Breakfast at Tiffany's Plak



Breakfast at Tiffany's veya Türkçesiyle “Tifani'de Kahvaltı”, Seçil'in en sevdiği filmler arasında yer alır. Sadece Seçil'İn değil valide sultan Sehzanecez'de sever bu filmi... Hakancez'in ise listesinde “Pink Panther” yani “Pembe Panter” var. Bir anda ne oluyoruz diyor olabilirsiniz. Tüm bu filmlerin ortak noktası Henry Mancini. Alman Speakers Corner firması yavaş yavaş Mancini soundtrack'lerini basıyor. Bizde edinebildiklerimizi ediniyoruz.

Enrico Nicola "Henry" Mancini 1924 doğumlu Amerikalı bir müzik adamı. Besteci, aranjör, orkestra şefliği gibi müziğin bir çok alanında çalışmış. Ona asıl ünü getiren şey ilk başta film müzikleri ve arkasından da televizyon çağında yaptığı besteler. En bilindik müzikleri ise sanırım hepimizin kafasında yer etmiş Pembe Panter melodisi ve duyar duymaz hatırladığımız meşhur "Moon River" şarkısı ki, şarkıyı Breakfast at Tiffany filminden hatırlarsınız.

Filmi hepiniz duymuşsunuzdur ancak filmin afişi zaman içerisinde bir pop art ikonu haline gelmiş ve günümüzde de bir çok markanın duvar kağıtlarından, perdelerine kadar farklı bir çok üründe kendisine yer bulmuştur. Aslında filmin bile önüne geçmiştir diyebiliriz. Nasıl geçmesin Audrey Hepburn'ün kariyeri boyunca verdiği belki de en güzel pozdur.



Filmin tüm müzikleri neredeyse Mancini tarafından bestelenmiştir. Ancak en akılda kalıcı şarkı olan "Moon River Cha Cha" ve "Moon River" Henry Mancini ve Johnny Mercer ortak çalışmasıdır. Bu çalışma ile bir çok ödül kazanmıştır ikili...

Film yönetmenlerinin, müziğin önemini keşfetmesi muhtemelen sinema tarihinin yazılmaya başladığı zamana denk geliyor. Filmin yönetmeni Blake Edwards, filminin müziklerine özel önem vermek ister ve araştırmaya başlar. 1950'lerin sonunda bir televizyon fenomeni haline gelen Peter Gunn şovunun müziklerini yapan Mancini ilk aklına gelen isimdir. Mancini işi kabul eder. 1960'ların Amerikasında rock müzik çılgınlığı devam ederken filmin müziğini senaryoya da uygun şekilde caz ağırlıklı yapmaya karar verir. Caz müziğin popüler ismi Glenn Miller'in bir nevi öğrencisi olan Mancini, onun müziğine bol bol atıf yapar ve şarkılar birer birer ortaya çıkmaya başlar. Meşhur “Moon River” şarkısınında dahil olduğu besteler filmi çeken Paramount yetkilerinini beğenisine sunulur. Yöneticilerin bir çoğu “Moon River” beğenmez ve şarkının listeden çıkarılmasını isterler. Tam bu esnada Audrey Hepburn devreye girer ve şarkıyı filmde ister. Bazı yazılan çizilenlere göre şarkının atılmasını öğrendiğinde cesedimi çiğnerlerse yapabilirler demiştir. Bu durumu bazı yazarlar Mancini ile Hepburn'ün arkadaş olmasına bazıları da şarkının potansiyeline bağlarlar. Tek bildiğim şey şarkının filme bir çok şey kattığıdır. Bu arada hep Mancini'den bahsediyorum ama Johnny Mercer'i de unutmamak lazım. Şarkının sözleri Mercer tarafından yazılmıştır.

Albümdeki şarkılar Mancini tarafından senaryoya uygun şekilde özgün eserler olarak bestelenmiştir. Moon River filmin hem başında hemde sonunda çalınır. Fakat filmin ilerlemesine göre farklı şekilde aranje edilmiştir. Ayrıca filmde şarkıyı Hepburn'ün zorlanmadan söyleyebilmesi için bir çok düzenleme yapılmıştır. Filmdeki şarkıların listesi şu şekilde;

"Moon River" (Henry Mancini, Johnny Mercer)
"Something for Cat"
"Sally's Tomato"
"Mr. Yunioshi"
"The Big Blow Out"
"Hub Caps and Tail Lights"
"Breakfast at Tiffany's"
"Latin Golightly"
"Holly"
"Loose Caboose"
"The Big Heist"
"Moon River Cha Cha" (Mancini, Mercer)



Filmin müziklerinin filme yaptığı olumlu etkinin yanında plak olarak önemli başarı kazanmıştır. Hem listebaşı olmuş, çok büyük miktarlarda satılmış hemde senenin tüm prestijli film müziği ödüllerini kazanmıştır. Muhtemelen eşiniz, (kız arkadaş veya nişanlınız) bu filmi seyretmiştir. Tüm aile hep birlikte müzik dinlemek isteyenler için ilginç bir plak seçeneği olabilir. Bizde bu yazıyı ailecek yazdık. Yazının büyük bölümü Seçil'e ait. Plak baskısı gayet başarılı. Aklınızda bir yerlerde bulunsun...

Machinarium Soundtrack (FLAC veya MP3)



Arada sırada sizlere bilgisayar oyunların bahsederim. Bu kez bir bilgisayar oyunun soundtrack'inden bahsedeceğim. İlk bakışta kulağa garip geliyor ama Stereo Mecmuası'nın normal bir oluşum olmadığını sanırım biliyorsunuzdur artık...

Kısaca oyundan bahsetmek gerekirse Machinarium iki boyutlu tıkla ve bas şeklinde oynanan bir oyun. Sistem ihtiyaçları son derece basit hani neredeyse 5-6 senelik hatta daha eski bilgisayarlarda bile oynanabilecek şekilde tasarlanmış. Oyun zaten flash üzerinde çalışıyor.

