Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filmler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Blade Runner 2049 ve Sansürü Umursamayan 100K Kişi


Bu tarz yazıların başında ilk olarak orijinal filme güzellemeler yapılması ve ne denli büyük hayranı olduğunuzu yazmanız gerekir. Arkasından gidere başlayınca olayın inandırıcılığı artar. Valla oturup Blade Runner güzellemesi yapmaya gerek var mı bilmiyorum, beni takip edenler zaten filmin büyük fanı olduğumu biliyorlardır zaten. Kişisel olarak bu tarz kült seviyesine gelmiş filmlerin devamının çekilmesi konusuna pek sıcak baktığım söylenemez. Hatta sinema tarihinde bu tarz denemelerin neredeyse tamamına yakını facia ile sonuçlanıyor. Olay Ridley Scott'a geldiğinde ise maalesef sonucun hüsran olma olasılığı neredeyse yüzde yüz gibi. Alien serilerinin devam filmleri özellikle de Prometheus faciasının ağzımızda bıraktığı kötü tat hala hafızlarımızda.

Blade Runner'ın devam filmi dedikoduları başladığında bunun bir facia ile sonuçlanabileceğini biliyorduk ancak bu denli kötü bir deneyim olacağını hayal dahi etmemiştik.

Bunda ne Ridley Scott'ın, ne yeni filmin yönetmeni Denis Villeneuve'ün ne de oyuncuların suçu var. Asıl suçlu film yapımcılığını üstlenen Sony Pictures. Filmin ilk Türkiye gösteriminde bazı sahnelerde sansür olduğu anlaşıldı. Burak Göral -ki kendisine de bravo- durumu fark edip, tepki gösterdi. Bu arada filmi seyreden diğer eleştirmenler nereleriyle seyretti onu da bilemiyorum tabiii.. Arkasından yapımcı firmadan açıklama geldi;
'Bazı bölgelerde Sony Pictures yerel kültüre saygısından ötürü filmin hafifçe değiştirilmiş bir versiyonunu piyasaya sürmüştür.”
Hadi böyle bir halt yapıyorsunuz madem, film çekilirken buna uygun şekilde ek sahneler çekilip saçma sapan zoom'lar ile böyle bir rezilliğe imza atmasaydınız. Hoş şu noktada yapımcı firmaya da tepki göstermenin bir alemi yok. Olan oldu artık...

Benim merak ettiğim şey şu, Blade Runner 2049 çok insanın ilgisini çekecek bir film değil. Muhtemelen bu filmi seyretmek isteyen insanların bir çoğu ilk filmi bilen insanlar. Daha ilk günden sansür işi belliyken bugün itibarı ile filmi seyreden "89.745" kişinin ne halt ettiği.

İlk günden itibaren tepkimizi gösterelim, diye yazılıp çiziliyor. İnsanlar ise inadına sinemaya gidiyor. Bu film gişede çakılsaydı seyreden sayısı çok az olsaydı, sansür konusunda yapımcı firmalar bir kez daha düşünürlerdi. Ancak insanımızın kollektif tepki alışkanlığı bu kadar maalesef. Aman ben filme gideyim de, tepki gösteren göstersin.

Arkadaş biraz bekleyin insan gibi sansürsüz versiyonunu seyredin. DVD'si BluRay'i çıkacak bu filmin en hızlı şekilde. Bunca yıl beklemişsiniz bir 6 ay daha bekleseniz ne olur Allah aşkına...

Atari: Game Over


2014 yılında yayınlanan bir belgeselden bahsedeceğim sizlere. Atari: Game Over. Belgeselin asıl konusu şu şekilde; Atari 2600 için üretilen "E.T. the Extra-Terrestrial" oyunun firmanın batmasına yakın bir döneme denk gelmesi ve oyun kartuşlarının Amerika'nın ücra köşesinde bir çöplük alanına gömülmesi. 2000'lerde birileri bu olaya takıp oyun kartuşlarını aramaya başlar ve eski resimlerden çöplükte gömülmüş olabileceği yeri belirlerler. Belgesel bu kazı hikayesini anlatıyor. Bunun yanında Atari'nin doğuşu ve batışı da anlatılmış.

