Plak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Plak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

45lik duvarı


Bir Fransız meraklının evinden 45'lik koleksiyonu duvarı. Özel ince raflar üzerine 45'liklerini olduğu haliyle koyan meraklı oldukça ilgi çekici bir duvara sahip olmuş. Toz olayını bir kenara bırakırsak hiç fena bir fikir değil gibi duruyor. Arşivinizin genişliğine göre arada sırada plakları değiştirip etkisini de değiştirmek mümkün. Tabii hangimiz böyle bir şeyi evimize koyabiliriz o da başka soru işareti tabii.

Jane - Fire, Water, Earth and Air LP



Jane, bir Alman progressive rock, aslında müzik tarihine geçen adıyla Krautrock topluluğudur. 1970'lerde Almanya'da müzik sahnesinin çok hareketli olduğu Hanover kentinde kuruldular. Haydi gelin ayrıntılara bakalım. Ama işler karışacak...

Jane bir açıdan senfonik hard rock topluluğu olarak tanınır ve Almanlar tarafından İngiliz muadilleri ile sıkça karşılaştırılır. Topluluğun temelleri 60'ların sonlarında ortaya çıkan psychedelic topluluk Justice of Peace'e (J.P.) dayandırılır. 1968 tarihli "Save Me"/"War" single'ında Jane topluluğu üyesi Peter Panka vokallerde, Klaus Hess baslarda ve Werner Nadolny saksafonlarda görülmektedir. 1970'lerde J.P. topluluğu dağılır.

Bu dağılma sonucunda Jane topluluğu kurulur. Peter Panka davul ve vokalleri üstlenir, Klaus Hess bastan gitara geçer ve Werner Nadolny saksafon yerine klavye çalmaya başlar. Charly Maucher topluluğa basçı olarak katılır. Bernd Pulst ise ağırlıklı olarak vokalleri üstlenir ve 1971 yılında Jane müzik yaşamına başlar.

Topluluk oluşturulur oluşturulmaz hemen "Together" plağı basılır. Bilinmedik bir Alman plak şirketinden yayınlanan albüm oldukça kötü İngilizce sözlere, asap bozucu davullara, arka planda garip Hammond organ bölümlerine ve oradan buradan kopup gelen gitar sololarına sahiptir ve bu ilginç kombinasyon bir şekilde 40 yıllık Jane tarihinin müzik taslağını oluşturur. Tabii siz benim böyle yazdığıma bakmayın; bu savruk müzik tarzı kendi içerisinde bazı doğrulara sahiptir ve Almanlar bu tarzda gerçekten çok ileri gitmeyi başarmışlardır. Benzer absürdlükleri tarih boyunca bir çok Krautrock topluluklarında, hemen arkasından gelen Kraftwerk gibi toplulukların dahil olduğu endüstriyel akımlarda hatta günümüzün Rammstein gibi örneklerinde de görebilirsiniz. Bu kağıt üzerinde anlamlandırmanın mümkün olmadığı ancak dinlediğinizde "tamam buymuş" diyeceğiniz bir tasvir tarzıdır sadece....

İlk albümün yayınlanmasından sonra hemen her toplulukta olduğu gibi Jane'de de kadro karışmaya başlar. Bernd Pulst vokallerden ayrılır, Charly Maucher basçılıktan istifa eder. Hemen Justice Of Peace topluluğunun gitaristi Wolfgang Krantz transfer edilir ve topluluk içerisinde yeni bir görev dağılımı olur. Jane topluluğunun bir önemli özelliği, yıllar içerisinde kadro sabit kalmaz hatta müzisyenlerin çaldığı enstrümanlar bile sabit değildir. Gitarist, basçı, davulcu vokalist olur, müzik kaldığı yerden devam eder. Bu değişiklikler topluluğun müzik yaşamında olumlu etkiler yapar ve 1973 yılında yayınlanan "Here We Are" sunduğu atmosfer ile meraklıların ilgisine çeker. Müzik tarihçileri bu albümde "Out in the Rain" şarkısını Krautrock tarihinin önemli rock ballad'larından bir tanesi olarak tanımlarlar.

Hemen bir yıl sonra 1974 yılında yayınlanan "Jane III" albümünde kadro yine toz duman olmuştur. Bu kez albüm iki gitaristin düellosu haline gelmiş sert vokallerin desteği ile albüm hard rock ekseninden de öteye doğru gider. Tahmin edeceğiniz üzere albüm sonrası kadro yine karışır gelenler gidenler derken 1975 yılında "Lady" albümü yayınlanır. Bu hengame arasında klavyeci Werner Nadolny geri döner. Kadro oturur.



1976 yılına gelmiş durumdayız şu an. Hemen kadronun son haline bir bakalım. Bass ve geri vokaller Martin Hesse. Davul Peter Panka. Vokal ve gitar Klaus Hess ve her türlü klavye, organ Werner Nadolny. Bu kadro elimizin altında bulunan "Fire, Water, Earth and Air" albümünü 1976 yılında yayınlar. Werner Nadolny'nin dönüşü topluluk açısından çok olumlu olmuştur. Albümdeki etkisi inanılmaz önemlidir. Albümdeki şarkılar,
A1 Fire, Water, Earth & Air 16:57
A2 Fire (You Give Me Some Sweet Lovin')
A3 Water (Keep On Rollin')
B1 Earth (Angel) 5:20
B2 Air (Superman) 10:53
B3 Air (Let The Sunshine In)
B4 The End

Albüm konusunda çok tartışma vardır. Bir çok müzik eleştirmeni albümü tam anlamı ile bir symphonic progressive rock şaheseri olarak tanımlarken, bir kısım meraklı ise albümün bir Pink Floyd replikası hatta kötü bir Pink Floyd kopyası olduğunu ileri sürerler. Ancak ben bu kısımlara pek katılmıyorum. Jane "Together" albümü ile tarzının bir şekilde ne olacağının sinyallerini vermiş bir topluluktur. Önceki albümlerde yaşanan değişiklikler sonucunda bu albümde kadro bir şekilde oturmuş hatta kanı uyuşmuştur. Bu durum ortaya "Fire, Water, Earth and Air" gibi bence çok güzel bir albüm ortaya çıkartmıştır. Şaheser midir pek zannetmiyorum ama çok önemli bir albüm olduğu muhakkak...



Albümün geneline bakarsak Werner Nadolny'nin şarkıların arka planına kazandırdığı derinliğin yanında Klaus Hess'in kendi gitar sound'unu geliştirmesi ve şarkıya göre özel kombinasyonlar kullanması şarkıların ve özellikle soloların etkisini arttırmıştır. Klaus Hess, bazı şarkılarda Les Paul De Luxe bazı şarkılarda Gibson Firebird kullanarak oldukça değişik etkiler elde etmeyi başarmıştır. Bunun yanında davul ve özellikle basların etkin şekilde kombine edilmesi ve bas solo bölümlerinin kullanılan ekipman sayesinde ön plana çıkması albümü özel yapan şeylerden bir tanesidir. Vokallerde hırçınlık büyük ölçüde azaltılmış ve bu sayede müzik daha ön plana çıkartılmıştır.

Gelelim Pink Floyd ile kıyaslanma meselesine. Müzik dünyasında ön önemli hatta tek symphonic, psychedelic, progressive rock topluluğu olarak nitelendirilir ve hemen her topluluk illa ki Pink Floyd ile karşılaştırılır. Bu durum ülkemizde daha da vahim durumdadır. Her müzik tartışmasında Pink Floyd aşağı Pink Floyd yukarı. Kimse Pink Floyd'un müzik tarihi açısından önemini inkar edemez ancak 1960'lardan itibaren muhteşem albümlerin varlığını görmemezlikten gelmek ve yok saymak kendisini müzikseverler olarak adlandıran insanların yapmaması gereken bir şeydir. Çünkü bu yıllarda öyle albümlere denk gelirsiniz, öyle bir etkilenirsiniz ki, Pink Floyd plaklarınız raflarda tozlanırken yeni yepyeni topluluklar keşfetmeye başlarsınız...

İşte, Jane, "Fire, Water, Earth and Air" albümü böyle bir albüm. Universal Music tarafından yeniden basıldı ve ülkemize geldi. Bana da Universal Müzik Türkiye tarafından gönderildi. Metin Beye buradan bir selam göndermiş olayım... Böylesine önemli bir albümün yeniden baskısını kaçırmak zaten hata olacaktır hem de fiyatı gayet makul iken. Alınası ve doya doya dinlenesi bir albüm. Umarım ilerleyen dönemlerde Amon Düül II, Ash Ra Tempel, Popol Vuh gibi toplulukların albümleri de yeniden basılır. Bu arada türü sevenler "Faust" yeniden baskılarını da kaçırmasınlar... Faust yeniden baskılarını da Universal Müzik Türkiye ülkemize getirdi.



Albümle alakalı son bilgi ise albüm kaydında Kunstkopf denilen ve bizim Dummy-Head Recording diye bildiğimiz tekniğin kullanılmış olması. Bu teknikte, kayıt sırasında bir maket kafa (Dummy-Head buradan geliyor) kullanılarak kulakların olduğu yere toplam 2 mikrofon konularak kayıt yapılıyor. Bu sayede daha odaklanmış bir kayıt elde edilmesinin yanında frekans bandında distorsiyon tabir edilen ancak müziğin bir parçası olan bölümlerin daha sağlıklı olarak kaydedilebilmesi sağlanıyor.

Güzel Bir Plak Rafı


A
rada sırada sizlerle hoşuma giden fotoğrafları paylaşıyorum. Bunların birçoğunda bolca efekt olsa da, abartılmadığı sürece ben seviyorum bu farklı etkileri. Yukarıda yine kim tarafından çekildiğini bilmediğim bir fotoğraf var. Güzel bir plak rafı fotoğraflanmış. Güzel bir vintage efekt verilince pek hoş olmuş. Bende kendi rafımda böyle bir fotoğraf çekme denemesi yaptım ama pek olmadı ne yazık ki. Tüm olay ışıkta galiba... Sitemizi takip eden okuyucularımızdan bu tarz çalışmaları olanlar varsa bizi bilgilendirsinler. Okuyucularımızla paylaşmaktan çok mutlu oluruz...

Çizgi Romanlarda Pikaplar: Blacksad

blaksad

Alıntı: Guarnido'nun üstün çizimleri ile antropomorfik karakter tasarımları ve 1950'ler film noir tarzı Canales hikayesi birleşince, hızına yetişmesi zor 21. yüzyıl tüketim dünyası çizgi roman sanatında modern bir klasik olmaya aday Blacksad ile tanıştı, Blacksad her açıdan, güncel kullan-at, hemen tüket hevesini al zihniyetine meydan okuyan bir çalışmaydı, 2000 yılının Kasım ayında çıkan ilk cilt tek başına sadece Fransa'da 200.000 kopya satınca tüm dikkatler İspanyol Guarnido / Canales ikilisine çevrildi.