Oyunda ana karakterimiz bir robot. Hikayeye göre makine artıklarının yollandığı bir gezegene gönderilen robotumuzu bir çok bulmacayı çözerek ve çevrede bulunan ekipmanı toplayarak gezegenin en büyük şehrine ulaştırmaya çalışıyoruz. Oyun bayağı eğlenceli hatta kafa patlatmak gereken bölümleri de var. Görünüşe göre küçük bir yapım firması tarafından tasarlanan oyun 2000'lerin sonlarında bayağı bir ödül toplamış. Hemen herşey el ile çizilmiş ve gerçekten ekranın karşısında keyifli vakit geçirtiyor.

Oyunu geçenlerde ziyaret ettiğim bir teknoloji marketinde gördüm. İsmi ilgimi çekti ve ne olduğunu bilmeden satın aldım. Üzerindeki fiyat etiketi 4.99TL idi. Bu fiyat için riske girmeye değer. Oyunu oynarken müzikleri çok dikkatimi çekti. Oyun CD'sine bakarken “Soundtrack” isimli bir klasör fark ettim. Burada MP3 ve FLAC formatlarında oyunun soundtrack'ine yer verilmiş. Oyunu bırakıp şarkıları dinlemeye başladım.

Soundtrack, Çek Cumhuriyetinin Prag şehrinde bir besteci ve multimedya artisti olarak çalışan Tomas Dvorak tarafından bestelenmiş. Oyunu yayınlayan firmada Çek Cumhuriyetinden bu arada. Albüm çok ilginç. Tamamen elektronik (kapanış parçası hariç) öğelerle süslenmiş sanki robotların arasındaymış gibi hissettiren parçalar. Bir yanıyla Kraftwerk'in müziğine göz kırpan albümün en ilginç tarafı akılda kalan hatta dile pelesenk olma potansiyeli içeren melodilere ev sahipliği yapması. Albümü dinledikten sonra dit-düt vesaire robotik seslerle ortalıkta dolaşırken bulabilirsiniz kendinizi :)

Albüm kapanış parçası ise gerçekten güzel bir şarkı "Prague Radio" Şarkıda bası Petr Tichy, gitarı ise Vojtech Zelinsky çalmış. Küçücük bir firmanın düşük bir bütçe ile yaptığı bir oyunda böylesine bir şarkı ile denk gelmek son derece garip. Şarkı listesini de vereyim bu arada geleneksel olduğu üzere...

1. "The Bottom" 5:30
2. "The Sea" 3:53
3. "Clockwise Operetta" 3:53
4. "Nanorobot Tune" 3:06
5. "The Mezzanine" 2:14
6. "Mr. Handagote" 3:16
7. "Gameboy Tune" 4:37
8. "The Furnace" 2:58
9. "The Black Cap Brotherhood Theme" 1:49
10. "The Prison" 2:34
11. "Glasshouse With Butterfly" 3:35
12. "The Castle" 3:36
13. "The Elevator" 7:12
14. "The End (Prague Radio)" 2:38



Bende mi bir acayiplik var diyerek soundtrack albümünü bir araştırayım dedim.. Meğer bayağı ödül almış hatta 2009 ve 2010 yıllarında bağımsız festivallerdeki (tabii bilgisayar ile alakalı olanlar) tüm ödülleri toplamış.

Hatta Dvorak gördüğü büyük ilginin üzerine albümü plak formatında da yayınlamış. Alman Pallas Group tarafından 140gr formatında basılan plağın ilk baskısını oluşturan 555 adet bizzat Dvorak tarafından imzalanmış. Çok ilginç değil mi?

Bu arada araştırdıkça yeni bilgilere de ulaştım, Dvorak Machinarium Bonus EP adından albümde yer veremediği şarkıları sonradan yayınlamış ve kendi sitesi üzerinden ücretsiz dağıtıyor. Bir göz atın. 5TL'ye bundan iyisi olmaz herhalde. Aşağıda oyunla alakalı bir video var. Hem oyun hemde müzikleri hakkında bir fikir verebilir...

Absürd Plak Kapakları: The Louvin Brothers - Satan Is Real



Aslında size bu başlık altında üzücü bir hikaye anlatacağım. İki kardeşin kurduğu "The Louvin Brothers" topluluğu aslında country müziğin geniş kitlelere ulaşmasında çok önemli pay sahibi. Ira Lonnie Loudermilk ve Charlie Elzer Loudermilk tarafından kurulan topluluğun günümüzde hala isminin anılmasının en önemli sebebi 1959 yılında yayınladıkları "Satan Is Real" albümünün kapağı. Yukarıda da görebileceğiniz kapak kardeşlerden bir tanesinin tasarımı. İşin komik tarafı albümün türüne göre başarılı olması ve aralarında Hank Williams III'ün de bulunduğu bir çok müzisyenin bu albümden cover'lar çalması...

OMA Garrard 301



Oswalds Mill Audio'nun (kısaca OMA) ürünlerine özel bir ilgim olduğunu bloğumu takip ediyorsanız muhtemelen biliyorsunuzdur. Firma bazı önemli pikaplar için özel gövdeler de üretiyor. Yukarıda firmanın Garrard 301 ve 401 modelleri için ürettiği şasilerden bir tanesi var. Burada asıl dikkat çekici olan şey pikap kol. Alman tasarımcı Thomas Schick tarafından SME 3012 kollardan hareketle tasarlanan ürün anti-skating konusundaki değişik (bana göre pek sağlıklı olmayan) bakış açısıyla dikkat çekiyor. Kol özellikle Ortofon SPU ve EMT iğneler için tasarlanmış. Görüntü ise müthiş!

Haftanın Videosu: Vakum Tüp Üretimi





Bir Fransız radyocunun kendi triyod vakum tüp üretiminden enstantaneleri gösteren harika bir video. Senelerdir arada sırada seyrederim. Hala sıkılmadım. Uzun senelerdir radyolarla uğraşan kişinin adı Claude Paillard. Web sitesi de burada.

WE Rektifiyer ve GM70ler



BU ay her hafta dünyanın farklı noktalarında yapılan ve vakum tüp meraklılarının ve tasarımcıların biraraya geldikleri etkinliklerden fotoğrafları okuyucularımla paylaşacağım. Bu ay boyunca OMA ekibinin 2007 buluşmasından örnekler var. İlk fotoğrafımız Experience Musicweb sitesinin editörü Jeffrey Jackson'ın tasarımları. Eski Western Electric cıva buharlı rektifiyer tüplerini kullanarak ürettiği güç katında GM70 tüpler bulunan SET yapıdaki deneysel ampli var. Sağ tarafta WE rektifiyerler sol tarafta ise son yıllarda hi-fi pazarında bol bol rastladığımız GM70'ler görülüyor.