Bu mevzuu aslında uzun yıllar şehir efsanesi olarak kulaktan kulağa yayıldı. Milyonlarca oyun kartuşunun gömüldüğüne inanılıyordu. Bu arada insanlar Atari'yi "E.T." oyunun kötü olması dolayısıyla battığını düşünüyor. Hatta çoğu zaman "E.T." tüm zamanların en kötü oyunu olarak gösterilir.

Bana sorarsanız "E.T." kötü bir oyun değildi Atari 2600 standartlarında. En azından daha kötüleri vardı. Bu belgeseli seyredince tüm bu şehir efsanelerinin gerçeklerini öğrenme şansınız var.  atari 2600 lafı bile içinizde bir kıpırdanma yaratıyorsa mutlaka seyredin derim...

Star Wars: The Force Awakens Faciasının Ardından...


Yeni Star Wars filmini seyrettikten sonra kapalı bir forumda yazdığım yorumu bir ibret vesikası olarak bloğuma da ekliyorum. Ağır şekilde sansürlenmiş hali ile bile ancak bu kadar oldu. Amma sinirlenmişim demek ki...

 Evet yeni filmi sonunda izledim. Bu yazıda bol bol spoiler, küfür, figan ve saydırma olacak. Seyretmediyseniz yorumu okuyup küfretmeyin sonra… Misliyle iade ederim ona göre....

Ne Adamsın Arzu Film



Arzu Film ismini duyunca bünyenizde hafif bir titreme oluyorsa bu yazıyı okuyun derim. Bir dönem Türk sinemasının lokomotifi olan firma zaman içerisinde bir çok önemli yönetmen ve oyuncu ile çalışmış. Şener Şen, rahmetli Kemal Sunal, Halit Akçatepe ve çok daha fazlası ki, liste uzar da uzar... Film listesi ayrı bir coşku. Hababam Sınıfı, Tosun Paşa, Süt Kardeşler, Tarkan filmleri...

Arzu Film bu filmleri onarıp HD olarak Youtube kanalına yüklüyor. Restorasyonlar tabii ki Criterion kıvamında değil ama yine de muhteşem. Laf eden çarpılır valla.  Ayrıca instagram hesapları da müthiş. Kamera arkası görüntüler, yorumlar derken keyifli vakit geçirmek garanti...

Tutmayın küçük enişteyi diyerek Arzu Film resmi Youtube kanalı için buraya Instagram hesabı için ise buraya tıklayabilirsiniz.

Star Wars Episode VII: The Force Awaken Fanların Tepkileri



Aşağıda dünyanın dört bir tarafından Star Wars Episode VII: The Force Awakens trailer'ını seyreden meraklıların ilk tepkileri var. Millet video yayınlandığında ilk kez seyrederken kendilerini çekmiş ve internet'e koymuş. Ağlayan mı arasınız bağıran çağıran mı ararsınız. Açıkçası bende Han Solo ve Chewbacca'yı ilk gördüğümde gözlerim oldu!










Star Wars: The Force Awakens Official Teaser #2



Geçen hafta Star Wars: The Force Awakens filminin resmi ikinci teaser filmi yayınlandı ve ortalık birbirine girdi. Bende dahil hemen her Star Wars meraklısı filmi merakla beklerken ağzımıza verilen bir parça bal kıvamında olan bu teaser bile ortalığı hareketlendirmeye yetti arttı.

Şu an sosyal medya, Reddit gibi sitelerde teaser'in en ince detayına kadar bilgiler yazılıp çiziliyor ve ağzımız öyle bir sulanıyor ki...