Bu harika ikilinin buluşması ve Blacksad'in ortaya çıkışı da biraz tesadüf eseri oldu tabii, Granada/İspanya doğumlu Juanjo Guarnido, Granada sanat okulunu bitirdikten sonra marvel da dahil bazı çizgi roman işleri yaptı ancak bunlar sevdiği işi yaparak geçinmesi için yeterli değildi, bu yüzden Madrid'e taşınma kararı aldı ve burada Juan Diaz Canales ile tanıştı bu tanışma 90'larda ortak bir iş yapma imkanı tanımış olmasa da ilerleyen yıllarda Guarnido'nun Walt Disney serüveni için Paris'e taşınması ve Disney'den ayrıldıktan sonra eskiden çizgi roman projesini paylaştığı Canales ile tekrar irtibata geçmesini sağladı, Lucas'ın elindeki proje ile kapı kapı dolaşmasına benzer bir şekilde ikili Fransasız yayınevlerini dolaştılar ve sonunda Dargaud Yayıncılık(Asterix, Red Kit, Tenten, Djinn, Pilote) ile anlaşarak Kasım 2000'de Blacksad'in ilk cildini(Somewhere between the shadows) çıkardılar.

Blacksad hakkında daha fazla bilgi için www.figuratifdukkan.com

Yukarıda çalan şarkı sözlerinden hemen anlayacağınız üzere "That Old Black Magic" 1942 yılında ilk kez Glenn Miller orkestrası tarafından çalınmıştır. Daha sonraki dönemlerde bir klasik haline gelecek şarkının müziği Harold Arlen, sözleri ise tabii ki Johnny Mercer'a ait. Şarkının muhteşem bir yorumu için Ella Fitzgerald'ın 1961 yılı Verve plağı "Ella Fitzgerald Sings the Harold Arlen Songbook"a bakmakta fayda var...

Gong - Angels Egg (Radio Gnome Invisible Part 2) Plak



Öncelikle dikkat bu yazıyı okurken kafanız biraz(cık) bulanabilir. Lütfen ayarlarınızla oynamayınız.

Gong, çok sevdiğim bir topluluktur. Ancak tarihçesi biraz karışıktır. Herhalde toplulukta ne olmuş ne bitmiş çok az insan ezbere sayabilir. Aslında karmaşa topluluğun kuruluşunda başlıyor. Gong genel anlamda İngiliz ve Fransız müzisyenlerden oluşuyor ancak kurucusu Daevid Allen, bir Avusturalyalı. Topluluğun içerisinde bulunan müzisyenler göz kamaştırıcı; Allan Holdsworth, Tim Blake, Didier Malherbe, Pip Pyle, Gilli Smyth, Steve Hillage, Francis Moze, Mike Howlett ve Pierre Moerlen. Yok yetmez diyorsanız Bill Bruford, Brian Davison, Don Cherry ve Chris Cutler diye devam edebilirim. Don Cherry ne alaka derseniz ki ben demiştim valla.. Ama 1970'lerin Don Cherry diskografisine girildiğinde zaten çıkmak mümkün değil. Kurcaladıkça daha ilginç şeyler çıkıyor. Bazı kayıtları bulmak imkansız gibi. Plaklardan bahsetmiyorum bile. Ben uyarayım, bulaşırsanız yanarsınız. AMa bulaşın, tavsiye ederim...

Gong'un kuruluşu da evlere şenlik. 1967 yılında Daevid Allen, Soft Machine topluluğundayken bir şekilde İngiltere'ye giremiyor, yazılan çizilene göre sıkıntı vize. Bu temelden topluluk yavaş yavaş oluşmaya başlıyor. Tam bu dönemde 1968'de Fransa'da büyük öğrenci isyanı çıkıyor, ortalık birbirine giriyor. Topluluk bu dönemlerde rahat durmadığı için tası tarağı toplayıp İspanya yolunu tutuyorlar. Bu dönemin hemen arkasından topluluk absürd ve gönlümüzde ayrı bir yeri olan bağımsız Fransız plak şirketi BYG ile albüm anlaşması yapıyor. Şimdi hikayeye buradan girdim ama hikayenin sonunu getirmek kolay değil. Çünkü topluluğun üretken diyebileceğim 1970'li yıllarda hemen her yıl birileri gidip birileri geliyor topluluğa. Bu karmaşa yetmiyormuş gibi topluluğun lideri de değişebildiği için bir çok makalede hem yıla hem lidere göre isimlendirmeler yapılır Gong için. Ayrıntılı bilgi isteyenler internet üzerine Gong üzerine güzel makaleler okuyabilirler. Diskografiyi ele geçirmek ise yıllar sürecek bir süreç. Artık plak olarak mı alırsınız, CD olarak mı alırsınız bilemiyorum ama ben daha tamamlayamadım ne yazık ki...

Arka kapak oldukça şenliklidir. Tüm baskılarda aynı. Altta renkli hikayenin özetini bulabilmek mümkün...

Şimdi gelelim 1973 ile 1974 yılları arasına. Bu dönemde Gong kadrosunda Steve Hillage'ı görüyoruz. Bu süreç içerisinde "Radio Gnome Trilogy" ismi verilen 3 albümlük son derece sağlam bir albüm dizisi çıkıyor; "Flying Teapot", "Angel's Egg" ve "You". Bu üçleme sırasında topluluğa giren çıkan müzisyenin hadde hesabı yok. Bu yüzden biz direkt olarak yazımıza konu olan Angel's Egg ile devam edelim.

Albüm dediğim gibi konsept bir yapının parçası olunca işler karışık. Plak kapağında hikaye anlatılıyor gayet güzel hatta çizimli olarak. Hemen kısaca özetleyeyim.. Evet toplanın millet... Bir önceki albümde başlayan Gong mitojisinin devamı olarak albümün başında kendimizi bir iksir içip kafası dumanlanmış halde uzayda dolaşırken buluyoruz. Nasıl yani dediğinizin farkındayım, Gong mitolojisi bu, her şey olabilir. Meraklılar daha beter bir hengame hatta bir üst versiyonu için Stereo Mecmuası'nda bol bol bahsettiğimiz Magma'ya da bakabilirler. Neyse... Uzayda oradan oraya savrulurken Captain Capricorn ile denk gelip Gong gezegenini buluyoruz. Buluyoruz diyorum da, bulan Zero isimli kahramanımız. Aman ne güzel gezegen buldum diyerek ortalıkta takılan Zero, bir fahişe ile vakit geçirmeye başlar. Bu fahişe aslında ay tanrıçası Selene'dir. Zero iksirin etkisindeyken bu yeni gezegeni keşfetmeye devam eder. Burada her türlü absürdlük vardır, neyse çok ayrıntıya girmeden kahramanımız Gong baş tapınağını bulur. Bu arada tapınağın aslında görünmez olduğunu da söyleyeyim. Efendime söyleyeyim, tapınakta albüme ismini veren Angel's Egg'i (meleğin yumurtası) bulur. Akabinde Zero, kendini büyük bir olayın içinde bulur. Zero dünyaya dönüşte büyük bir festival düzenlemesi gerektiğini ve festival sırasında konserlerde herkesin üçüncü gözünün açılmasına yardımcı olup dünyada yeni bir çağ başlatmalıdır. Olayın içindeki iksirin ne olduğunu hikayeden tahmin etmişsinizdir herhalde. Bunun haricinde Gong dünyasında bol bol gördüğümüz Tibet, Hindu ve benzeri gizemli inanç sistemlerinin etkisini bu albümde en üst noktalarda olduğunu görebiliyoruz. Tabii ben bazı şeyleri okuyan açısından eğlenceli olsun diyerek esprili bir şekilde anlatmaya çalıştım. İşin içine girdikçe yaratılan mitosun eğlenceli olduğunu düşünüyorum...

Orijinal plak etiketinin arkasından Virgin etiketlerde değişiklik yapınca kullanılan beyaz etiket bu...

Albüm 1973 yılında Virgin Records tarafından basıldı.. Plağın ilk baskılarının kapağı açılır (gatefold) şekilde tasarlanmış. Bu kapak ve içerisinde gelen booklet içerisinde mitoloji daha doğrusu Gong mitolojisi ayrıntılı gezinme kılavuzu, karakterler, sözlük ve topluluğun müzisyenleri hakkında bilgiler vardır. Bu ilk baskının plak etiketi de değişiktir. Hatta etiket üzerindeki Selena'nın az giyimli dünyevi suretinde sansür olması için bazı yapıştırmalar olduğu söyleniyor. Söyleniyor diyorum ama ben bu edisyonları kendi gözümle görmedim. Bu plağın olma ihtimali olan bir kaç arkadaşım var, aklıma gelince bir bakacağım. Şarkı listesi şu şekilde;
Side one (Yin / Side of the Goddess)
"Other Side of the Sky" (Tim Blake, Daevid Allen) – 7:38
"Sold to the Highest Buddha" (Mike Howlett, Allen) – 3:10
"Castle in the Clouds" (Steve Hillage) – 1:13
"Prostitute Poem" (Gilli Smyth, Hillage) – 6:05
"Givin My Luv to You" (Allen) – 0:42
"Selene" (Allen) – 3:42
Side two (Yang / Side of the Fun Gods / The Masculung Side)
"Flute Salad" (Didier Malherbe) – 2:46
"Oily Way" (Allen, Malherbe) – 3:01
"Outer Temple" (Blake, Hillage) – 1:09
"Inner Temple" (Allen, Malherbe) – 3:21
"Percolations" (Pierre Moerlen) – 0:40
"Love is How U Make It" (Moerlen, Allen) – 3:25
"I Niver Glid Before" (Hillage) – 5:37
"Eat That Phone Book Coda" (Malherbe) – 3:10

Yukarıda bahsettiğim Gong mitolojisini anlatan inlay den bir sayfa. Bir şekilde edinmek mümkün...

Albüm zihin açıcı. Laf aramızda kayıt şaşırtıcı derecede iyi ama söz konusu Gong olunca kayıt kimin umurunda. Buradan Universal Music Türkiye'ye de teşekkür ediyorum. Önce Zappa'lar, arkasından Magma'lar, bir bakıyoruz Gong'lar. Firma, aklıma gelmeyecek ürünleri büyük bir çabuklukla ve en önemlisi Avrupa ile kıyaslandığında gerçekten makul fiyatlarla getirip, benim gibi müzikseverlerin büyük hayır duasını alıyor. Universal Music firmasından Metin Kösemen ile bir ara yazışma şansım oldu müzikseverlerden pek tepki gelmediğinden bahsetti. Tabii ki Gong vesaire gibi toplulukları dinleyenlerin sayısı ülkemizde son derece az ancak Universal Music oldukça kapsamlı bir kataloğu ülkemize getiriyor. Göz atınız, göz attırınız... Ben önümüzdeki günlerde büyük eşeklik edip salak gibi almadığım Faust'ları da alacağım.. Evet Krautrock topluluğu olan. Bu yazı bol teşekkürlü oldu ama albüm bana Audio AVM tarafından gönderildi. Sevgili Ozan Turan'a da buradan teşekkürler.

Albümün tarzını yazmadım şimdi fark ettim. Albüm içerisinde caz etkileri bulunan, bolca progressif öğe içeren, bir yanıyla psychedelic rock'a göz kırpan, bazı eleştirmenlere göre space rock türüne giren, bence ise "rock a la Gong" tarzı bir albüm. Vallahi kulağı delik, farklı bir şeyler denemeye meyilli okuyucularımıza şiddet ile tavsiye edilir. Albümden alacağınız en büyük zevki Flying Teapot, Angel's Egg ve You'yu hep birlikte hikayesine doya doya dinlemek olacaktır. Bu durum bir çok meraklı açısından normal kafayla çekilmeyeceği için dinleme odanızda bol bol "ayran" içmeyi unutmayınız...