Western Electric 300B



Bildiğiniz gibi 300B camiasının "kutsal kasesi" Western Electric üretimi 300B tüpler. Fanatikler, özellikle 1930'ların sonlarında üretilen nadide ötesi tüpler ile 1940'larda üretilen tüplerin peşinde olsalar da, 1960'lar hatta 80'lerde üretilen tüplere bile hala inanılmaz talep var. 2000'li yıllarda kısa bir süre için Western Electric üretim hatlarında 300B tüpler üretilmişti ve bu tüpler tam tabiri ile kapanın elinde kalmıştı. Fabrikanın yeniden üretime geçmesi taşınma durumu sebebi ile biraz ertelenmiş ve çok kısa zaman içerisinde üretimin devam edeceği söylenmişti. Ancak işler pek yolunda gitmedi ve üretim hatları uzun yıllardır bir türlü açılamadı.

Ancak çeşitli kaynaklardan alınan bilgilere göre 2012'nin ilerleyen aylarında orijinal Western Electric üretim hatlarından çıkacak meşhur sarı yazılı 300B tüpleri görebileceğiz. Üretim hatlarının taşınmasının bitip deneme üretimleri yapıldığı konusunda çok ciddi dedikodular ortalıkta gezmeye başladı. Çeşitli sitelerde ön sipariş için hazırlıklar bile başlamış. Daha önceki yıllarda ön siparişler sadece sözlü olarak kabul ediliyordu ancak üretime geçme dedikoduları arttıkça standart ön sipariş prosedürlerinin işleme konması olasılık dahilinde gözüküyor.

Tahmin ve dedikodulara göre yaz aylarının sonunda WE300B'leri yeniden göreceğiz gibi gözüküyor. Fiyatlar konusunda ise şimdiden tahminler yürütülmeye başlandı. En iyimser tahminle 1.000 Dolar'ın biraz altının görülebileceği düşünülürken, çoğu meraklı fiyatın 1.500 Dolar seviyelerine yaklaşmasını beklediğini de ekleyeyim. Günümüzde çeşitli Çinli üreticiler tarafından üretilen WE replikası tüplerin 1.000Dolar civarında fiyatlandırıldığını düşünürsek fiyatın 1.000 Dolar'ın üzerinde olma olasılığı çok daha yüksek. Bazı meraklılar ise ilk serilerin bu tutarların çok daha üzerinde 2.000 Dolar'a yakın bir fiyat etiketine sahip olabileceğini de söylüyorlar. Umarım 2012 yılında WE300B'ler üretim hatlarından çıkar ve bu tahmin oyunlarının sonu gelir.

Bende tahmin oyununa katılayım. Bence üretim hattından çıkacak ilk ürünler bir şekilde 2.000 Dolar seviyesinde olacak. Tahminen kutu içeriklerine bir takım cazip eklemeler ile bu tutarlara satış yapılabilir. Örneğin özel plaketler veya özel numaralandırılmış kutular gibi koleksiyonculara göz kırpan bazı eklemeler yapılabilir...

Bu arada tüm bahsettiğim fiyatlar fabrikada eşlenmiş bir çift 300B için :)

Herhalde yeni nesil WE300B'ler hifi tarihinin en uzun soluklu bekleme sürecinin yaşanmasına sebep oluyordur. Benim bildiğim kadarı ile hifi dünyasında bu kadar uzun senelerdir üzerinde spekülasyon yapılan bir ürün olmamıştır....

Nisan Ayı Konseptim: Vakum Tüp Fetişizmi



Nisan aynı vakum fetişizmi ay ilan ettim. Bu ay boyunca çeşitli vakum tüp üretim videoları, fetiş ürünler ve etkinlikler gibi bir çok yazı ve fotoğraf ekleyeceğim bloğuma. Bu arada müthiş videolar buldum, seyretmek müthiş keyif olacak... Tabii ki geleneksel bölümlerimizde devam edecek hiç merak etmeyin. Stereo Mecmuası günlükleri "hifi kızları" gibi bölümler olmadan kesinlikle olmaz. Evet bu ay konsept konumuz; Vakum Tüp Fetişizmi. Ben yaptım oldu :)

YGS Sınavı: Müzik Sesine Dikkat!



Yarın yani 01 Nisan 2012 günü sabah saatlerinde YGS sınavı var bildiğiniz gibi. Milyonlarca gencin katılacağı bu önemli sınava belki oturduğunuz apartmanınızda da katılacak genç arkadaşlarımız olabilir. Bu yüzden lütfen uygun bir saatte dinlediğimiz müziğin sesini makul seviyelere indirmeyi unutmayalım. Böylesine önemli bir sınav öncesinde kimsenin bedduasını almayalım, konsantrasyon sorunu yaşatmayalım. Genç Stereo Mecmuası okuyucularından sınava girecek olanlara başarılar, ailelere de sabır diliyoruz.

Expedit Saçmalama: Rekordit!


Ikea'Nın Expedit modeli raflarının tüm dünyada plak severlerin en büyük dostu olduğunu yazıp çiziyorum. Mobilya dünyasında plakları yerleştirmek için kullanabileceğimiz uygun fiyatlı raf çözümlerine pek rastlamayınca Expedit'ler günü kurtaran kahramanlar haline geliyor.

Durum böyle olunca tüm dünyadan meraklılar Expedit'leri nasıl daha eğlenceli hale getiririz sorusunu kendilerine soruyorlar. Amerika New York'tan bir grup meraklı Shane Keaney tarafından gerçekleştirilen Rekordit! projesine finansal destek sağlamış.

Bu projede aşağıda görülen özel kapak sistemleri tasarlanmış. Bu kapaklara sevdiğiniz plak kapaklarını koyuyorsunuz.


Ve kapak sistemlerini Expedit raflarınıza monte ediyorsunuz. Hem plaklarınız tozdan korunuyor hemde eğlenceli bir görüntü elde edebiliyorsunuz.


Sonuç hiç fena değil gibi!

iPod Gramofonu!