Tintin: Le Crabe aux Pinces d'Or Altın Kıskaçlı Yengeç


Bu aralar Tintin çılgınlığı tam gaz gidiyor. Yukarıdaki film Belçika yapımı. Stop motion tekniğiyle çekilmiş 60 dakikalık siyah beyaz animasyon filmin lisansı açık hale gelmiş. Tintin: Le Crabe aux Pinces d'Or veya Türkçesi ile Altın Kıskaçlı Yengeç yukarıdan seyredilebilir.

Sansür, Kemal Sunal ve Köşeyi Dönen Adam



Geçenlerde bir arkadaşımla rahmetli Kemal Sunal'dan muhabbet açıldı. Özellikle siyasi görüşlerinden vesaire bahsederken "Köşeyi Dönen Adam" filminin sonunu bilip bilmediğini sordum. Televizyonlarda gösterilen halini biliyormuş. Aslında filmin sonu televizyonlarda gösterildiği gibi değil bildiğiniz sansürlenmiş. Film yanlış hatırlamıyorsam 80 darbesinden önce çevrilmişti tabii ki memleketimizin günümüzde bile bir türlü kurtulamadığı sansürün kurbanı olmuş. Yukarıdaki video sağolsun bir arkadaş tarafından youtube'e eklenmiş. Muhtemelen filmin gerçek sonunu bilmeyen çok insan vardır. Genel kültür olarak kenarda bulunsun. Bu arada marşı bilmeyen yoktur herhalde...

Bambaşka Bir Açıdan Star Wars Seyretmek



Widnows XP’de gizli bir Star Wars filmi olduğunu biliyordum ancak Windows 7'de de aynı filmin var olduğundan haberim yoktu. Belki biliyor belki de bilmiyorsunuzdur Windows içerisinde eski serinini ilk filminin ASCII karakteriyle yapılmış bir uyarlaması var. Ecnebiler bu tarz şeyleri "easter egg" diyorlar Türkçesi nedir bilemedim. Bu filme ulaşmak için yapmanız gerekenler şöyle;

Önce Denetim Masası’na girin, oradan Programlar bölümüne tıklayın, açılan bölümde Programlar ve Özellikler kısmının altında yer alan Windows özelliklerini aç veya kapat yazısına tıklayın. Karşınıza bir menü çıkacak, menüde Telnet İstemcisi ve Telnet Sunucusu seçeneklerini tıklayın.

Bunları yaptıktan sonra Başlat tuşuna basın ve aramaya telnet yazıp açılan programı açın. Karşınıza komut satırı çıkacak. Burada ilk önce o yazıp Enter’a basın. Bir sonraki satıra “towel.blinkenlights.nl” yazıp Enter deyin.

Karşınıza gizli Star Wars filmi çıkacak. Bu arada işlem zor gibi gözüküyor ama değil ayrıca herhangi bir şeye zarar vermezsiniz korkmanıza gerek yok. Tabii film sessiz, ses çıkmayınca şaşırmayın. Önceden uyarayım...

Star Wars: The Complete Saga Blu-ray


Bu aralar biraz araştırma yapıyorum. Malum ülkemizde de çeşitli zincir mağazalarda Blu-Ray reyonları iyiden iyiye genişledi. Aslında benim görsel alanda fazla bir merakım yoktur. Ev sinema sistemimi bundan yıllar önce bir kere kullanıp kenara atmıştım. Yine aynı senelerde aldığım Sony DVD okuyucumu da keyifle kullanıyordum. Ancak teknolojik ömrünü yavaş yavaş tamamlayan bu eski dostun yerine yeni bir şeyler almak gerekiyor.

Reyonlarda Star Wars: The Complete Saga Blu-ray seti bulunurken artık bir Blu-ray okuyucu alayım dedim. Alayım almasına da, raflarda o kadar çok çeşit, o kadar farklı özelliklerde ürünler var ki, kafanızın karışmaması imkansız. Allah'tan SM Forumları var da, arkadaşlar güzel öneriler de bulundular.