Angel's Egg gibi bir albüme başka türlü bir inceleme yazılamazdı herhalde...

konstruKt - Bulut LP


konstruKt- Bulut
Sagittarius A-Star #40 LP, black vinyl, ltd ed.

Turkish Free Music başlığı altında yayınlanan 3 plaktan sonuncusunu sizlere anlatacağım yazıya hoş geldiniz. Sayfanın en altındaki linkleri kullanarak diğer yazılara göz gezdirebilirsiniz. Son plağımız, hem bloğumun hemde Stereo Mecmuası'nda zaman zaman bahsettiğim konstruKt topluluğundan. Bulut ismi verilen albüm konstruKt diskografisinde plağa basılan ilk albüm olarak bir ilke de vesile oluyor. İnşallah devamı gelir. Albümde dinleyeceğimiz müzisyenleri zaten tanıyorsunuz ama listemizi geleneksel olduğu üzere yine ekleyelim. Korhan Futacı tenor ve alto saksafon, flüt. Umut Cağlar moog, vermona organ, elektrik gitar. Özun Usta- djembe, elektrik bas, flüt ve cura. Korhan Argüden davul.

Naçizhane, konstruKt topluluğunu uzaklardan da olsa yakından izlemeye çalışan bir kişi olarak albüm haberleri ilk ortaya çıkmaya başladığında beni heyecanlandırdı. Topluluğun hem bireysel kayıtları hemde farklı kişisel projelerinde müzikal manada ve enstrümanlara hakimiyet alanında büyük gelişmeler oluyor. Tıpkı bir çoğumuzun uğraştığı alanlar gibi bir konu üzerinde vakit geçirdikçe o konu üzerinde adım adım uzmanlaşıyorsunuz. Yeni konstruKt albümünde bu durum gözler önüne seriliyor. Albüm "A" yüzünde 3, "B" yüzünde ise tek bir parçadan oluşuyor. Şarkı listesi şu şekilde;
A Yüzü
Bulut
Ates
El Gato (for Gato Barbieri)
B Yüzü
Toprak

İlk şarkı olan ve albüme ismini veren "Bulut", konstruKt albümlerinde görmeye pek alışagelmediğimiz bir giriş ile başlıyor. Yer yer etnik öğeler barındıran şarkıda oldukça düşük ses seviyelerinde enstrümanların minimal tınılarına odaklanmış iken başlayan davul bölümleri ile şarkı kısa bir süre içerisinde aynı anda bir kaç yöne gitmeye başlıyor ve şarkı sona eriyor. "Ateş" ise flüt ile saksofon atışmaları ile başlayan son derece keyifli bir şarkı. "El Gato" (for Gato Barbieri) için önce bir nefes alayım ve parantez açayım.

Meraklılar zaten biliyordur, Leandro Barbieri veya bilinen ismiyle Gato Barbieri, Arjantin asıllı tenor saksofoncu. 1960'lı yıllarda free jazz akımına verdiği katkıdan tanınan müzisyen müzik hayatındaki yükselişine yine vatandaşı olan Lalo Schifrin ile birlikte çalıştığı dönemde başlıyor. 1960'ların başında İtalya'da çalarken Don Cherry ile tanışınca müziğinin yönü adım adım değişmeye başlıyor. Albert Ayler ve Pharoah Sanders gibi efsanevi isimlerle çalışan Barbieri'nin 1960'larda yaptığı kayıtları mutlaka edinmeye çalışın. 1970'lerde Impulse! plak şirketi için yaptığı üçleme de ayrıca mercek altına alınmalıdır. Chapter One: Latin America, Chapter Two: Hasta Siempre ve Chapter Three: Viva Emiliano Zapata. Müzisyen bu kayıtlarda hem dünya görüşünü müziğine aktarmış hemde G.Amerika'nın melodilerini çok yoğun olarak kullanmıştır.

El Gato (for Gato Barbieri) şarkısı tek kelime ile muhteşem olmuş. Hatta benim son yıllarda dinlediğim en heyecan verici dönüşümlerden bir tanesi ile bu şarkıda karşılaştım diyebilirim. konstruKt, benim gözümde bu şarkı ile Türk cazına bir klasik hediye etmiştir. Bu kadar açık ve net. Plağın B yüzünü baştan aşağı kaplayan "Toprak" ise zaman zaman rock dünyasının belirli bir çağına gidip gelen melodiler ile damağımda çok keyifli bir tat bıraktı.

konstruKt bu albümüyle özellikle de El Gato (for Gato Barbieri) şarkısıyla beni benden aldı. Albüme bayıldım. Dönüşüm ve gelişim muhteşem. Ancak yazar yani bendeniz açısından bir sıkıntı var. Bu müzisyenler zaman içerisinde çıtayı daha da yükselttikleri zaman albümlere ne yazacağım bilemiyorum. Albüm tam anlamı ile helal olsun dedirtti bana.

Albümün plağı da çok keyifli. Ucundan köşesinden sembolizme (ben sembolizm diyeyim yanlış anlaşılmamak için ama meraklılar ne kastettiğimi zaten biliyorlardır) meraklı bir insan olarak albüm kapağındaki Türk halılarında kullanılan motiflere atladım hemen. Bir dönem kendi "sigil"imde iki üçgenin biraraya geçmesi ile oluşturulmuş "tılsım" motifini kullanmıştım. Bu motiflerin plak kutu seti için bir de ek özelliği var. İlk yazıda anlatmıştım ayrıntılarını..

Plağın baskı kalitesi başarılı. Standart plaktan daha kalın (kuvvet ile muhtemel 180gr) basılan plak sistemimde gayet güzel performans gösterdi. Kapakta anlattığım gibi son derece keyifli bir fikre sahip. Hem kapak hemde iç kılıf gayet özenli. Hoş öyle olmasa bile albümü dinledikten sonra bunlar teferruat işte...

konstruKt'teki sevgili dostlarıma helal olsun diyorum tek kelime ile. Türkiye gibi bir memlekette müzik adına son yıllarda beni en mutlu eden şeylerden bir işe imza attılar. Hem de layıkı ile belki de fazlası ile...


Turkish Free Music içeriği hakkındaki yazılar şu bölümlerden oluşmaktadır. Giriş: Turkish Free Music kutu seti hakkında. / Plak İncelemesi 1: Okay Temiz - Hüseyin Ertunç - Doğan Doğusel - The Trio LP / Plak İncelemesi 2 Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul LP /  Plak İncelemesi 3: konstruKt - Bulut Linklere tıklayarak ilgili yazılara gidebilirsiniz. / Albümü satın almak için tıklayınız...

Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul LP

Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul
Sagittarius A-Star #42 LP, black vinyl, ltd ed; with insert

Bir önceki yazımda Okay Temiz, Hüseyin Ertunç ve Doğan Doğusel üçlüsünün Trio kaydını sizlere anlatmaya çalışmıştım. Şimdi ikinci plak ile yazılarıma devam ediyorum. Plak, Okay Temiz ve Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra'dan Live in Istanbul ismini taşıyor. Oldukça kalabalık bir kadro hemen gözümüze çarpıyor. İsterseniz ilk önce müzisyenlerle başlayalım. Bir önceki yazıda uzun uzun bahsettiğim Okay Temiz'i kalimba, perküsyon, flüt, soprano saksofon ve horn ile dinleyeceğiz. Hüseyin Ertunç'tan Stereo Mecmuası'nda daha önce bahsetmiştik. Ertunç müzisyenliğinin yanında resimleri ile de tanınan bir isim. Hemen sizlere "Musiki" adlı albümünü de hatırlatayım . Son dönemlerde KonstruKt kayıtları ile kendisini dinleyebilme şansınız var. Bu plakta Ertunç'u küstüfon ve flütte dinleyeceğiz. Doğan Doğusel yine oldukça fazla enstrüman çalabilen bir müzisyen ve bildiğim kadarı kendisi aynı zamanda neyzen. Doğusel'i kayıtta küstüfon ve flütte dinleyeceğiz.

Musa Dede, perküsyon, düdük (whistles) el davulu. Sarp Keskiner'i bir çok okuyucumuz İstanbul Blues Kumpanyası'ndan tanıyordur. Son dönemlerde bildiğim kadarı ile İzmir'e geri dönerek sakin bir hayat yaşamaya başlamış. İzmirli müzisyeni bu kayıtta el davulu, perküsyon ve flütte dinleyeceğiz. Özun Usta cura, el davulu, overtone flüt. Korhan Futacıyı ise hem KonstruKt hemde son dönemlerde Korhan Futacı ve Kara Orkestra'daki performanslarından (meraklılar daha önceden Dandadadan ve Tamburada'yı da hatırlayacaklardır) tanıyoruz. Bu plakta Futacı'yı flüt, alto saksofon'da dinleyeceğiz. Umut Cağlar'ı yine konstruKt'ten hatırlıyoruz. Oldukça aktif şekilde re:konstruKt kayıtlarında da denk gelebileceğiniz Çağlar'ı keman flüt ve bendirde dinleyeceğiz. Hemen bir parantez açayım ilerleyen dönemlerde elden geldiğince  re:konstruKt kayıtlarında da bahsetmeye çalışacağım sizlere.

Murat Taner zurna. Genç yaşında isminden oldukça söz ettiren Barlas Tan Özemek Kara Orkestra, Yasemin Mori ve Bülent Ortaçgil ile performanslarından tanınacaktır. Bu albümde kendisini akustik gitarda dinleyeceğiz. Selim Saraçoğlu ismini meraklılar ilk önce Kujo arkasında da Kara Orkestra'da duymuşlardır. Bu plakta akustik gitar çalıyor. Daniel Spicer bambu safsafon trompet ve bendir. Yasemin Mori ve son dönemlerde 123 topluluğundan tanıdığımız Berke Can Özcan ise davul ve perküsyon. Tabii her zaman olduğu gibi bazı müzisyenler hakkında biyografya bulamadığım için ayrıntılara çok giremedim. Zaman içerisinde bilgiler tamamlandıkça eklemeler yaparım :)

Plak üzerinde koskocaman iki bölüm var. Liste şu şekilde;
A Yüzü
part I
B Yüzü
part II

Babylon'da canlı çalınan performansın kaydı son derece başarılı. Bazı bünyelere gürültülü, karmaşık ve kaotik gelebilecek ve hatta dokunabilecek performans bende dahil meraklı dinleyiciler için gerçekten bir hazine değerinde. Bir nota sonrasını tahmin etmenin güç olduğu bu tarz müzik, nasıl dinleyeceğini bilen kulaklar için hiç bitmesin istenen bir hal alıyor. Hele "B yüzünü" dinleyip o coşkuya ortak olabiliyorsanız müzik dünyasında önünüze tarifi mümkün olmayan yeni kapılar açılmış demektir. Sahnedeki insanların çok çok iyi müzisyenler olmalarının yanında, meraklıların, müziğin hem dikey hemde yatay katmanlarda ne denli zengin olduğunu fark etmesi ve bunun nasıl bir ortaya çıktığı konusunda empati yapması, müzik setinin başında veya kulaklıkları ile bu albümü dinlerken büyük coşkunun (temaşanın) bir parçası olmasını sağlayacaktır.