Aslında daha geçen gün buna çok benzeyen bir Apple ses sistemini bloğuma eklemiştim ama bu gerçekten çok farklı ve güzel. Hemen bloğuma ekleyeyim dedim. Muhtemelen uzakdoğudaki bir üretici tarafından yapıaln ürün, geçtiğimiz aylarda çeşitli Amerikan ve Avrupa satış sitelerinde boy göstermiş. Tam teşekküllü bir dock sistemi olarak dikkat çeken bu ilginç sistem hemen her türden Apple cihazı ile uyumlu ve şarj etme özelliği de var. İşin güzel tarafı sesi yükseltebilmek için bayağı uğraşılmış olması. Ahşaptan üretilen kabine bronzdan üretilmiş boru kısmı eklenmiş ve ortaya bu ürün çıkmış. Aslında bir benzeri kolaylıkla üretilebilir. Bir fikir olarak kenarda bulunsun bakalım :)

Absürd Plak Kapakları: Warrior - The Battle Has Started


Bu plak gerçek mi değil mi diye oturup ciddi ciddi araştırmam gerekti. Son dönemlerde böyle saçma sapan bir kapak görmemiştim. Evet efendim, plak kapağı Warrior isimli Amerikalı bir christian-rock topluluğa ait. Bu christian-rock konusunu inanın açmaya bile gerek yok. Gerçekten saçmalık.

Albümün ismi The Battle Has Started ve 2004 tarihinde yayınlanmış. Şarkı listesine bile ulaştım: “Cry As One” (4:08), “I Want A Walmart Girl” (3:25), “Please Come Back To Me” (5:22), “The Battle Has Started” (3:23), “The Better High” (4:58), “My Little Runaway” (4:16), ”Right Here, Right Now” (4:30), “Walk Don’t Run” (4:02), “I Can’t Be Alone” (4:03), “Find His Love” (1:51), “Ride With Him Tonight” (2:57)

Kapaktaki iki zatın isimleri ise vokalleri yapıp gitar çalan Tad Donley ve basçı Michael Goodnight. Youtube'de topluluğun bir kaç videosu var ama vakit kaybetmeyin müzik sınıfta kalıyor...

Bülent Evcil ve Lior Kretzer - Orta Doğu Minyatürleri CD


Evet bu yazımda sizlere son derece minimal bir albümden bahsedeceğim. Bülent Evcil ve Lior Kretzer ortak çalışması Orta Doğu Minyatürleri.

Albüm genel anlamda ismine uygun bir albüm. Çevremizdeki coğrafyadan kulağa tanıdık gelen hatta yakından tanıdığımız melodileri oldukça etkileyici şekilde yorumlamış iki müzisyen. Şarkılara geçmeden önce isterseniz müzisyenleri yakından tanıyalım.

Bülent Evcil, 1968 doğumlu bir müzisyen. Müzik eğitimine İstanbul'da başlayan Evcil, mezun olmasının ardından eğitimine devam etmek için yurtdışına çıkmış. 90'lı yıllarda flüt eğitimi bir çok derece ve ödül ile tamamlayan Evcil, çeşitli yarışmalarda da başarı kazanmış. 1992 yılında İrlanda Dublin'de düzenlenen bir yarışmada aldığı ödül sayesinde İrlandalı flüt virtüozu James Galway'in öğrencisi olma şansını yakalamış. Galway'in öğrencisi hakkında yaptığı yorum çok dikkat çekici;

“Bülent Evcil fevkalade bir tona ve mükemmel bir tekniğe sahip. Her yönüyle çok etkileyici genç bir flütçü ve bence kuşağının en önde gelenlerinden biri.”



Eğitimini tamamlayan Evcil, müzik kariyerine ülkemizde ve dünyada bir çok önemli orkestranın içerisinde bulunarak devam etmiş. Müzisyenin biyografisine şöyle bir göz atarsanız oldukça etkileyici bir tablo ile karşılaşacaksınız.

Albümde dinleyeceğimiz ikinci müzisyen ise piyanist Lior Kretzer. Hakkında çok fazla bilgi bulamadığım müzisyen piyano, orkestra şefliği ve bestecilik eğitiminin ardından Avrupa, İsrail ve Amerika'da çeşitli orkestralarda çalışmış. Müzisyenliğin yanında eğitmenilikte yapan Kretzer'i tahminen ben ilk kez bu ortak çalışmada dinleyeceğim.

Albüm, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’nın Arapça konuşulan ülkelerindeki çeşitli halklardan Mezopotamya, İran, Kıbrıs, Türk, Musevi ve Arap müzik geleneklerini kucaklama amacında CD kitapçığına göre. Her iki müzisyenin klasik müzik kökenli olması albümü ilk adımda benim için son derece ilginç hale getirdi. Çok yüksek tekniğe sahip müzisyenlerin, bazen müziğin ruhunu daha arka plana atarak geleneksel ezgileri yorumlamasının sonuçlarını gördüğüm için Evcil ve Kretzer ikilisinin yorumlarını çok merak ediyordum.

Albümün açılış parçası olarak Ahmed Adnan Saygun'un hepimizin çok yakınen tanıdığını düşündüğüm Yunus Emre Oratoryosunun 4. bölümü seçilmiş. Daha ilk saniyede Evcil'in flütünden yayılan notalar dinleme odamı sarınca endişelerimin son derece yersiz olduğunu gördüm. Flütün mistik tonu, konuk müzisyen Müşfik Uzun tarafından çalınan kudümle desteklenince “Arya” bambaşka bir hal almış. Bu duruma kayıttaki derinlikte eklenince etkileyici bir yorum ortaya çıkmış.

Albümün ikinci parçası Mordechai Zeira'dan seçilmiş. Bildiğim kadarı ile erken dönem modern İsrail müziğinin oraya çıkmasında pay sahibi olan isimlerden bir tanesi olan Zeira'nın şarkısı “Shirat Hechalil” her iki müzisyen tarafından ortak yorumlanmış.