Şimdi tek korkum başıma zincirleme bir alışveriş derdi açmak.  Blu-ray okuyucuyu alınca televizyon gözüme batacak (çok antika sayılabilecek bir LCD televizyon kullanıyorum) sonra televizyonu tüm hafta boyunca taş çatlasın 3 saat açtığım aklıma gelecek, sonrasında sevdiğim klasik filmlerin Blu-ray baskılarını göreceğim, acaba alsam mı diye dönüp dolaşırken bir anda bir sürü Blu-ray alacağım. Sonra bunları nereye koyacağımı bilemeyeceğim...

Bazen keşke VHS teknolojisinde kalsaydım diyorum :)

Pazar Sineması: Scrooge (1935)



Bir süredir Haftanın Filmi bölümüne bir şeyler ekleyememiştim. Bu kez seçtiğim film 1935 yılında. Scrooge, bir İngiliz filmi. Film Henry Edwards tarafından yönetilmiş. Konusu yılbaşından nefret eden iki kişinin hikayesini anlatıyor. Film Wikipedia'daki bilgiye göre Charles Dickens'ın klasik romanı "A Christmas Carol"ın ilk sesli uyarlamasıymış. Filmin bir kaç farklı versiyonu var. Bir versiyonu 63 dakika sürüyor. Yukarıdaki 78 dakikalık tam versiyonu...

Filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz. Filmin telif hakları artık ortadan kalktığından bir çok dijital kütüphanede bulabilir eğer isterseniz bilgisayarınıza indirebilirsiniz..

The Big Bang Theory



Bu sıralar çevremdeki herkes bir diziye tutturmuş gidiyor. Tüm dünyada da aynı durum var ki, hayatımda görmediğim kadar dizi var ortalıkta. Benim son dönemlerde seyrettiğim tek dizi "Death Note" idi. O da diziden sayılır mı bilemiyorum, animasyondu ama harikaydı doğrusu. Ha unutmadan bir de Star Wars'un çizgi dizi olarak fanlara sunulan "Clone Wars" dizisini takip ediyorum. Söz konusu Star Wars olunca yapacak bir şey yok. Bu hafta yani 24'ünde bayağı heyecanlı bir bölüm yayınlanacak ismi; Massacre... Bloğumu uzun zamandır takip edenler Star Wars ile ilgili durumun farkındadırlar sanırım :)

Neyse... Bu aralar bende bir diziye sarmış durumdayım, ismi "The Big Bang Theory" Konusu Kaliforniya'da bir üniversitede çalışan iki tane sivri zekalı fizikçinin ve oyuncu olma hayalleri kuran bir garson kızın etrafında dolaşıyor. Dizinin başrolündeki fizikçilerin yanında iki tane de evlere şenlik bilim adamı var. Bu arada fizikçilerden bir tanesi oldukça zeki ve sinir bozucu; Sheldon Cooper. Son yıllarda gördüğüm en iyi TV karakterlerinden bir tanesi...

Bu adamlar bir taraflarıyla teknoloji manyağı, bir taraflarıyla "inek" bolca bilimkurgu ve çizgi roman delisi. Zaten diziyi benim için ilginç kılan şeylerden bir tanesi bu çizgi roman deliliği. Dizi bir çok insan için fazlasıyla sıkıcı olabilir yani espriler öyle çok alışıldık türden değil. Bilim ve özellikle fizik muhabbetleri ise hepten evlere şenlik. Allah'tan dizinin bilim danışmanı David Saltzberg'in bir blogu var. Buradan dizinin bir bölümündeki fizik ve farklı bilim dallarındaki konular hakkında yüzeysel bile olsa bilgi alabilmeniz mümkün. Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. Bu arada bloğun en eski dönemine giderseniz izlediğiniz bölümündeki teorileri bulmak daha da kolaylaşıyor.