Canlı kayıt İstanbul Babylon'da Ozan Murat tarafından yapılmış. Plağın  baskı kalitesi gayet güzel. Standart plaktan daha kalın (kuvvet ile muhtemel 180gr) basılan plaklar ambalajdan çıkar çıkmaz sistemimde çok keyifli çaldı. Kapakta gayet özenli ve kalın aynı şekilde iç koruma kılıfı da özenle seçilmiş. Muhteşem bir performans....



Turkish Free Music içeriği hakkındaki yazılar şu bölümlerden oluşmaktadır. Giriş: Turkish Free Music kutu seti hakkında. / Plak İncelemesi 1: Okay Temiz - Hüseyin Ertunç - Doğan Doğusel - The Trio LP / Plak İncelemesi 2 Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul LP /  Plak İncelemesi 3: konstruKt - Bulut Linklere tıklayarak ilgili yazılara gidebilirsiniz. / Albümü satın almak için tıklayınız...

Okay Temiz - Hüseyin Ertunç - Doğan Doğusel - The Trio LP


Okay Temiz/ Hüseyin Ertunç /Doğan Doğusel - The Trio
Sagittarius A-Star #41 LP, Black Vinyl, Ltd Ed.

Turkish Free Music koleksiyonundan ele alacağım ilk plak Okay Temiz, Hüseyin Ertunç ve Doğan Doğusel üçlüsünün kaydı. Bu kaydın ilk yüzü stüdyo kayıtlarına, ikinci yüzü ise konser performansına ayrılmış. Hüseyin Ertunç ve Doğan Doğusel isimlerine Stereo Mecmuası'nda daha önce de denk gelmiştiniz. konstruKt topluluğunun Eklisia Sunday albümünde konuk müzisyenler olarak keyifle dinlemiştik. Bu ikiliye bu kez büyük usta Okay Temiz katılmış kayıtlarda.

Albümdeki müzisyenler ve enstrüman bilgileri şu şekilde listelenmiş. Okay Temiz, davul, flüt, triangle, arp, kalimba ve waterphone Hüseyin Ertunç, piyano, flüt, kalimba ve küstüfon. Doğan Doğusel ise bas, küstüfon ve flüt. Küstüfon nedir derseniz hemen “Eklisia Sunday” albüm incelemesindeki satırları buraya kopyalayacağım.
Ömer Küstü tarafından icat edilip geliştirilmiş, kargıdan yapılan bir tür nefesli saz. Bazı Okay Temiz kayıtlarında da rastlamak mümkün.

İşte bu kayıtta yine Okay Temiz, küstüfonlarla karşılaşıyor. Şimdi bir ara verip sizlere Okay Temiz'den bahsetmek istiyorum. Günümüzde ülkemizde  caz yayınlarında ve hatta referans kabul edilen caz kitaplarında Okay Temiz'den bahsedildiğini pek duymazsınız. Buna her zaman çok şaşırmışımdır ve temelinde kıskançlık olduğunu düşünmüşümdür. Bugün ben dahil bir çok insan caz müziği konusunda atıp tutarken, Okay Temiz o yolları defalarca gidip gelmişti....

Allah uzun ömürler versin İkinci Dünya harbinin başladığı yıl olan 1939 yılında İstanbul’da doğan Okay Temiz, Ankara Klasik Müzik Devlet Konservatuarında vurmalı çalgılar ve timpani eğitimi almış. Okulun bitmesinin ardından profesyonel müzik kariyerine adım atan müzisyen bu yıllarda özgün sesler arayışındaki maceralarına kendi davullarını yaparak yepyeni bir boyuta getirir. 1960'ların sonunda büyük orkestralar ile tanışır. Bu tanışma onu Avrupa'ya götürür. Maffy Falay ile tanışır ve birlikte Türk halk ezgilerini yorumlarlar. Tüm bunlar olurken yine büyük usta Don Cherry ile tanışma fırsatı olur. Bu tanışma uzun seneler boyunca devam edecek bir maceranın başlangıcı olur. Birlikte konserler verirler ve plaklar yaparlar. Bu plakların her biri altın değerindedir. Bu plakları çok nadiren yurtdışında ve ülkemizdeki önemli koleksiyonlarda görebilirsiniz. Meraklılar bonus olarak Fransız BYG Actuel plak şirketinin 1971 yılında yayınladığı "Orient" ve "Blue Lake" albümlerine bir göz atsınlar. Bakalım tanıdık bir isim var mı?

Okay Temiz, İskandinavya maceralarında Dexter Gordon, George Russell, Clark Terry gibi caz müziğinin önemli isimleri ile çalma fırsatı bulur. Nasıl hayal gibi değil mi? Akabinde Xaba topluluğu kurulur. Xaba grubu Temiz'in en önemli çalışmalarının başında gelir. Johnny Dyani, Mongezi Feza ve Okay Temiz üçlüsünün Music For Xaba ‎ ve Music For Xaba Vol. 2 ‎ plaklarına eğer denk gelirler ise mutlaka göz atın... Bunları bulabilmek çok çok zor. Acaba bir gün yeniden basılır mı acaba diye sormadan kendime edemiyorum. Plakları basan İsveçli Sonet Records firması bildiğim kadarı ile günümüzde Universal Music İsveç'in bir parçası.... Temiz'in İskandinavya maceraları farklı ülkelerde devam eder. 90'larda Finlandiya'da görüyoruz Temiz'i. Yine ilginç çalışmalar, yine ilgi çekici albümler. Okay Temiz'i büyük yapan şey, bu albümlerde hemen göze çarpar. O her zaman içerisinde doğduğu melodileri de müziğinin içerisine katmıştır. Lafı uzatmayayım, üstadın hikayesi bu şekilde devam eder.

Albüme gelirsek içerik şu şekilde;
A Yüzü
Studio part I + Studio part II
B Yüzü
Concert part I + Concert part II

Bu kaydın ilk yüzü stüdyo kayıtlarına, ikinci yüzü ise konser performansına ayrılmış. Stüdyo bölümünün ikinci bölümünde Okay Temiz, Hüseyin Ertunç ve Doğan Doğusel üçlüsüne perküsyonda Daniel Spicer ve kalimbada Umut Cağlar eşlik etmiş. Stüdyo kayıtları Okay Temiz Atolyesi atölyesinde Daniel Spicer, canlı kayıt ise İstanbul Babylon'da Ozan Murat tarafından yapılmış. Herkesin emeğine sağlık pek güzel olmuş. Albümle ilgili yazılabilecek tek şey, alın dinleyin olur. Böyle bir plak basılmışken ilgisiz kalmanın pek mümkün olabileceğini düşünmüyorum. Plağın baskı kalitesi gayet güzel. Standart plaktan daha kalın (kuvvet ile muhtemel 180gr) basılan plaklar ambalajdan çıkar çıkmaz gayet iyi tınladı sistemimde. Kapakta gayet özenli ve kalın, aynı şekilde iç koruma kılıfı da özenle seçilmiş. Bir müziksever daha ne ister ki? Baskı başarılı, müzik mükemmel...



Turkish Free Music içeriği hakkındaki yazılar şu bölümlerden oluşmaktadır. Giriş: Turkish Free Music kutu seti hakkında. / Plak İncelemesi 1: Okay Temiz - Hüseyin Ertunç - Doğan Doğusel - The Trio LP / Plak İncelemesi 2 Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul LP /  Plak İncelemesi 3: konstruKt - Bulut Linklere tıklayarak ilgili yazılara gidebilirsiniz. / Albümü satın almak için tıklayınız...

Turkish Free Music Box Set


Sevgili dostlar, ülkemizde son yıllarda yayınlanmış plaklardan benim için en heyecan verici olanlardan bir tanesini mercek altına alacağım yazıma hoş geldiniz. Bu yazının nasıl şekilleneceği konusunda hiçbir fikrim yok. Albümleri dinlemeyi yeni bitirdim ve keyfimi size kelimelerle anlatabilmem mümkün değil. Yazılar oldukça "emprovize" olacak. Haydi hayırlısı...

Turkish Free Music üç plaktan oluşan bir proje. İster üç plak halinde isterseniz özel kutu seti şeklinde alabileceğiniz bir set. Bu albümlerin plak formatında basılacağı haberi kulağıma çok önceden gelmişti ancak bu denli özenli olmasını daha önemlisi içeriğinin neredeyse muhteşem olacağını pek tahmin etmiyordum.

Plakların ortaya çıkış hikayesi kısaca şu şekilde; konstruKt topluluğundan Umut Cağlar'ın Sagittarius A-Star tarafından basılan Phill Musra Group topluluğunun "At Huseyin's" albümünü satın alması ile başlıyor. Kendi deyimi ile bu gizemli İtalyan plak şirketinin patronu Emaneuele Pinotti'ye bir mesaj atıyor. Yazışmalarda söz konstruKt topluluğunun müziğine geliyor ve topluluk yazıma konu olan plak setinde kendi albümlerine ismini verecek "Bulut" şarkısını plak şirketine gönderiyor. Sonrasında albümden albümlere doğru yolculuk başlıyor ve Turkish Free Music Box Set böylelikle ortaya çıkıyor. Her albümü tek tek ayrıntılı şekilde ele almayı planlıyorum ancak daha baştan albümler konstruKt, Okay Temiz, Hüseyin Ertunç ve daha fazla müzisyeni içerince insanın içini bir heyecanla sarıyor...

Albümleri ister tek tek isterseniz kutu setiyle alabilmeniz mümkün. Plaklar tek tek makul fiyatlara satılıyor. Kutu seti ise sadece ve sadece 26 adet basılmış ve 250 Euro civarında bir fiyat etiketi ile satılıyor. Bazı okuyucularımız çok pahalı diyebilirler ancak siz bu satırları okurken kutu setinin bitmek üzerine olacağına dair bahse girerim.

Koleksiyonerler açısından ek bilgi olması için ayrıntılar şöyle. Kutu setinin içerisindeki konstruKt Bulut albümü, standart tek plak olarak alabileceğiniz albümün kapağını süsleyen halı motiflerinden bir tanesini içeriyor. Tabii şimdilik neden sadece 26 adet basıldığı konusunda fikrim yok. Bir de "Bulut" albümünün kapağında toplam 32 adet sembol var. 6 adet sembolün niye özel baskısı yok gibi bazı sorularda hemen aklıma geldi. Hakan Bey, deli misin nelerle uğraşıyorsun demek kesinlikle haklısınız. Ama hangimiz normaliz ki değil mi? Bulut albümünün içeriği kutu seti ile aynı. İşler karışmadan albüm kodlarını da yazayım....
konstruKt- Bulut Sagittarius A-Star #40
Okay Temiz/ Hüseyin Ertunç /Doğan Doğusel - The Trio Sagittarius A-Star #41
Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul Sagittarius A-Star #42

Kutu setinde Okay Temiz/ Hüseyin Ertunç /Doğan Doğusel - The Trio albümünün ön kapağı farklı basılmış. Hüseyin Ertunç tarafından yapılmış kapağın yanında renkli kart, plağın içerdiği konserde çekilmiş 12 adet fotoğrafı içeren bir kitapçık bulunuyor.

Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul albümünde ise yine farklı bir kapak kullanılmış. Yine konserden fotoğraflar içeren bir mini kitapçık dahil edilmiş.

Kutu setinde ayrıca 1 adet tek yüze basılmış ek plak geliyor. Seti almayıp plakları tek tek alınca bu plağa sahip olamıyoruz. Sanırım kafanız karışmıştır. Aşağıdaki şemada durum daha güzel anlaşılabilir. Tüm tek tek alabileceğiniz plakları ve kutu seti içerisindeki farklı kapakları listelemeye çalıştım. Umarım olmuştur...



Şimdi albümlerin ayrıntılarına girmek istiyorum yavaş yavaş. Gönlümden ilk önce Okay Temiz - Hüseyin Ertunç - Doğan Doğusel - The Trio LP  plağını yazmak geldi. Diğerlerini de yavaş yavaş kaleme alacağım...  

not: Karışıklık olmaması için tüm yazıları aşağıdaki linklerle toparlamaya çalıştım. Bu mini menüyü kullanarak istediğiniz albüme ulaşabilirsiniz... 



Turkish Free Music içeriği hakkındaki yazılar şu bölümlerden oluşmaktadır. Giriş: Turkish Free Music kutu seti hakkında. / Plak İncelemesi 1: Okay Temiz - Hüseyin Ertunç - Doğan Doğusel - The Trio LP / Plak İncelemesi 2 Okay Temiz & Hüseyin Ertunç Etnik Orkestra - Live in Istanbul LP /  Plak İncelemesi 3: konstruKt - Bulut Linklere tıklayarak ilgili yazılara gidebilirsiniz. / Albümü satın almak için tıklayınız...

Serdar Kuzuloğlu İle Ortak Noktamız: Plaklar



Serdar Kuzuloğlu'nu bizim okuyucu kitlemizden genç olanlar mutlaka tanırlar ancak yaşları biraz daha büyük olan okuyucularımız büyük ihtimal tanımayabilirler. Sn Kuzuloğlu bloğunda yazdığı üzere Çarşamba günleri Radikal gazetesindeki köşesinde trendleri takip ediyor, Cumartesi geceleri TRT Haber’de Sosyal Medya adlı TV programını hazırlayıp sunuyor, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde (Sosyal Medyada İletişim / Pazarlama ve Yeni Tüketici ve Değişen Tüketici Davranışları başlıklı) yüksek lisans dersleri veriyor. Ancak geçmişi internet üzerinden başarılı projelerle dolu aslına bakarsanız internet üzerinde erken dönemlerde kendisine haklı bir yer edinmiş bir insan. Bunlar tabii ki bizim okuyucularımızı pek ilgilendiren şeyler değil.

Sn Kuzuloğlu, geçtiğimiz haftalarda plaklar ve pikaplar konusunda yazmaya başladı. Meraklı bir insan olarak kendi deneyimlerini ve görüşlerini yazdığı blog yazılarında gayet geniş kitlelere ulaşmayı başardı. Zaten geniş bir okuyucu kitlesi olan bir kişi Sn Kuzuloğlu. Yazılarının bir tanesinde kendi dilimizde fazla kaynak olmadığını yazınca bizim okuyuculardan bir kaç kişi kendisine sitemizin linklerini göndermişler. Bende ufak bir yazı yazdım ve bir sonraki yazısında sağolsun benden ve sitemizden övgü dolu cümlelerle bahsetmiş. Tekrar selam edelim buradan kendisine...

Hakan Bey, bunu neden yazdın dediğinizi duyar gibiyim. Evet bugün yerli ve yabancı bir çok sitede Stereo Mecmuası incelemelerini, fotoğraflarını hatta bizlerin farklı dillerdeki makalelerini okuyabiliyor meraklılar. Ancak hifi dünyası dışından insanların plaklar ve pikaplar konusunda kendi deneyimlerini paylaşmalarını çok önemsiyorum. Evet teknik açıdan Sn Kuzuloğlu'nun yazılarında ufak tefek hatalar olabilir ancak önemli olan tutku.  Yazdığı yazılar genç kitleleri müziğin fiziksel medya tarafına dikkatini çekmesi açısından önemli. Bu hobiye hatta yaşam biçimine merak duyanlar arttıkça daha iyi cihazlar, daha fazla plak görebiliriz ülkemizde. Bu çok önemli bir konu.

Sn Kuzuloğlu'na yazıları için teşekkür ediyorum ve yazılarının devamını merakla bekliyorum...

Zamanının En Büyük Plak Koleksiyonu



Yukarıdaki haberde söylendiğine göre Jacop Schneider isimli amca 450.000 adet plağa sahipmiş ve bu plakları eski bir otelin kullanılmayan balo salonunda tutuyormuş Amcanın iddiasına göre  -o zamanlar tabii- dünyanın en büyük plak koleksiyonu kendisininmiş. Gazete haberine göre tüm bu plakları dinleyebilmek için 10 yıl 3 ay boyunca her gün 12 saat mzüik dinlemek gerekiyormuş.

Plak Duvarı



Hollanda'da eski bir duvar üzerine yapılan reklam çalışması. Aslında bu reklamın Music On Vinyl (MOV) firmasının işi olabileceğini düşündüm ilk bakışta. Biliyorsunuz firmanın buna çok benzeyen bir duvar kağıdı vardır web sitesinde. Neyse kimin ise, kimin! Sonuçta harika bir fikir. Hoş böyle bir çalışmayı ülkemizde yapsanız neler olabileceğini hepimiz tahmin edebiliyoruz. İlla ki futbol taraftarlarının karşı takıma yazdığı bol küfürlü sloganlar, saçma sapan bir sürü afiş ve her türden absürtlüğü en geç bir hafta içerisinde görürdük bu çalışmanın üzerinde. Nasıl bir memlekette yaşıyoruz yahu...

Miles Davis - Sketches of Spain



“Sketches of Spain” müzik eleştirmenleri tarafından daha ilk yayınlandığı dönemlerden bugüne hep ayrı bir yere konulmuştur. Bir çok kişi için bir caz albümünden daha fazlasıdır. Özellikle caz dünyasında pek rastlamadığımız müzik enstrümanlarının neredeyse dahiyane kullanımı albümü müzik tarihi açısından bambaşka yerlere götürmüştür. Bu albüm sadece bu kadarı ile bile arşivlerimizde yer almayı hak ediyor.

Mutlaka alın demek bile yeterli ama biliyorsunuz Stereo Mecmuası'nda bizler asla kısa yazılar ile yetinmiyoruz :)

Benim Miles Davis'in “In A Silent Way” ile başlayan bambaşka dönemini sevdiğimi biliyorsunuzdur. Bunu her zaman yazarım. Ancak müziği anlayabilmek için mümkün olan en erken dönemlere gitmek ve dikkatle dinlemek gerekir. Sonuçta hiçbir şey bir anda kendiliğinden ortaya çıkmamıştır. Neden sonuç ilişkisi aramak gerekir. Geçmişte her türden uç müziği dinlerken (örneğin sadece yüzlü adetlerde basılmış underground İskandinav Black Metal gruplarını) bu müziğin nasıl ortaya çıktığını merak etmeye başlamış ve internetin olmadığı bir çağda Black Sabbath'lar, Led Zeppelin'ler ile tanışmıştım. Onların bir önceki adımında Jimi Hendrix'i keşfetmiş daha uzak geçmişe doğru yol aldıkça blues ve caz müziğin varlığından haberim olmuştu. Zaten bir noktadan sonra bu sonu gelmez dünyada yol almaya başladım... Internetin hayatımıza girmesiyle araştırma yapmak, bilgi edinmek kolaylaşınca tabii ki her şey kolaylaşmıştı. Eh bir de çevrenizde sizin müzik merakınızı farklı yönlere çekebilme kabiliyeti ve en önemlisi bilgisi olan insanlar olunca hayat gerçekten çok kolay hale geliyor. Durun bunu bir kez daha düşüneyim.

Evet bir açıdan kolay hale geliyor ama bir yandan da hayat boyu bulamayacağınız, önemli müzik veritabanlarında bile yer almayan plakları dinleyip onları asla bulamayacak olmak hayatı biraz zorlaştırıyor. Düşünsenize hayatınızın söndürme potansiyeline sahip bir albümü dinliyorsunuz ve zaman içerisinde yolculuk yapamıyorsanız onu edinebilmeniz asla mümkün değil. Allah'tan illaki o albümü dinlemek istediğinizde kapısını çalınabilecek insanlar var. Hatta daha ilerisinde bu albümden bende iki tane var birisini sana vereyim diyenler de var. En azından benim çevremde var. Şanslı bir insanım yani...



Bugün cazın en uç örneklerini dinlemekten keyif alıyorum. Uzun seneler boyunca aradığım şeyi Peter Brötzmann'ın “Machine Gun” albümünü dinleyince bulmuştum. O albümün bana açtığı kapılar uzun seneler sürecek bir maceranın ilk adımlarıydı. Ancak cazın bu uç örneklerinin bir anda ortaya çıkmadığını düşünerek araştırmaya başladıkça Anthony Braxton, Ornette Coleman, Cecil Taylor, Sun Ra ve yazmaya devam edersem yazının sonunun gelmeyeceği diğer isimlere denk gelirsiniz. Liste uzadıkça uzar... Örneğin okuyucularım arasında da çok sevildiğini bildiğim Bill Evans üçlülerinde çalan Paul Motian'a 1970'lerde öylesine albümlerde denk gelirsiniz ki, ne olduğunuza şaşırırsınız. John Coltrane'nin sadece "Blue Train" albümünün olmadığını bilenler albümlerinde sık sık şaşkınlığa uğrayabilirler... Tıpkı müzik dinleyicilerinde olduğu gibi müzisyenlerde sonu gelmeyen yolculuklara çıkarlar. Bir müzisyenin mümkün olan en erken dönemine ulaşmadan onun müziğini anlamak mümkün değildir.

Tabii ki, ben bu albümü sevdim dinledim, ilerisi gerisi beni ilgilendirmez diye düşünenler de vardır. Ancak şu satırları okuduğunuza göre sizde benimle hemen hemen aynı düşünüyorsunuz demektir. Yoksa bu yazıyı burasına kadar okumazdınız değil mi?

Konumuz Miles Davis'in “Sketches of Spain” albümüydü galiba. Yazı yine bambaşka yönlere gitmeden yönümüzü Davis'e doğru çevirelim...

“Sketches of Spain” albümü öyle bir döneme denk geliyor ki, hemen bir sene önce “Kind of Blue” albümü yayınlanmış. Albüm yayınlanır yayınlanmaz olay haline gelmiş. Bir çok müzik eleştirmeni daha çıktığı yıl albümü efsane olarak nitelendirmişti. Şunu düşünün “Kind of Blue” albümünü ilk edinip dinlediğiniz zaman ne hissetmiştiniz, neler düşünmüştünüz. Zamanı geri sarın ve 1959 yılına dönün aynı albümü çıktığı yıl dinlediğinizi düşünün. Aynı zamanda bu plaktaki müzisyenleri canlı canlı dinleyebilme şansınız da var. Nasıl bir heyecan olurdu. Bugün bile bu albümleri dinlerken benzer heyecanları yaşıyor ve tüm bunları düşünüyoruz, hayal ediyoruz..