Bu arada İsrail müziği ile alakalı birkaç bilgi vermek istiyorum. Albümü satın alanlar veya alacaklar için fazladan bilgi olur. Modern İsrail'İn ortaya çıkmasından sonra dünyanın farklı yerlerinden gelen insanlar kendi müzikal anlayışlarını da yanlarında getirdiklerinde ortaya çok zengin bir dünya çıkıyor. Rusya'dan gelenler bu büyük coğrafyanın sayısız diyarlarından farklı yerel müziklerle kendi geleneklerini birleştirince ortaya çıkan tarz melodi zenginliği ile dikkat eçkiyor. tarzlara sahip anlayışlara Albümde de bol bol bahsedilen klezmer müziği ise daha çok Doğu Avrupalı musevilerin getirdiği bir müzik tarzı. Tüm bunları Orta Doğu ve Arap yarımadasının müziksal gelenekleri ile birleştirdiğinizde ortya çok renkli bir tablo çıkıyor. Albümde bu renkliliği yer yer görebilmeniz mümkün. Özellikle Orta Doğu Halk Şarkıları medley'inde du durumu kendi kulaklarınızla dinleyebilirsiniz. Hazır yeri gelmişken albümün şarkı listesi;

1. Ahmed Adnan Saygun Yunus Emre Oratoryosu Bölüm 4: Arya 3:55
2. Mordechai Zeira Shirat Hechalil 3:50
3. Anonim Üç Türk Halk Şarkısı: Şehnaz Longa, Katibim, Nihavent Longa 6:00
4. Ekrem Zeki Ün Yunus'un Mezarında 5:36
5. Anonim Orta Doğu Halk Şarkıları 12:18
6. Shlomo Idov Cholem Besfaradit 3:32
7. Sadi Işılay Sultaniyegah Sirto 5:20
8. Anonim Sarı Gelin 6:31
9. Necip Celal Andel Özleyiş 2:53
10. Shlomo Gronich Yesh Li Simpatia



Son zamanlarda yeniden yorumlanması çok denk geldiğim "Sarı Gelin" türküsüne yapılan yorumda gerçekten dikkat çekici. Son derece sakin, abartıdan uzak yapıda. Albümdeki bu durumu çok sevdim. Başta Bülent Evcil olmak üzere çaldığı enstrümana son derece hakim müzisyenlerin kendini ön plana çıkartma hevesi olmadan abartıdan uzak ama son derece ustaca yaptığı yorumlar şarkıları gerçekten bambaşka diyarlara götürüyor. Benzer bir durumu "Şehnaz Longa" da görebilirsiniz. Albümde herhangi bir karmaşıklığa, yetenek gösterisine yer verilmemiş ve düzenlemeler bu düşünce yapısına uygun şekilde yapılmış.

Albümün kaydı son derece etkileyici, derinlik hissini çok sevdim. Böylesine bir albüme çok önemli bir katkı yapmış. Bazı anlarda flütün mistik tonu ile kaydın derinliği birleşince bambaşka diyarlara gidiyorsunuz. Çok beğendim.

Albümden bazı şarkıların dinleme örneklerini AK Müzik web sitesinde bulabilirsiniz. İsterseniz şu linkten bir göz atın. Bahsettiğim derinliği bilgisayarınızın hoparlörlerinden bile hissedebileceğiniz eminim.

Nico - Femme Fatale



Ülkemizde punk müzik üzerine bol bol yazılır çizilir. Sex Pistols'dan bol bol bahsedilir. Bazen Ramones bazende The Clash telaffuz edilir. Ancak punk ortaya bir anda çıkmamıştır. Suicide, Death (rahmetli Chuck Schuldiner'in Death'i değil tabii ki) Deviants, Pink Fairies, The Stooges dolayısıyla tabii ki Iggy Pop ve Pere Ubu gibi isimleri de mercek altına almak gerekir.

Bu noktada meraklılar bu konularda harika yazılar yayınlanan Mojo gibi bağımsız dergileri takip edebilirler. İnternet üzerinden eski sayıları çok ucuza alınabilir. Neyse efendim. Konumuz Nico.

Nico ismi bir şey ifade etmediyse okumaya devam... Nico (asıl adı Christa Päffgen, 1938 - 1988) Alman müzisyen. Sadece müzisyen değil, moda mankeni, sinema oyuncusudur. 1960'lı yıllarda Nico'nun dahil olduğu bir olay daha var. Warhol'un Superstar'larından bir tanesi. Malum pop-art dünyasının içerisinde de oldukça önemli bir figür haline gelmiş. Ancak en önemli vukuatı The Velvet Underground'ın efsanevi (veya çılgın) başlangıç albümü The Velvet Underground and Nico'dur. Buradaki Nico tabii ki yazımıza konu olan Nico'dur.



Nico'nun ilerleyen yıllarda solo kariyeri başlıyor. 1960'lar ve 70'lerde fırtına gibi esen yılların ardından 1980'lerde bile müziğe devam etmiştir. Film oyuncusu olarak Andy Warhol'un son derece acayip Chelsea Girls (1966) filminin yanında bir sinema klasiği olan Federico Fellini'nin La Dolce Vita'sında (1960) da görünür. Yaşamı boyunca er**in gibi kötü alışkanlıkları (ki bırakmak girişimi olup olmadığını bilinmiyor) olmasına rağmen overdose'dan değil bisiklet kazasında ölmüştür. Meraklılar mutlaka The Velvet Underground and Nico'yu edinsinler.

Bunun yanında, Chelsea Girl, The Marble Index, Desertshore, The End albümlerinin yanında 1981 albümü Drama of Exile ve 1985 Camera Obscura albümüne göz atabilirler. Bu son iki albüm yapı olarak oldukça farklı. Lafı çok uzattım sanırım. Femme Fatale veya 2003 yılında çıkan ismiyle The Aura Anthology oldukça ilginç bir albüm. Bir nevi best-of... Dylan, Browne, Bowie ve Lou Reed bestelerinin yanında 9 adet Nico şarkısı var. Albüm 180gr'lık plak olarak basılmış. İki plaklık set, gatefold yapıda. Albümün notları Nina Antonia tarafından yazılmıştır ki, dayanamayıp bir kaç satırda Nina Antonia için yazacağım.