Şimdilik dizinin ilk sezonunun ortalarındayım ve bayağı hoşuma gitti. Eğer şimdiye kadar duymadıysanız veya seyretmediyseniz bir göz atın, belki seversiniz...

Tavsiye Ederim: Death Note



Hazır Anime'lerden bahsetmişken son zamanlarda seyrettiğim en iyi "şey"den bahsedeyim. Benim fazla televizyonla işim olmadığından dizi, film veya programları takip etmem. Arada sırada ilginç olduğuna inandığım ve tavsiye edilen "şey"leri seyrederim.

Death Note, aslında bir manga ve Tsugumi Ohba tarafından yazılıp Takeshi Obata tarafından çiziliyor. Bu manga'dan hareketle yönetmen Tetsuro Araki tarafından çekilen anime dizi özellikle ilk 20-25 bölümü ile beni benden etti. Konu son derece ilginç dizi ile aynı adlı bir not defteri var ve bu not defterine yazılan notlar ile bazı olaylar gerçekleşiyor. Bol bol fantazi öğeleri (işin içerisine Japon tanrıları da karışıyor) satranç gibi hamleler, aksiyon girince ortaya müthiş bir karışım çıkmış...



Ben seyretmek için çoook geç kalmış olsam bile hala el atmayanlar varsa bir göz atabilirler. Tavsiye ederim...

Terminal Filmi ve Harlemde Önemli Bir Gün



Geçenlerde "The Terminal" veya Türkçe çevirisiyle Terminal filmini izledim. Filmde son dönemlerin önemli iki oyuncusu rol almıştı; Tom Hanks ve Catherine Zeta-Jones. Jones'u oldum olası pek beğenirim zaten. Neyse... Film önemli bir film midir bilmem. Hep söylediğim gibi film yorumlayacak bir insan değilim. Genel olarak 1960 veya 70'lerde kalmış bir insanım. Klasik filmleri izlemek bana büyük keyif veriyor. Ama bazen daha güncel filmleri de seyrediyorum işte... Filmin konusu biraz garip. Eski Sovyetler Birliğinden ayrılmış bir ülkeden bir adamcağız babasının vasiyeti üzerine New York'a gidiyor. O sırada ülkesinde bir iç savaş çıkıyor. Bundan dolayı pasaportu iptal oluyor. Amerikalılar ülkeye giriş izni vermiyorlar. Bu yüzden hava alanı terminalinde yaşamak zorunda kalıyor. Yetkililerle bir nevi soğuk savaş halinde devam eden süreçte terminalde çalışanların saygısını kazanıyor. Falan filan... Filmin kısa özeti bu...

Şimdi gelelim benim için önemli olaya. Babasının vasiyeti bir fotoğraftaki tüm caz müzisyenlerinin imzalarını toplamak. Son kalan isim ise, Benny Golson. Bir çok insan böyle bir şeyin üzerinde durmaz ama fotoğrafla ilgili sohbet sırasında öyle isimlerden bahsediliyor ki, bu fotoğraf mutlaka vardır diyerek hemen oturdum bilgisayarın başına. Fotoğraf aşağıda görülebilir bu arada;


Art Kane - A Great Day in Harlem - 1958

Fotoğrafın ismi "A Great Day in Harlem" veya "Harlem 1958" yani Türkçesiyle Harlem'de Önemli Bir Gün diyebiliriz. 1958 yılında fotoğrafçı Art Kane tarafından çekilmiş. O yıl hayatta olan 57 önemli caz müzisyeninin New York'un meşhur Harlem mahallesinde çekilmiş bir fotoğrafı bu...