Neyse... “Kind Of Blue”nun ne denli büyük bir albüm olduğunun Davis'te farkındaydı tabii ki. Bir müzisyen için müzik kariyerinin ortalarında böyle bir albüm yayınlamak çok kötüdür. Sonraki albümlerinizde herkes sizden daha iyisini bekleyecektir. O yıllarda caz dinleyicileri her yeni albümde Miles Davis'ten yeni bir “Kind Of Blue” bekliyor olmalıydılar. Ancak bunun imkansız olduğunu Miles Davis'te biliyordu...

Kind Blue'nun ortaya çıkmasında önemli pay sahibi müzisyenler Cannonball Adderley ve özellikle de John Coltrane'nin kendi yollarına gitmek istemeleri Davis'in önünde çözülmesi gereken ilk sorundu. Belki Adderley'in alternatiflerini bulabilmek mümkündü ancak söz konusu olan Coltrane olunca ortada koskoca bir sorun var demekti..

Tüm bu dilemma'nın çözümü oldukça ilginçtir. Kendi kendine bas çalmayı öğrenmiş ilginç bir isim olan Joe Mondragon'ın evinde Rodrigo'nun Concierto de Aranjuez'ini dinleyince bir sonraki albümde ne yapmak istediğini anlamıştır. Bazı müzik tarihçileri ise bunun sonradan yaratılmış bir mit olduğunu söylerler. Onlara göre Davis, “Sketches of Spain” albümünün konseptini daha “Kind Of Blue” yayınlanırken biliyordu. Bunu anlamak için plağın B yüzüne bakmak yeterli derler. Tabii ki Davis kendi ağzından ilk yazdığımı anlattığından onu doğru kabul etmek daha doğru olacaktır. Peki Gil Evans albüme nasıl müdahil oluyor.

1950'lerin sonunda Miles Davis, neredeyse dört dörtlük bir müzik insanı olan Gil Evans ile başarılı işlere imza atmıştı. Gil Evans etkileyici bir insandı. Besteciliğinin yanında çok başarılı bir aranjör idi. Ayrıca çok iyi bir piyanistti ve geniş müzik topluluklarını yönetmeyi biliyordu. Davis bu albümde geniş bir kadroyla çalışmak istiyordu. Geniş bir topluluğun çalacağı eserler her zaman farklı şekilde hazırlanır ve bunu Gil Evans çok iyi biliyordu. Kind Of Blue'nun kazandığı inanılmaz başarı plak şirketinin de sunduğu imkanların önündeki engelleri kaldırmıştı. Davis'in devasa bir kadroyla çalışacak bütçesi de vardı. Albümün ortaya çıkması için gerekli lojistik imkanlar vardı ancak burada Gil Evans'ın hakkını yememek gerekir. "Concierto de Aranjuez"in ilk bölümü olan Adagio'ya müthiş bir düzenleme yapmıştı hatta hızını alamayıp eserin ikinci bölümünü de düzenlemişti. 1990'larda yayınlanan albümün genişletilmiş versiyonunda bu bölümü de dinlemek mümkündür. Evans ayrıca Falla'nın “El amor brujo” eserinden “Cancion del fuego fatuo” bölümüne de müthiş bir düzenleme yapmıştı. Albümde bu parça A yüzünün ikinci parçası "Will o' the Wisp"tir. İsterseniz bu arada şarkı listesini ekleyeyim;



A Yüzü"Concierto de Aranjuez" (Adagio) (Joaquín Rodrigo) – 16:19"Will o' the Wisp" (Manuel de Falla) – 3:47
B Yüzü"The Pan Piper" (Gil Evans) – 3:52"Saeta" (Evans) – 5:06"Solea" (Evans) – 12:15

Albümde toplamda 27 müzisyenin adı geçiyor. Bu kadar yazmışken tam listeyi de verelim. Danny Bank, bas klarnet. Bill Barber ve Jimmy McAllister tuba. John Barrows, James Buffington, Earl Chapin, Tony Miranda ve Joe Singer korno veya orijinal ismiyle French horn. Albert Block, flüt. Eddie Caine, flüt ve flugelhorn. Paul Chambers, bas. Jimmy Cobb davul. Johnny Coles, Bernie Glow, Taft Jordan, Louis Mucci, Ernie Royal trompet. Dick Hixon, Frank Rehaktrombon. Harold Feldman, klarnet, flüt ve obua. Elvin Jones, Jose Mangual vurmalılar. Romeo Penque obua. Jack Knitzer, fagot. Janet Putnam, arp. Tabii ki listeye Miles Davis'i ve aranjör ve yönetici olarak Gil Evans'ı ekliyoruz.
Burada önemli bir not vereyim. Bir çok sitede veya blog'ta albümdeki şarkıları 26-27 kişinin birlikte çaldığı yazılmış. Albümün notlarına bakarsanız bir şarkıda çalan en fazla müzisyen sayısı 19'dur. Albümün kayıtları 1959 Kasım'ında başlamış ve 1960'ın Mart'ında bitmiş. Albümün yayınlanması ise 1960'ın yaz aylarını bulmuş...

Albümle ilgili söylenebilecek tek şey her caz müzik dinleyicisinin arşivinde bulunması gerektiği. Bunu yürekten yazıyorum. Hangi formatta olursa olsun albüm arşivinizde mutlaka olmalı ve birkaç kez ayrıntılı şekilde dinlenmeli. Zaten tadını aldığınızda birkaç kereden fazla dinleyeceğinize eminim.

Albümün plak versiyonunu almak isterseniz ülkemize AK Müzik tarafından ithal edilen Intermusic'in yaptığı DMM baskı fiyat performans oranı yüksek bir seçenek. Bende albümün farklı baskıları olmasına rağmen bir adet edindim ve sonuç gayet iyi. Hemen bir küçük bonus'tan bahsedeyim albümün B yüzünde normal koşullarda uzatılmış versiyonda bulunan "Song of Our Country" şarkısı da eklenmiş. Son olarak albümün kapağı görmeye alıştığınız “Sketches of Spain”in kapağından farklı gibi görülse de, albüm yayınlandığı dönemlerde de farklı kapaklarla farklı ülkelerde satışa çıkmış. Hatta yanılmıyorsam ilk Hollanda baskısında Miles Davis'in bir fotoğrafı vardı, İngiltere'de yapılan bir baskıda ise kapaktaki Davis figürü ile boğanın daha büyük birer çizimleri vardı. Plağın resimleri yukarıda var. Aklınızda bulunsun...

Sex Pistols - Never Mind the Bollocks, Here's the Sex Pistols LP



Never Mind the Bollocks, Here's the Sex Pistols (veya kısaca Never Mind the Bollocks) ilginç bir şekilde Sex Pistols'ın ilk ve tek stüdyo albümüdür. Hem müzikseveler, hem eleştirmenler hemde müzik tarihçileri açısından albümün müziğe etkisi hatta müzik tarihini değiştiren albümlerden bir tanesi olduğu genel olarak kabul görür. Bende bir müziksever olarak albümün müzik tarihine etkisini önemseyenlerdenim. Sonuçta dünya müziğinde yepyeni bir akımın başlamasına vesile olmuştur. Bu arada bu albüm kesinlikle ilk punk albümü değildir ancak en büyük etkiyi yapan albüm olduğu muhakkaktır.Zaten albüm en taraflısından en tarafsızına kadar arşivinizde olması gereken listelerinin en üstlerinde kendisine yer edinir. Tabii ki rock müzik ile ilgilenenler için söylüyorum :)

Albüm 1977 yılında Virgin Records tarafından yayınlandı. Albümde kullanılan dil geniş kitleleri şoke edecek türdendi. Albümdeki bir çok şarkı 1976 yılında resmi olmayan ancak elden ele dolaşan bootleg bir albümde görülmüştür. Meraklılar için bahsettiğim albümün ismi "Spunk". Albüm daha doğrusu albüm öncesi yayın aslında demo kayıtlarından oluşuyor ve 1976-1977 arasında yapılan kayıtları içeriyordu. Albümün elden ele dolaşmaya başlaması "Never Mind the Bollocks"tan hemen önce başlamıştı. İlginç...

"Never Mind the Bollocks, Here's the Sex Pistols" yazdığım gibi Sex Pistols'ın vokalist Johnny Rotten ile yayınladığı tek albüm. Bu albümdeki şarkıları zaman içerisinde bir çok toplama albümde görebilmek mümkün. Hatta bu toplama albümlerin bir kısmı yeni bir albüm gibi bile yayınlanmıştır korsan olarak. Aslında albümün oluşturulması da biraz karmaşık bir durum idi. Albümdeki dört şarkı topluluğun daha önceki 45'liklerinden alınmıştı. Geriye kalan bir çok şarkı ise B-side'lar, deneysel şarkılar ve sorunlu şarkıların yeniden ele alınmasıyla oluşturulmuştu. Tahmin edebileceğiniz gibi Sex Pistols'ın dönemin İngiliz mahkemeleri bol bol problemi oluyordu. Özellikle "God Save the Queen" ve "Anarchy in the UK" daha önce 45'lik olarak yayınlanmış ve ortalık birbirine girmişti. Bu iki şarkının İngiltere'ye ve Kraliçe'ye direkt olarak saldırdığı -ki saldırıyordu- söyleniyor ve topluluğun başı dertten kurtulmuyordu. Aslında bu albüm toplumdan dışlananların haykırışı idi. Son derece sinirli ve kızgın bir albümde... Hatta bugün için dahi bayağı sinirli bir albümdür...

Topluluğun albümü tamamlarken iyi müzik yapmak gibi bir sıkıntısı yoktur. Vokaller bambaşka bir kafa ile -ayrıntısına giremiyorum- yapılmış, gitardan davula kadar hatalarla doludur. Zaten albümün geniş kitlelere ulaşmasının sebebi budur. Albüm samimidir...

Albümün şarkı listesini vermeden önce bir küçük ayrıntıdan bahsedeyim. Albümün 11 şarkılık ve 12 şarkılık 2 ayrı versiyonu var. Farklılık "Bodies" isimli şarkı. Albümün farklı ülkelerde farklı versiyonları yayınlanmıştı hatta kapakta da bazı farklılıklar vardır. Liste şu şekilde;

A Yüzü
"Holidays in the Sun" – 3:22 *
"Liar" – 2:41
"No Feelings" – 2:56
"God Save the Queen" – 3:20
"Problems" – 4:11


B Yüzü
"Seventeen" – 2:02
"Anarchy in the U.K." – 3:32
"Bodies" – 3:03 *
"Pretty Vacant" – 3:18
"New York" – 3:07
"EMI" – 3:10

Albüm 2007 yılında yani albümün 30. yılı dolayısıyla Virgin Records tarafından tekrar yayınlandı. 180 gram basılan plak içerisinde ek olarak 45'lik olarak "Submission" eklenmişti. Aynı yıl günümzde orijinal baskıları inanılmaz fiyatlara satılan "Anarchy in the UK", "God Save the Queen", "Pretty Vacant" ve "Holidays in the Sun", 7" 45'lik plak formatında basıldı. Ancak günümüzde bu 45'likleri bulmak mümkün değil. Tıpkı orijinal baskılar gibi yeni baskılarda tükenmiş ve büyük tutarlara el değiştiriyor.

