseniz, kesinlikle evet. Ekran ise son derece başarılı. Ses performansı ise cep telefonundan hallice. Ancak neredeyse tüm netbook'larda bu durum geçerli. Eh bir çok cep telefonundan ucuz olan bir cihazda affedilebilir bir durum!
Performansa gelirsek, ben beklediğimden daha iyi buldum diyebilirim. Sabit sürücü son derece hızlı çalışıyor. 250Gb kapasitesi olan sabit sürücü korktuğum gibi çok yavaş değil. Dosya kopyalarken bekleme sürelerim gayet normaldi. Ekran kartı ise, beklentilerimi karşıladı. Sonuçta bu cihazla oyun oynamak gibi bir amacım yok ancak yanımda olsa iyi olur diyerek yüklediğim bir kaç oyunda sorun çıkarmadı. Ancak iş yüksek çözünürlüklü videolara gelince işlemci yeni bile olsa, netbook'lar için performanstan söz etmek olanaksız. Pil ömrü konusunda ise Acer'a aferin demek lazım. Netbook neredeyse 7 saat civarında dayanıyor. Ancak zamanla pil biteceği için bu günleri mumla arayacağımı biliyorum :)


Acer Aspire One D255, Windows 7 ile geliyor. Microsoft, Starter Edition diye bir versiyon üretmiş. Aslında yapmak istediğim herşeyi yapabildim ancak masaüstü görüntüsünü değiştirmek ne yazık ki mümkün değil. Ömrümde böyle bir saçmalık görmedim. Aslında böyle şeylere pek takmam ama koyu kırmızı bir cihazda yeşil masaüstü görüntüsü biraz acayip oluyor. Neyse ki, registry'i kurcalayarak bu duruma müdahale etmek mümkün :) Bu arada Acer, makineye binbir türlü gereksiz program yüklemiş. Bunların hepsi ile vedalaştım. Bir de Google Android 1.6 işletim sistemi var ki, üzerinde bir kaç satır yazmak lazım. Eğer canınız isterse Acer Aspire One D255'i Android işletim sistemi ile açabiliyorsunuz. Cep telefonları için geliştirilen Android'i netbook ile kullanmak tam anlamı ile eziyet. Cinnet geçirmek istemiyorsanız uzak durun. Keşke Android için ayrılan sabit sürücü bölümüne Windows dosyalarını yedekleselermiş.

Sonuç olarak  Acer Aspire One D255, fiyatına göre güzel bir netbook. Aynı fiyata satılan bir önceki nesil netbook'lara göre çok daha hızlı çalışıyor. Yanyana test yapınca bu durum görülüyor. Pil ömrü yeterli, ekranı gayet başarılı. Klavyesini de başarılı buldum ancak touchpad için aynı şeyi söyleyemem. Belki benim parmak yapımla uyum sağlamamıştır. Eğer siz de yanınızda nedense gitgide ağırlaşan dizüstü bilgisayarınızı taşımak istemiyorsanız, sanal klavye yerine klasik tarzda bir klavyeyi tercih ediyorsanız, kullanım amacınız internete girmek ve sizin için önemli bazı programları çalıştırmak ise, kısacası bir netbook ihtiyaçlarınızı karşılıyorsa  Acer Aspire One D255'e bir göz atın derim.

Plak Koleksiyonculuğu: Yeniden Basılan Plağın Koleksiyonu Olur Mu?


Yeniden basılan plağın koleksiyonu olur mu, olmaz mı? Plak koleksiyoncusu (1) nedir, ne değildir. Son zamanlarda bu konunun ülkemizde de tartışıldığını daha fazla duyar olduk. İsterseniz bu konuya kısa bir yazı ile  giriş yapalım. İlerleyen günlerde (veya haftalarda) farklı yazılarla bu yazıyı geliştirmeye devam ederiz.

Plak koleksiyonculuğu aslında tüm dünyada azımsanamayacak sayıda insanın uğraştığı bir konu. Yüzlerce web sitesi, üye sayısı onbinlerle ifade edilebilecek topluluklar ve hatta basılı dergiler (örneğin Record Collector) ile tüm dünya çapında bir hobi, uğraş veya bir hastalık. Plak koleksiyonculuğu aslında görüldüğünden çok daha geniş bir alan. Bazı meraklılar "Picture Vinyl" denilen üzerinde resim bulunan baskıları, bazı meraklılar belirli bir müzik dönemine veya topluluğa ait plakların farklı baskılarını topluyor. Herkesin farklı bir fetişi var. Ancak bu koleksiyonculuğun en yaygın olduğu iki bölgede; (2) Amerika ve Uzak Doğu'da (özellikle Japonya) 45'likler çok çok önemli. Bu konuda aslında pek haksız değiller. Sebeplerini ayrı bir başlıkta tartışırız. 78'lik veya bizde popüler adıyla taş plaklar da koleksiyoncular için ayrı bir alan. Ancak 78'lik alanı kendi içerisinde bir çok alt dala bölünüyor. Tabi konu sadece bunlarla sınırlı değil, 16 devirlik plaklar, farklı hızlara ve standartlara ait plaklar, ciddi bir meraklı kitlesi tarafından takip ediliyor. 1950'lerde RIAA standartları ortaya çıkmadan önce ortalıkta çok fazla hatta daha doğru bir deyişle neredeyse her firmanın kendi standartları vardı. Bu konuyla alakalı olarak buradaki yazımda bayağı ayrıntı bulabilirsiniz. Bir göz atmanızı tavsiye ederim.