Fotoğrafı çeken Art Kane, çeşitli dergiler için çalışan bir fotoğrafçı. Döneminin önemli isimlerini çekmiş. Bir kaç fotoğrafını biliyordum ama bu gözümden kaçmış. Mesela Who'nun İngiliz bayrağına sarılmış fotoğrafı çok bilindiktir. Kane'nin çektiği bu fotoğraf caz dünyası içinde önemli. Herhalde bir kez daha böylesine isimleri bir araya getirmek mümkün olmayacak! Bu arada fotoğraf 1959 yılında Esquire dergisinde yayınlanmış.

Art Kane'e adanmış bir web sitesi var. Buraya tıklayarak ulaşabilirsiniz. "A Great Day in Harlem"in kamera arkasının keyifli fotoğrafları var. Aşağıda görebilirsiniz. Bu arada araya fotoğraftaki müzisyenlerin isimlerini de serpiştireyim...

Art Kane - A Great Day in Harlem Outtake - 1958

Red Allen, Buster Bailey, Count Basie, Emmett Berry, Art Blakey, Lawrence Brown, Scoville Browne, Buck Clayton, Bill Crump, Vic Dickenson, Roy Eldridge, Art Farmer, Bud Freeman, Dizzy Gillespie, Tyree Glenn, Benny Golson, Sonny Greer, Johnny Griffin, Gigi Gryce, Coleman Hawkins, J.C. Heard, Jay C. Higginbotham...


Art Kane - A Great Day in Harlem Outtake - 1958

devam... Milt Hinton, Chubby Jackson, Hilton Jefferson, Osie Johnson, Hank Jones, Jo Jones, Jimmy Jones, Taft Jordan, Max Kaminsky, Gene Krupa, Eddie Locke, Marian McPartland, Charles Mingus, Miff Mole, Thelonious Monk, Gerry Mulligan, Oscar Pettiford, Rudy Powell, Luckey Roberts, Sonny Rollins, Jimmy Rushing, Pee Wee Russell, Sahib Shihab, Horace Silver, Zutty Singleton, Stuff Smith, Rex Stewart, Maxine Sullivan, Joe Thomas, Wilbur Ware, Dickie Wells, George Wettling, Ernie Wilkins, Mary Lou Williams, Lester Young


Art Kane - A Great Day in Harlem Outtake - 1958

Nasıl deli bir liste.. Listeden 4 kişi şu an hayatta.. Benny Golson, Marian McPartland, Sonny Rollins ve Horace Silver

The Ninth Gate



“The Ninth Gate” veya bizim sinemalarımızda vizyona girdiği ismiyle “Dokuzuncu Kapı” bence Roman Polanski'nin gelmiş geçmiş en kötü üç filminden bir tanesidir. Film görücüye çıkarken neo-noir bir film olarak tanıtılmıştı. Ancak bırakın yenisini klasik noir film anlayışının bile çok uzaklarındaydı. Aslında filmin konusu İspanyol yazar Arturo Pérez-Reverte'nin “The Club Dumas“ romanından alınmıştı. Bir roman olarak fena değildir. Okült ve gizemci bir tarafı vardır. Çerezlik bir roman olarak okunabilir.

Polanski, bu romanı alıp hikayeleştirirken filminin hiç fena olmayan bütçesiyle iyi oyuncular seçmişti. Bunlardan en dikkat çekicisi Johnny Depp'tir herhalde. Deep'in bir çok filmini seyretmiş bir insan olarak bu filmdeki performansını berbat olarak nitelendirmek mümkün. Kötü senaryo muhtemelen Deep'in bile içini geçirmiş. Aynı şeyleri femme-fatale'lığın çok yakıştığını düşündüğüm Lena Olin içinde söyleyebilirim. Benzer şeyleri Frank Langella içinde söyleyebilmek mümkün. Emmanuelle Seigner için ise fazla bir şey yazmaya gerek yok. Benim anlamadığım bir konu Polanski'nin filminde böylesine bir rol için neden eşini kullandığıdır. Hani filmin sonundaki sahnelerde olmuyor evde yaptığımız gibi yapmalısın filan diye mi yönetti filmi acaba. Neyse üzerimize vazife olmayan konulara girmemeliyiz değil mi?