Bu arada albümün 180gram plak baskısından da, farklı bir şey beklemeyin. Son derece içten, kızgın bir albüm ve son derece kötü bir kayıt.

Milyonlarca Plak



Yukarıdaki videoda konu kısaca şu, bir plak meraklısı aynı zamanda istifçi, bir depo binasında yüzbinlerce aslında milyona varan absürd bir sayıda plak biriktirmiş. Plakları toplayan kişi, depoyu aynı zamanda evi olarak kullanıyormuş. Buraya kadar her şey iyi hoş ancak konuya belediye el atmış. Depo binasının yangın sistemi olmadığından olmadığından boşaltılmasını istemiş ve tutuklama ile inceden korkutmuş. Amerika'da yerel bir haber kanalı konuyu ekrana taşımış. İlginç bir video...

Breakfast at Tiffany's Plak



Breakfast at Tiffany's veya Türkçesiyle “Tifani'de Kahvaltı”, Seçil'in en sevdiği filmler arasında yer alır. Sadece Seçil'İn değil valide sultan Sehzanecez'de sever bu filmi... Hakancez'in ise listesinde “Pink Panther” yani “Pembe Panter” var. Bir anda ne oluyoruz diyor olabilirsiniz. Tüm bu filmlerin ortak noktası Henry Mancini. Alman Speakers Corner firması yavaş yavaş Mancini soundtrack'lerini basıyor. Bizde edinebildiklerimizi ediniyoruz.

Enrico Nicola "Henry" Mancini 1924 doğumlu Amerikalı bir müzik adamı. Besteci, aranjör, orkestra şefliği gibi müziğin bir çok alanında çalışmış. Ona asıl ünü getiren şey ilk başta film müzikleri ve arkasından da televizyon çağında yaptığı besteler. En bilindik müzikleri ise sanırım hepimizin kafasında yer etmiş Pembe Panter melodisi ve duyar duymaz hatırladığımız meşhur "Moon River" şarkısı ki, şarkıyı Breakfast at Tiffany filminden hatırlarsınız.

Filmi hepiniz duymuşsunuzdur ancak filmin afişi zaman içerisinde bir pop art ikonu haline gelmiş ve günümüzde de bir çok markanın duvar kağıtlarından, perdelerine kadar farklı bir çok üründe kendisine yer bulmuştur. Aslında filmin bile önüne geçmiştir diyebiliriz. Nasıl geçmesin Audrey Hepburn'ün kariyeri boyunca verdiği belki de en güzel pozdur.



Filmin tüm müzikleri neredeyse Mancini tarafından bestelenmiştir. Ancak en akılda kalıcı şarkı olan "Moon River Cha Cha" ve "Moon River" Henry Mancini ve Johnny Mercer ortak çalışmasıdır. Bu çalışma ile bir çok ödül kazanmıştır ikili...

Film yönetmenlerinin, müziğin önemini keşfetmesi muhtemelen sinema tarihinin yazılmaya başladığı zamana denk geliyor. Filmin yönetmeni Blake Edwards, filminin müziklerine özel önem vermek ister ve araştırmaya başlar. 1950'lerin sonunda bir televizyon fenomeni haline gelen Peter Gunn şovunun müziklerini yapan Mancini ilk aklına gelen isimdir. Mancini işi kabul eder. 1960'ların Amerikasında rock müzik çılgınlığı devam ederken filmin müziğini senaryoya da uygun şekilde caz ağırlıklı yapmaya karar verir. Caz müziğin popüler ismi Glenn Miller'in bir nevi öğrencisi olan Mancini, onun müziğine bol bol atıf yapar ve şarkılar birer birer ortaya çıkmaya başlar. Meşhur “Moon River” şarkısınında dahil olduğu besteler filmi çeken Paramount yetkilerinini beğenisine sunulur. Yöneticilerin bir çoğu “Moon River” beğenmez ve şarkının listeden çıkarılmasını isterler. Tam bu esnada Audrey Hepburn devreye girer ve şarkıyı filmde ister. Bazı yazılan çizilenlere göre şarkının atılmasını öğrendiğinde cesedimi çiğnerlerse yapabilirler demiştir. Bu durumu bazı yazarlar Mancini ile Hepburn'ün arkadaş olmasına bazıları da şarkının potansiyeline bağlarlar. Tek bildiğim şey şarkının filme bir çok şey kattığıdır. Bu arada hep Mancini'den bahsediyorum ama Johnny Mercer'i de unutmamak lazım. Şarkının sözleri Mercer tarafından yazılmıştır.

Albümdeki şarkılar Mancini tarafından senaryoya uygun şekilde özgün eserler olarak bestelenmiştir. Moon River filmin hem başında hemde sonunda çalınır. Fakat filmin ilerlemesine göre farklı şekilde aranje edilmiştir. Ayrıca filmde şarkıyı Hepburn'ün zorlanmadan söyleyebilmesi için bir çok düzenleme yapılmıştır. Filmdeki şarkıların listesi şu şekilde;

"Moon River" (Henry Mancini, Johnny Mercer)
"Something for Cat"
"Sally's Tomato"
"Mr. Yunioshi"
"The Big Blow Out"
"Hub Caps and Tail Lights"
"Breakfast at Tiffany's"
"Latin Golightly"
"Holly"
"Loose Caboose"
"The Big Heist"
"Moon River Cha Cha" (Mancini, Mercer)



Filmin müziklerinin filme yaptığı olumlu etkinin yanında plak olarak önemli başarı kazanmıştır. Hem listebaşı olmuş, çok büyük miktarlarda satılmış hemde senenin tüm prestijli film müziği ödüllerini kazanmıştır. Muhtemelen eşiniz, (kız arkadaş veya nişanlınız) bu filmi seyretmiştir. Tüm aile hep birlikte müzik dinlemek isteyenler için ilginç bir plak seçeneği olabilir. Bizde bu yazıyı ailecek yazdık. Yazının büyük bölümü Seçil'e ait. Plak baskısı gayet başarılı. Aklınızda bir yerlerde bulunsun...

Nico - Femme Fatale



Ülkemizde punk müzik üzerine bol bol yazılır çizilir. Sex Pistols'dan bol bol bahsedilir. Bazen Ramones bazende The Clash telaffuz edilir. Ancak punk ortaya bir anda çıkmamıştır. Suicide, Death (rahmetli Chuck Schuldiner'in Death'i değil tabii ki) Deviants, Pink Fairies, The Stooges dolayısıyla tabii ki Iggy Pop ve Pere Ubu gibi isimleri de mercek altına almak gerekir.

Bu noktada meraklılar bu konularda harika yazılar yayınlanan Mojo gibi bağımsız dergileri takip edebilirler. İnternet üzerinden eski sayıları çok ucuza alınabilir. Neyse efendim. Konumuz Nico.

Nico ismi bir şey ifade etmediyse okumaya devam... Nico (asıl adı Christa Päffgen, 1938 - 1988) Alman müzisyen. Sadece müzisyen değil, moda mankeni, sinema oyuncusudur. 1960'lı yıllarda Nico'nun dahil olduğu bir olay daha var. Warhol'un Superstar'larından bir tanesi. Malum pop-art dünyasının içerisinde de oldukça önemli bir figür haline gelmiş. Ancak en önemli vukuatı The Velvet Underground'ın efsanevi (veya çılgın) başlangıç albümü The Velvet Underground and Nico'dur. Buradaki Nico tabii ki yazımıza konu olan Nico'dur.



Nico'nun ilerleyen yıllarda solo kariyeri başlıyor. 1960'lar ve 70'lerde fırtına gibi esen yılların ardından 1980'lerde bile müziğe devam etmiştir. Film oyuncusu olarak Andy Warhol'un son derece acayip Chelsea Girls (1966) filminin yanında bir sinema klasiği olan Federico Fellini'nin La Dolce Vita'sında (1960) da görünür. Yaşamı boyunca er**in gibi kötü alışkanlıkları (ki bırakmak girişimi olup olmadığını bilinmiyor) olmasına rağmen overdose'dan değil bisiklet kazasında ölmüştür. Meraklılar mutlaka The Velvet Underground and Nico'yu edinsinler.

Bunun yanında, Chelsea Girl, The Marble Index, Desertshore, The End albümlerinin yanında 1981 albümü Drama of Exile ve 1985 Camera Obscura albümüne göz atabilirler. Bu son iki albüm yapı olarak oldukça farklı. Lafı çok uzattım sanırım. Femme Fatale veya 2003 yılında çıkan ismiyle The Aura Anthology oldukça ilginç bir albüm. Bir nevi best-of... Dylan, Browne, Bowie ve Lou Reed bestelerinin yanında 9 adet Nico şarkısı var. Albüm 180gr'lık plak olarak basılmış. İki plaklık set, gatefold yapıda. Albümün notları Nina Antonia tarafından yazılmıştır ki, dayanamayıp bir kaç satırda Nina Antonia için yazacağım.

1. All Tomorrow Parties
2. Procession
3. Frozen Warnings
4. Saeta
5. Purple Lips
6. These Days
7. I'll Keep It With Mine
8. The Sphinx
9. Procession
10. Heroes
11. Sixty/Forty
12. Femme Fatale
13. I'm Waiting For The Man
14. König 15. Orly Flight
16. Secret Side
17. Femme

Fatale Nina Antonia ismi ilginç bir isim. Kendisi bir İngiliz müzik yazarıdır. Punk-rock döneminde çok sayıda makale yazmıştır. Bu yazıların bir çoğu benim severek takip ettiğim Mojo (dostlar sağolsun) ve Spiral Scratch dergilerinde yayınlanmış ve yayınlanmaya devam ediyor. Mojo takip edenler The Stooges yazılarının bir çoğunun altında Nina Antonia ismini göreceklerdir. Uzun oldu, kusura bakmayın..

Jimi Hendrix - First Rays of the New Rising Sun



Şu hayatta albümlerini almaya doyamadığım pek az müzisyen vardır. Seneler geçip müzik zevkim değişse de, bu isimler pek değişmedi. Şu sıralar radyoda boş bir kanal ayarlayıp onu dinleyecek kıvama -bir nevi noise olarak hayal edin, bakınız John Cage- gelmişken bile bu isimler beni hep heyecanlandırmıştır. Bu isimlerden bir tanesi Jimi Hendrix.

Aslında evirip çevirip diskografisine baktığınızda Jimi Hendrix hayatta iken basılmış çok fazla albümü yok. Şöyle bir bakarsak Jimi Hendrix Experience ile birlikte kaydettiği 3 albüm (Are You Experienced 1967, Axis: Bold as Love 1967 ve Electric Ladyland 1968) ve Band of Gypsys ile 1970 yılında kaydettiği konser albümü. Ancak Hendrix 1970 yılında öldükten sonra bir çok kayıt yayınlanıyor. Aslında bazı kayıtlar albüm olarak yayınlanmaya çok hazır haldeyken tamamlanmamış, bazıları ise konser kayıtları. Bunların yanında müzik yaşamının erken dönemlerinde soul, R&B ve blues toplulukları ile çalıştığı yıllardan bazı kayıtlar yayınlanıyor. 2000'lerde bile daha önceden resmi olarak yayınlanmamış -ancak meraklıların bir şekilde arşivlerinde yer alan- Valleys of Neptune gibi kayıtlar ortaya çıkabiliyor. Hatta ben kendi adıma daha da çıkmaya devam edeceğini düşünüyorum. Son dönemlerde “In The West” veya “Winterland” gibi canlı performanslar hala müzik meraklılarından büyük talep gördüğüne göre, benim gibi Hendrix delisi çok var demektir.