Biz Stereo Mecmuası'nda genelde hifi pazarına yönelik ürünleri mercek altına alıyor ve haberlerini veriyoruz. Ancak odyofil pazarına hitap eden ürünlerde geçmişteki plak standartlarına yönelik ayar yapılabilecek özel donanımlar (pikap katları gibi) binlerce Dolarlık fiyat etiketlerine sahip iken, bu pazara kardeş bir alanda farklı firmalar, sessiz sedasız bu standartları destekleyen ürünleri çok daha makul fiyatlarla uzun yıllardan beri pazara sürüyorlar. (3) Hatta hifi dünyasının bir adım uzağındaki firmalar ürettikleri pikaplarda 1950'lerin öncesindeki hızları destekleyen pikaplar üretiyorlar. Bu tarz ürünlere büyük hifi dergilerinde veya hifi web sitelerinde rastlamak pek mümkün değil. İşin komik olan tarafı daha ortalarda büyük hifi siteleri yok iken, bu üreticilerin web siteleri, çeşitli koleksiyon topluluklarının web sitelerinde boy gösteriyordu.

Plaklar ve onlarla alakalı elektronikler aslında günümüzde de önemli bir pazar ancak bu pazarın büyük bir kısmı koleksiyoncular ve die-hard (sıkı mı desek acaba) plak dinleyicilerinden oluşuyor. Odyofiller, bu pazarın sadece küçük bir kısmı. Aklıma geldi. Benzer bir durum vakum tüp pazarı içinde geçerlidir. Sanılanın aksine bunca yıldır vakum tüplerin yaşamasının en önemli sebebi, gitar meraklılarıdır ve pazarın en önemli bölümünü onlar oluştururlar. Kısacası gitar meraklılarının ilgi duyduğu tüplerde sürümden, odyofillerin ilgi duyduğu tüplerde ise satış fiyatından kar edilir. Bu tespiti bir kenara not edelim, bir başka yazı da başlangıç noktamızı oluşturacak.

Anlayacağınız plak koleksiyonculuğu üst başlığının altında onlarca alt başlık var. Ve konu dallanıp budaklanıyor. Bu yazımda bir soruya odaklanayım; "yeniden basılan plağın koleksiyonu olur mu, olmaz mı?"


Öncelikle konuyu bir açalım. Yeni basılan ile yeniden basılan plak arasında önemli bir fark var. Örneğin bugün yayınlanan bir albümün basılan plağını yeni basılan plak olarak nitelendirmek lazım. Bu tarz plaklar, koleksiyoncular için birer malzeme. Özellikle de sınırlı sayıda basılan albümler. Ancak yeni albümlerin bir çoğunun baskısı oldukça adetli olduğundan değerlerinin çok yükselmeyeceği aşikar. Ekonominin temel kuralı olan arz-talep dengesi, plaklar içinde geçerli. 30.000 adet basılan bir albümle, 3.000 adet basılan bir albüm arasında her açıdan farklar oluşuyor. Zaten önemli toplulukların albümleri, özellikle de kısıtlı sayıda basıldı ise Amazon gibi çeşitli alışveriş sitelerinde boy gösterdikten çok kısa bir süre (4) sonra stoklar bitti ibaresini görebiliyorsunuz. Bu tarz plaklar koleksiyoncuların ilgisini çekiyor.

Yeniden basılan plaklar ise, isminden anlaşılabileceği gibi geçmişte yayınlanıp baskısı tamamen tükenen albümlerin yeniden basılması anlamına geliyor. Genel olarak, bildiğimiz anlamda plak koleksiyoncuları bu tarz yeni baskıların peşine çok düşmüyorlar. Ancak günümüzde popüler olan özel 45 devir baskılar, kendisine yeni bir meraklı topluluğu yani koleksiyoncular yaratmış durumda. Bu durum bazı tartışmaları beraberinde getiriyor. Sınırlı baskı ve 45 devirler için, bazı önemli koleksiyon sitelerinde başlıklar açılıyor. Plak şirketlerinin kataloglarından son derece az basılan bazı 45 devirlik özel baskılar, koleksiyoncuların ilgisini çekmiş durumda. Zaten bu yüzden başta bazı Amerikan firmalarının yayınladıkları özel baskıların satıştaki son örneklerinin fiyatları bir anda artıveriyor. Bu özel baskıların kendi koleksiyoncu pazarı oluşmuş durumda.

Konu dallanıp budaklanacak, ancak şimdilik bu kadar :)
(1) Normal koşullarda ben yazılarımda koleksiyoner şeklinde kullanıyordum. Ancak TDK sözlüğüne göre koleksiyoncu olarak Türkçeleştirilmiş. Bundan sonra daha "koleksiyoncu"yu kullanmaya çalışacağım.
(2) İngiltere'yi de bu listeye eklemek lazım. Ancak son yıllarda bozulan ekonomisi nedeni ile bazı çok büyük arşivler Uzak Doğu'ya satılmış ve taşınmış.
(3) Bunlardan en bilindiklerinden bir tanesi Amerikalı Esoteric Sound firmasıdır. Koleksiyonculara yönelik çok ilginç ürünleri olan firma nadiren hifi dergilerine de konu oluyor.
(4) Amazon'da 15 dakika içinde tükenen bir albümü kendi gözümle gördüm örneğin.



Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...