Biliyorsunuz bloğumda film eleştirisi filan yazmıyorum. Zaten ortalıkta bir sürü iyi site varken bu konu bana düşmez. “The Ninth Gate” filmini yerin dibine batırmak gibi bir amacımda yok. Gelelim asıl konuya...

“The Ninth Gate” tüm kötülüğüne rağmen arada sırada seyrettiğim bir filmdir. Nedeni ise aslında birazcık saçma. Bu filmdeki kötü oyunculuk, kötü senaryo ve diğer her şeyin kötü olmasına rağmen koleksiyonculuğun karanlık tarafını tasvir etme açısından bence başarılıdır. Filmde Deep'in canlandırdığı Dean Corso karakteri aslında koleksiyoncuların bir çoğunun bir nevi prototipi gibidir. Örneğin bir plak koleksiyoncusu aradığı plağın baskılarını ezbere bilir (çoğu zaman yani) ve onu ele geçirmek için elinden geleni yapar. Hatta bazen karanlık tarafa geçer.



Eminim ki, bir çoğumuz bir dükkanda bulduğu üzerinde çok düşük bir fiyat yazılı bulunan “parçanın” fiyatının aslında daha fazla olması gerektiğini gidip satıcıya söylemez. Veya bazen çevremizden birilerinde sahip olmayı istediğimiz bir “parça” varsa onun elden çıkartılma sürecine sokabilmek için önceden planlanmış bazı konuşmalar yapmak zorunda kalmışızdır. Hatta koleksiyoncular arasında alışveriş yaptıkları yerleri gizleme hastalığı da oldukça popülerdir. Fazla talep arzda dengesizlikler meydana getirir. Benim açımdan en iyi dükkan yaşayacak kadar müşterisi olan bir dükkandır. Tabii ki bir müşteri olarak. Dükkan sahipleri haklı olarak hep bunun tersini düşünürler ve çok haklıdırlar. Tüm bunlar iyi bir insanın yapmayacağı düşünmeyeceği şeylerdir. Ancak her ne topluyorsanız koleksiyonculuk karanlık tarafa geçmektir. Olayı abartıp ruhunu şeytana satacak (mecazi olarak tabii ki) koleksiyoncuların varlığını da unutmamak lazım. Söz konusu olan koleksiyon olunca bir çok şey mübahtır. Buradaki sınır sizin kişiliğinizdir. Her insanın yapamayacağı şeyler vardır. Ancak yapabilecekleri ile çoğu zaman karanlık tarafa adım atar.

“The Ninth Gate” bence bu atmosferi iyi veren bir film. Eğer elinizde varsa filmi bir de bu açıdan seyretmeye çalışın. Eminim daha fazla keyif alacaksınız. Ama tüm bunlar bile filmin kötü olduğu gerçeğini değiştirmiyor ne yazık ki...

Pazar Sineması: The Ghost Train (1941)



Uuzn bir süredir Pazar Sineması bölümüne bir şeyler eklememiştim. Bu hafta 1941 yapımı "The Ghost Train" filmini sizlerle paylaşmak isterim. Film, İngiliz yönetmen Walter Forde tarafından çekilmiş. Aslında 1923 yılında Arnold Ridley tarafından yazılmış bir senaryonun bir uyarlaması. Film bir yanıyla gerilim filmiyken bir yanıyla komedi unsurları da içeriyor. Film ıssız bir tren istasyonunda kısılıp kalan bir grup yolcunun hikayesini anlatıyor.

Filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz. Filmin telif hakları artık ortadan kalktığından bir çok dijital kütüphanede bulabilirsiniz.