Bu yazımda size 1997 yılında yayınlanmış bir Hendrix albümünden bahsedeyim; “First Rays of the New Rising Sun”

Şimdi gelin kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım. Albüm aslında 1970 sonlarında veya 1971 başlarında basılması planlanan çift plaktan oluşan bir albüm. Hendrix, 1970 yazında İngiltere'de “Isle of Wight” festivalinde çalmak üzere yola çıkıyor ve bu festivalin ardından Avrupa turnesi başlıyor. Bu turnenin bitiminde Hendrix'in Amerika'ya dönüp stüdyoda albümüne son halini verip piyasaya çıkması düşünülürken Hendrix, Avrupa'da fazla doz uyuşturucu tarafından ölüyor. Böylelikle albüm ortada kalıyor.



Hendrix aslında albüme çok özenmiş. Defalarca şarkıları değiştirdiğinden albümün stüdyo süreci uzadıkça uzamış. Hatta albümün iki değil üç plak olarak yayınlanması gündeme gelmiş. Albümün ismi de defalarca değişmiş, ilk düşünülen isim “People, Hell And Angels” imiş. Hendrix vakit bulup stüdyoya girdiğinde ve normal durumdayken albümün iskeletini ortaya çıkartmış. Bu konuda bir çok şehir efsanesi var. Bazı bantlarda konsept şarkı listesi bulunmuş ancak bu kapaklarda yazılmış yazıların daha doğrusu şarkı listelerinin Hendrix'in el yazısı olmadığı söyleniyor. Ayrıca albümle ilgili Hendrix'in tuttuğu bir çok not var. Aslında albümün ilk plağının şarkı listesi tam olarak hazır, ikinci plakta ise olmasını istediği şarkıların bir listesini yazmış. Bazı kaynaklarda bu listenin 20 şarkıyı geçtiği söylenir. Belki de Hendrix bu kadar şarkı arasında karar veremediği için albüm 3 plak olarak yayınlanacaktı. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz...

Karmaşa burada bitmiyor. Hendrix öldükten sonra 1971 yılında yayınlanan The Cry of Love ve Rainbow Bridge albümlerinde de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Ancak yukarıda bahsettiğim listedeki şarkıların bir kısmı 1971'de yayınlanan albümlerde bulunuyor. Sanırım 3 veya 4 şarkı yayınlanmamış durumda. Bunların hemen ardından üçüncü bir plak ortaya çıkıyor; War Heroes. Bu plakla beraber bu listenin neredeyse tamamı yayınlanmış oluyor.



Liste bir şekilde yayınlanıyor ancak ortada bambaşka bir durum var. Bahsi geçen şarkıların bir kısmının birden fazla kaydı var. Bazıları stüdyo session'larında ortaya çıkmış, bazıları özel olarak kaydedilmiş bazıları da konserlerde çalınmış. Sonunda bir prodüktör ortaya çıkıyor; Alan Douglas. Aslında Douglas uzun seneler Hendrix ile çalışmış bir isim. Douglas yayınlanmamış kayıtları alıyor, bunların kayıtlarında oynamalar yapıyor hatta Hendrix ile hiç çalmamış müzisyenler eksik bölümleri yeniden kaydediyor. Bazı bölümlerde arka vokaller ekleniyor. Böylesine bir çalışma sonrasında “Voodoo Soup” albümü 1995 senesinde ortaya çıkıyor. Aslında “First Rays of the New Rising Sun” projesinin önemli şarkıları bu albümde var ancak şarkılara o kadar çok ekleme var ki, sonunda iş mahkemelik oluyor. Hendrix vakfı konuya el atıyor ve bu rezilliğe bir son vermeye karar veriyor. Yine Hendrix ile çalışmış Eddie Kramer görev başına geliyor ve yazının başlarında bahsettiğim liste yeniden ele alıyor. Tartışmaya açık tüm şarkılar kayıttan ayrılıyor. Çeşitli dönemlerde çalınan farklı bölümler teker teker incelenerek orijinaline en yakın hale getiriliyor. Tabii ki orijinal hale getiriliyor demek mümkün değil; bunun için Hendrix'in yaşamda olması gerekir!

Albümün isminin hikayesi de son derece ilginçtir. Bunu da paylaşayım. Albümdeki iki parçadan hareketle isim bulunuyor. Bir bölümü “Hey Baby” (New Rising Sun) şarkısından ve diğer bölümü “Izabella”nın konser yorumlarında şarkı sunumunda söylenen cümleden; First Rays!

Albümün orijinali Hendrix yaşasaydı nasıl olurdu asla bilemeyeceğiz ama Hendrix Vakfı ve Eddie Kramer'e güvenmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Kendi adıma konuşayım “First Rays of the New Rising Sun” albümünde benim yadırgadığım pek bir şey yok. Bağrıma uzun zaman önce bastım bu albümü...



Albüme “Music On Vinyl” (MOV) şirketi geçtiğimiz senelerde yeniden bir baskı yapmıştı. Baskı gayet başarılı ve içerisinden çıkan kitapçıktaki notlar ve fotoğraflar ile baskının değeri biraz daha yükseliyor. Yazının başlarında bazı el yazısı notlardan bahsetmiştim ya, kitapçıkta bu notların bir kısmını görebiliyorsunuz. Ayrıntılı bir kaç fotoğrafı yazıya serpiştirdim zaten :)

Hendrix diskografisi plak formatında MOV plak firması tarafından basıldıkça Equinox Music tarafından ülkemize getiriliyor. Son dönemlerde neredeyse tüm Hendrix arşivimi yeniledim bu sayede. Equinox Music çok hayır dua alıyor benden bu sayede:) Şaka bir yana özellikle Are You Experienced 1967, Axis: Bold as Love 1967 ve Electric Ladyland 1968 baskıları çok keyifli mutlaka edinin. Hazır ülkemizde de bulunabiliyor iken bu şansı değerlendirmek lazım. Evet biraz pahalılar ama hayatınız boyunca dinleyeceğinize emin olabilirsiniz. Hendrix'in müziği gerçekten öyle en azından benim için....

Kenny Burrell - Guitar Forms



Kenneth Earl "Kenny" Burrell veya bizim tanıdığımız ismiyle Kenny Burrell, 1931 doğumlu Amerikalı bir caz gitaristi. Ülkemizde de çok sevilen bir müzisyen olan Burell'in müzikal kökleri bebebop ve blues'a dayanıyor olsa da, gitar çalma tekniğinin gelişmişliği sayesinde hemen her caz akımında yaptığı icralar neredeyse hiç sırıtmaz.

Burrell'in gitarla tanışması çok erken yaşlarda olmuş. Ailesi de müzikle ilgilendiği için Burell'İn müzik bilgisi genç yaşlarda gelişmeye başlamış. Başta genç yaşta ölen ve caz müziğinde gitarın kullanımını kökten değiştiren Charlie Christian olmak üzere, Django Reinhardt gibi gitaristleri kendisine örnek alan Burell öğrencilik yıllarında hem çok iyi bir müzisyen hemde çok iyi bir öğretmen olan Dizzy Gillespie ile çalışmış ve arkasından Oscar Peterson'la tanışmış ve New York'a taşınmış. Bildiğiniz gibi Amerika'da sanat anlamında New York sahnesinin bambaşka bir yeri vardır ve bir yerlere ulaşmak veya gelebilmenin yolu bu şehirden geçer.

1950'lerde başlayan müzik kariyerinde kendi topluluklarını da kuran müzisyen, bir eğitimci olarak 1970'lerde caz müziği hakkında seminerlere konuk olmuş ve tüm dünyayı dolaşmış. Ancak ne olursa olsun müzik çalma isteği bitmeyen müzisyenin 2000'lerde yayınladığı albümleri bile hala insanın içini ısıtan melodilerle dolu.

Burell'in muhtemelen 100'den fazla albümü var ancak ülkemizde hatta tüm dünyada Burell deyince akla gelen bir albüm var “Midnight Blue” 1963 yılında Blue Note plak şirketi için yayınlanan plak caz tarihinin en sevilen albümlerinden bir tanesidir herhalde.

Midnight Blue albümünü yeterince dinlemişizdir şimdi yeni bir albümü sizlerle paylaşmak istiyorum. “Guitar Forms” “Midnight Blue” albümünden hemen bir yıl sonra1964 yılında yayınlanıyor. Albümde aranjmanlarda caz tarihine mal olmuş bir isim dikkat çekiyor Gil Evans. Ancak Gil Evans ve kayıt için oluşturulan orkestra her şarkıda karşımıza çıkmıyor ve Burell'a solo gitarla bol bol dinleme fırsatımız var. Albümde beş şarkı tam anlamıyla orkestrayı dinleyebileceğimiz şekilde düzenlenmiş Üç şarkı daha küçük formasyonlara göre düzenlenmiş. Ancak orkestrasyon öyle bir ayarlanmış ki, Burell'in gitarı hemen her an tüm ayrıntısıyla duyuluyor. Bu konuya gelmeden önce şarkı listesini vereyim;



"Downstairs" (Elvin Jones) – 2:53
"Lotus Land" (Cyril Scott) – 9:38
"Terrace Theme" (Joe Benjamin) – 4:02
"Prelude No. 2" (George Gershwin) – 2:17
"Moon and Sand" (William Engvick, Morty Palitz, Alec Wilder) – 4:16
"Loie" (Kenny Burrell) – 3:19
"Greensleeves" (Traditional) – 4:12
"Last Night When We Were Young" (Harold Arlen, Yip Harburg) – 4:34
"Breadwinner" (Burrell) – 3:00

Orkestra da çok ilginç isimler var. Davulda Elvin Jones'tan saksafonlarda Steve Lacy ve Lee Konitz'e kadar. Tam listeyi paylaşmayayım, isimlere merak edip baktığınızda gözlerinizin yuvalarından fırlayacağına eminim..

Albümün kaydı neredeyse mükemmele yarın. Derinlik ve ayrıntı en basit pikapta bile dikkat çekiyor ki, iyi pikapları ve müzik setleri olan okuyucularımız bu plağa bayılacaklardır. Tam anlamıyla birinci sınıf olarak nitelendirebilirim. Müzik için söylenebilecek bir şey zaten yok, bir yanıyla blues'a oradan flamenko'ya ve büyük orkestra caz müziğine kadar büyük bir yolculuk bekliyor müzikseverleri. Bu arada bilindik bir melodi olan "Greensleeves"in aranjmanına ve çalınan müziğe çok dikkat.



Bana sorarsanız son dönem Speakers Corner baskıları arasında gerçekten en başarılı olanlardan bir tanesi bu albüm ve verdiğiniz parayı son kuruşuna kadar gerçekten hak ediyor. Kapak açılır (gatefold) yapıda ve kapakta notlar yer alıyor. Dinlerken bir yandan da keyifle ayrıntılara göz atabilirsiniz.

Gecenin ilerleyen saatlerinde en sevdiğiniz içeceği alıp, ışıkları loş hale getirip, ruhunuzu dinlendirmek için ısrarla tavsiye ederim....
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...