1. All Tomorrow Parties
2. Procession
3. Frozen Warnings
4. Saeta
5. Purple Lips
6. These Days
7. I'll Keep It With Mine
8. The Sphinx
9. Procession
10. Heroes
11. Sixty/Forty
12. Femme Fatale
13. I'm Waiting For The Man
14. König 15. Orly Flight
16. Secret Side
17. Femme

Fatale Nina Antonia ismi ilginç bir isim. Kendisi bir İngiliz müzik yazarıdır. Punk-rock döneminde çok sayıda makale yazmıştır. Bu yazıların bir çoğu benim severek takip ettiğim Mojo (dostlar sağolsun) ve Spiral Scratch dergilerinde yayınlanmış ve yayınlanmaya devam ediyor. Mojo takip edenler The Stooges yazılarının bir çoğunun altında Nina Antonia ismini göreceklerdir. Uzun oldu, kusura bakmayın..

O da Meraklı Bende Meraklıyım. Ama Arada Uçurum Var :)


Amerikalıları pek sevmem ve çok becerikli olduklarını düşünmem. Aslında bir genelleme yapmak yanlıştır. Belki bilirsiniz İzmir'de bulunan NATO karargahı sebebi ile hayatımın bir kısmı Amerikalılarla beraber geçti. Çoğunun elinden hiçbir iş gelmediğine gözlerimle şahit olmuşumdur. Alışkanlıkları veya eğitimleri yüzünden bilmedikleri konulara hiç el atmazlar. Örneği muslukları mı akıyor, bir anlayan bulmadıkları veya kapsamlı araştırma yapmadıkları sürece o su akmaya devam eder. Oysa biz Türkler çok farklıyızdır. Hemen elimize alet edevatlarımızı alır musluğu söküveririz. Bilinçaltımıza işlenmiş bir kod varmış gibi, conta değiştirmek çocuk oyuncağıdır bizler için.

Ancak sorun contada değil başka bir parçada ise o zaman kilitleniriz. Ertesi gün büyük ihtimalle bir su tesisatçısı evimize uğrar. Amerikalıların düşünce tarzında hep olumsuzluklar ön plana çıkar. İlk önce bütün olasılıklar uzun uzadıya gözden geçirilir, ters bir durumda yapılacaklar düşünülür. Tüm plan program yapılır ondan sonra harekete geçilir. Bu arada su damlamaya devam eder...

Bende dahil hepimiz her konuda konuşacak bir şeyler buluruz. Her konuda ahkam kesebiliriz. Amerikalılar pek öyle değillerdir. Bir konuda bir şey bilmiyorlarsa ağızlarını açıp konuşmazlar hatta köşelerine çekilip dinlerler. Ancak eğer ki, merakları olan bir konu ise cehennemin kapıları açılır ve karşınızda konunun uzmanı var zannedersiniz. En azından benim tanıdıklarımda hep böyle oldu....

Hayatımın önemli şoklarından bir tanesini anlatayım sizlere..

Zamanında NBA maçlarını seyrederken -ki o dönemlerde Michael Jordan'lar filan oynuyordu- bir Amerikalı subay ile basketbol sohbeti yaptım. Adam her oyuncunun sezon istatistiklerinden, okuduğu okullara, kolej yıllarındaki şeceresinden güncel istatistiksel bilgilere kadar normal bir insanın bilmeyeceği her türden bilgiyi arka arkaya sıraladı. Sonraki dönemlerde böylesine çok sohbet içerisinde bulundum ve kazaran bir konuyu kendisine hobi yapmış bir Amerikalı ile karşılaştığımda hep aynı şeyi gördüm. İnanılmaz derin bilgiler.

Bunu nasıl becerebildiklerini sorduğumda internetin olmadığı o dönemlerde hemen her konuda yayınlanan dergilerin ve kitapların varılığından haberim oldu. Bir hobinin veya ilgi alanının uzmanı olabilmek için ellerinde her fırsat vardı. Hele ki, aynı hobiyi paylaşan iki kişinin arasında kaldığınız zaman resmen bilgi bombardımanı yaşıyorsunuz. Havalarda upuzun kodlar, rakamlar uçuşuyor. İnanılacak şey değil.

Geçenlerde bir Amerikalı ile tüpler konusunda sohbet ediyoruz. Satıcı filan değil sadece meraklı. Tüpler bir nevi hobisi olmuş ve uzun seneler bu konularda araştırmalar yapmış. Araştırmaların sonunda geldiği durum gerçekten asap bozucu. Örneğin 2A3 tüplerin 40'ların RCA'larının değerli olduğunu biliriz. Bunların karakteristik yapısal özellikleri vardır. Ancak bundan sonrasını pek önemsemeyiz. Sohbetteki kişiyle bunları konuşurken bir anda üretim kodlarının nasıl yorumlanacağını hangi kodların nereye ait olduğu ve hangi üretim bilgilerini verebildiği konusunda bir bilgi bombardımanı yaşadım. En son üçüncü saatte bu tüpler hakkındaki sohbetten beynim döndü ve izin isteyerek sohbet yazılımımı kapattım.

Bu arada Japonlarında bu konularda bayağı bilgili oldukları söylenir. Bu konuda herhangi bir sohbetim olmadı ama en az Amerikalıları kadar “kaçık” oldukları söyleniyor.

Başlıkta yazdığım gibi bunlarda meraklı bizlerde meraklıyız. Ancak arada acayip bir fark var.

Heyri Sanat Vadisi



Sizlere geçtiğimiz ay Kore’de bulunan Camerata isimli bir müzik dinleme salonundan bahsetmiştim. Bu konuda yeni bir şeyler daha öğrendim. Camerata Cafe aslında dev bir müzik dünyasının içerisinde yer alıyormuş. Heyri Art Valley yani Heyri Sanat Vadisi, içerisinde müzik akademisinden, konser salonlarına ve kütüphanelere kadar müzikle ilgili bir çok oluşum bulunduğu bir yer. Kore'de devletin müziğin gelişimi için yaptığı yatırımlardan bir tanesi. Camerata Cafe bunun sadece bir parçasıymış. Demek ki, bir ülkede müzik bu şekilde gelişiyor; son yıllarda müzik dünyasında bu kadar fazla Koreli müzisyen görmemiz anlaşılan bir şans değil, bu yatırımların sonucu...