Pazar Sineması: Dr. Jekyll and Mr. Hyde (1920)



Dr. Jekyll ve Mr. Hyde, 1920 yapımı sessiz bir korku filmi. Film sessiz ama müzikleri çok acayip. Tahmin edebileceğiniz gibi film, Robert Louis Stevenson'un meşhur Dr Jekyll ve Mr Hyde'ın Şaşırtıcı Hikayesi öyküsünün bir uyarlaması. Filmin ilgi çekici yönlerinden bir tanesi oyuncu John Barrymore. Performansı 90 yıl öncesini düşünürseniz müthiş! Film, John S. Robertson ve yardımcısı Nita Naldi tarafından yönetilmiş. Öyküden uyarlanmış senaryo ise Clara Beranger imzalı. Malum öykünün ve dolayısıyla filmin konusu Dr. Jekyll'in bölünmüş kişiliği. Bir nevi iyilik ve kötülük Dr Jekyll'da vücut buluyor. Filmde makyajlar, oyunculuk dikkat çekici. Konu gayet ilginç...

Filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz. Filmin telif hakları artık ortadan kalktığından bir çok dijital kütüphanede bulabilirsiniz.

Pazar Sineması: Frankenstein (1910)



Frankenstein, 1910 yapımı bir film. Film, o dönemin Edison stüdyoları tarafından çekilmiş. Filmin senaryosu orijinal romana sadık kalarak J. Searle Dawley tarafından yazılmış. Aynı zamanda filmin yönetmeni de Dawley. 1910 yapımı bu film sinema tarihinde bol bol çekilecek Mary Shelley romanı tabanlı Frankenstein filmlerinin birincisi. Bu arada filmin bazı ilginç noktaları var. İlki filmin yapımcısının meşhur Thomas Edison olduğu söylentisi. İkincisi ise filmin kaybolması. İlk kez 1963 yılında izine rastlanmış. Filmin orijinal bandı, 1950'lerde Amerikalı bir film koleksiyoncusu tarafından satın alınıyor. Ancak o dönemde filmin ne olduğunu anlamıyor ta ki 1970'lere kadar. 2010 yılında filmin yeniden onarılmış bir kopyası 100. yılı dolayısıyla gösterime giriyor.

100. yaşını geçen filmin telifi ortadan kalmış durumda. Filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz.

Pazar Sineması: Das Kabinett des Doktor Caligari



Das Kabinett des Doktor Caligari veya Doktor Caligari'nin Kabini, Robert Wiene tarafından yönetilen Alman dışavurumcu sinemasının en önemli örneklerinden bir tanesi. Senaryosu Hans Janowitz ve Carl Mayer tarafından yazılan film erken dönem korku sinemasının en önemli klasiklerinden bir tanesidir. Filmde en dikkat çekici şey bence tasarımcı Hermann Warm ve ressam Walter Reimann ve Walter Röhrig tarafından hazırlanan settir. Bugün bile muhteşem olarak nitelendirilebilecek tasarımlar insanı etkiliyor. Filmin 1920 yılında çekildiğini düşünürseniz ortaya çıkan şeyin muhteşem olduğunu söylemek gayet mümkün.

Neredeyse 100. yaşına yaklaşan filmin telifi ortadan kalmış durumda. Filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz.

Pazar Sineması: Le Manoir du Diable



Le Manoir du Diable veya Şeytanın Evi, bir çok sinema tarihçisi tarafından tarihin ilk korku filmi olarak adlandırılır. Fransız yönetmen Georges Méliès tarafından çekilen film sadece 3 dakika uzunluğunda. Yüzyıldır ilgi görmeye devam eden korku filmleri klasiklerinin bir kısmı ilk kez bu filmde sinema ekranına gelir. Yarasalar, cadılar, iskeletler ve gotik şatolar. Bu arada filmin gösterime girişi 1896 yani bir asırdan daha eski bir film.

Bu üç dakikalık önemli filmin tamamını yukarıda seyredebilirsiniz. Filmin telif hakları artık ortadan kalktığından bir çok dijital kütüphanede bulabilirsiniz.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...