Final Audio Muramasa VIII



Kulaklık dünyasında da butik ürünler furyası başladı. Bu furyanın doğal sonucu tabii ki garip fiyat etiketleri. Bu furyanın en son üyesi Final Audio ve yeni duyurdukları Muramasa VIII modeli kulaklıkları. 8.000 Dolar fiyat etiketine sahip olan ürün 850gr'lık ağırlığıyla meraklılara "nasıl yani" dedirtiyor. Kulaklık dünyasında hemen herkes daha hafif ürünler tasarlamaya çalışırken Final Audio tam tersi istikamete doğru yol alıyor anlaşılan. Paslanmaz çelikten üretilen şasi 40mm'lik mid/bas ve 8mm'lik bir tiz sürücü ile donatılmış.

Alana da satana da Allah akıl fikir versin!

Kütüphane Haftası Kutlu Olsun...


BU hafta "Kütüphane Haftası" olarak kutlanıyor. Aslında kütüphaneye gitmeyeli çok uzun zaman oldu. Belki bir ara uğrayıp nostalji yaşamak lazım. Günümüzde internet teknolojisininde gelişmesiyle beraber kütüphanelere ihtiyaç kalıp kalmadığı tartışılsa da ve hatta bir çok kütüphanenin arşivi yavaş yavaş dijital ortama taşınsa da, kitabın kendisine özgü o güzel kokusunu bünyeye doya doya çekebilmek için en uygun yer kütüphaneler. Bu hafta dolayısıyla bende şahsi kütüphanemi düzenleyeyim bari. En son fena karışmıştı :)

Jimi Hendrix - First Rays of the New Rising Sun



Şu hayatta albümlerini almaya doyamadığım pek az müzisyen vardır. Seneler geçip müzik zevkim değişse de, bu isimler pek değişmedi. Şu sıralar radyoda boş bir kanal ayarlayıp onu dinleyecek kıvama -bir nevi noise olarak hayal edin, bakınız John Cage- gelmişken bile bu isimler beni hep heyecanlandırmıştır. Bu isimlerden bir tanesi Jimi Hendrix.

Aslında evirip çevirip diskografisine baktığınızda Jimi Hendrix hayatta iken basılmış çok fazla albümü yok. Şöyle bir bakarsak Jimi Hendrix Experience ile birlikte kaydettiği 3 albüm (Are You Experienced 1967, Axis: Bold as Love 1967 ve Electric Ladyland 1968) ve Band of Gypsys ile 1970 yılında kaydettiği konser albümü. Ancak Hendrix 1970 yılında öldükten sonra bir çok kayıt yayınlanıyor. Aslında bazı kayıtlar albüm olarak yayınlanmaya çok hazır haldeyken tamamlanmamış, bazıları ise konser kayıtları. Bunların yanında müzik yaşamının erken dönemlerinde soul, R&B ve blues toplulukları ile çalıştığı yıllardan bazı kayıtlar yayınlanıyor. 2000'lerde bile daha önceden resmi olarak yayınlanmamış -ancak meraklıların bir şekilde arşivlerinde yer alan- Valleys of Neptune gibi kayıtlar ortaya çıkabiliyor. Hatta ben kendi adıma daha da çıkmaya devam edeceğini düşünüyorum. Son dönemlerde “In The West” veya “Winterland” gibi canlı performanslar hala müzik meraklılarından büyük talep gördüğüne göre, benim gibi Hendrix delisi çok var demektir.

Bu yazımda size 1997 yılında yayınlanmış bir Hendrix albümünden bahsedeyim; “First Rays of the New Rising Sun”

Şimdi gelin kısa bir tarih yolculuğuna çıkalım. Albüm aslında 1970 sonlarında veya 1971 başlarında basılması planlanan çift plaktan oluşan bir albüm. Hendrix, 1970 yazında İngiltere'de “Isle of Wight” festivalinde çalmak üzere yola çıkıyor ve bu festivalin ardından Avrupa turnesi başlıyor. Bu turnenin bitiminde Hendrix'in Amerika'ya dönüp stüdyoda albümüne son halini verip piyasaya çıkması düşünülürken Hendrix, Avrupa'da fazla doz uyuşturucu tarafından ölüyor. Böylelikle albüm ortada kalıyor.



Hendrix aslında albüme çok özenmiş. Defalarca şarkıları değiştirdiğinden albümün stüdyo süreci uzadıkça uzamış. Hatta albümün iki değil üç plak olarak yayınlanması gündeme gelmiş. Albümün ismi de defalarca değişmiş, ilk düşünülen isim “People, Hell And Angels” imiş. Hendrix vakit bulup stüdyoya girdiğinde ve normal durumdayken albümün iskeletini ortaya çıkartmış. Bu konuda bir çok şehir efsanesi var. Bazı bantlarda konsept şarkı listesi bulunmuş ancak bu kapaklarda yazılmış yazıların daha doğrusu şarkı listelerinin Hendrix'in el yazısı olmadığı söyleniyor. Ayrıca albümle ilgili Hendrix'in tuttuğu bir çok not var. Aslında albümün ilk plağının şarkı listesi tam olarak hazır, ikinci plakta ise olmasını istediği şarkıların bir listesini yazmış. Bazı kaynaklarda bu listenin 20 şarkıyı geçtiği söylenir. Belki de Hendrix bu kadar şarkı arasında karar veremediği için albüm 3 plak olarak yayınlanacaktı. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz...

Karmaşa burada bitmiyor. Hendrix öldükten sonra 1971 yılında yayınlanan The Cry of Love ve Rainbow Bridge albümlerinde de benzer bir durumla karşı karşıyayız. Ancak yukarıda bahsettiğim listedeki şarkıların bir kısmı 1971'de yayınlanan albümlerde bulunuyor. Sanırım 3 veya 4 şarkı yayınlanmamış durumda. Bunların hemen ardından üçüncü bir plak ortaya çıkıyor; War Heroes. Bu plakla beraber bu listenin neredeyse tamamı yayınlanmış oluyor.



Liste bir şekilde yayınlanıyor ancak ortada bambaşka bir durum var. Bahsi geçen şarkıların bir kısmının birden fazla kaydı var. Bazıları stüdyo session'larında ortaya çıkmış, bazıları özel olarak kaydedilmiş bazıları da konserlerde çalınmış. Sonunda bir prodüktör ortaya çıkıyor; Alan Douglas. Aslında Douglas uzun seneler Hendrix ile çalışmış bir isim. Douglas yayınlanmamış kayıtları alıyor, bunların kayıtlarında oynamalar yapıyor hatta Hendrix ile hiç çalmamış müzisyenler eksik bölümleri yeniden kaydediyor. Bazı bölümlerde arka vokaller ekleniyor. Böylesine bir çalışma sonrasında “Voodoo Soup” albümü 1995 senesinde ortaya çıkıyor. Aslında “First Rays of the New Rising Sun” projesinin önemli şarkıları bu albümde var ancak şarkılara o kadar çok ekleme var ki, sonunda iş mahkemelik oluyor. Hendrix vakfı konuya el atıyor ve bu rezilliğe bir son vermeye karar veriyor. Yine Hendrix ile çalışmış Eddie Kramer görev başına geliyor ve yazının başlarında bahsettiğim liste yeniden ele alıyor. Tartışmaya açık tüm şarkılar kayıttan ayrılıyor. Çeşitli dönemlerde çalınan farklı bölümler teker teker incelenerek orijinaline en yakın hale getiriliyor. Tabii ki orijinal hale getiriliyor demek mümkün değil; bunun için Hendrix'in yaşamda olması gerekir!

Albümün isminin hikayesi de son derece ilginçtir. Bunu da paylaşayım. Albümdeki iki parçadan hareketle isim bulunuyor. Bir bölümü “Hey Baby” (New Rising Sun) şarkısından ve diğer bölümü “Izabella”nın konser yorumlarında şarkı sunumunda söylenen cümleden; First Rays!

Albümün orijinali Hendrix yaşasaydı nasıl olurdu asla bilemeyeceğiz ama Hendrix Vakfı ve Eddie Kramer'e güvenmekten başka yapabileceğimiz bir şey yok. Kendi adıma konuşayım “First Rays of the New Rising Sun” albümünde benim yadırgadığım pek bir şey yok. Bağrıma uzun zaman önce bastım bu albümü...



Albüme “Music On Vinyl” (MOV) şirketi geçtiğimiz senelerde yeniden bir baskı yapmıştı. Baskı gayet başarılı ve içerisinden çıkan kitapçıktaki notlar ve fotoğraflar ile baskının değeri biraz daha yükseliyor. Yazının başlarında bazı el yazısı notlardan bahsetmiştim ya, kitapçıkta bu notların bir kısmını görebiliyorsunuz. Ayrıntılı bir kaç fotoğrafı yazıya serpiştirdim zaten :)

Hendrix diskografisi plak formatında MOV plak firması tarafından basıldıkça Equinox Music tarafından ülkemize getiriliyor. Son dönemlerde neredeyse tüm Hendrix arşivimi yeniledim bu sayede. Equinox Music çok hayır dua alıyor benden bu sayede:) Şaka bir yana özellikle Are You Experienced 1967, Axis: Bold as Love 1967 ve Electric Ladyland 1968 baskıları çok keyifli mutlaka edinin. Hazır ülkemizde de bulunabiliyor iken bu şansı değerlendirmek lazım. Evet biraz pahalılar ama hayatınız boyunca dinleyeceğinize emin olabilirsiniz. Hendrix'in müziği gerçekten öyle en azından benim için....

Kenny Burrell - Guitar Forms



Kenneth Earl "Kenny" Burrell veya bizim tanıdığımız ismiyle Kenny Burrell, 1931 doğumlu Amerikalı bir caz gitaristi. Ülkemizde de çok sevilen bir müzisyen olan Burell'in müzikal kökleri bebebop ve blues'a dayanıyor olsa da, gitar çalma tekniğinin gelişmişliği sayesinde hemen her caz akımında yaptığı icralar neredeyse hiç sırıtmaz.

Burrell'in gitarla tanışması çok erken yaşlarda olmuş. Ailesi de müzikle ilgilendiği için Burell'İn müzik bilgisi genç yaşlarda gelişmeye başlamış. Başta genç yaşta ölen ve caz müziğinde gitarın kullanımını kökten değiştiren Charlie Christian olmak üzere, Django Reinhardt gibi gitaristleri kendisine örnek alan Burell öğrencilik yıllarında hem çok iyi bir müzisyen hemde çok iyi bir öğretmen olan Dizzy Gillespie ile çalışmış ve arkasından Oscar Peterson'la tanışmış ve New York'a taşınmış. Bildiğiniz gibi Amerika'da sanat anlamında New York sahnesinin bambaşka bir yeri vardır ve bir yerlere ulaşmak veya gelebilmenin yolu bu şehirden geçer.

1950'lerde başlayan müzik kariyerinde kendi topluluklarını da kuran müzisyen, bir eğitimci olarak 1970'lerde caz müziği hakkında seminerlere konuk olmuş ve tüm dünyayı dolaşmış. Ancak ne olursa olsun müzik çalma isteği bitmeyen müzisyenin 2000'lerde yayınladığı albümleri bile hala insanın içini ısıtan melodilerle dolu.

Burell'in muhtemelen 100'den fazla albümü var ancak ülkemizde hatta tüm dünyada Burell deyince akla gelen bir albüm var “Midnight Blue” 1963 yılında Blue Note plak şirketi için yayınlanan plak caz tarihinin en sevilen albümlerinden bir tanesidir herhalde.

Midnight Blue albümünü yeterince dinlemişizdir şimdi yeni bir albümü sizlerle paylaşmak istiyorum. “Guitar Forms” “Midnight Blue” albümünden hemen bir yıl sonra1964 yılında yayınlanıyor. Albümde aranjmanlarda caz tarihine mal olmuş bir isim dikkat çekiyor Gil Evans. Ancak Gil Evans ve kayıt için oluşturulan orkestra her şarkıda karşımıza çıkmıyor ve Burell'a solo gitarla bol bol dinleme fırsatımız var. Albümde beş şarkı tam anlamıyla orkestrayı dinleyebileceğimiz şekilde düzenlenmiş Üç şarkı daha küçük formasyonlara göre düzenlenmiş. Ancak orkestrasyon öyle bir ayarlanmış ki, Burell'in gitarı hemen her an tüm ayrıntısıyla duyuluyor. Bu konuya gelmeden önce şarkı listesini vereyim;



"Downstairs" (Elvin Jones) – 2:53
"Lotus Land" (Cyril Scott) – 9:38
"Terrace Theme" (Joe Benjamin) – 4:02
"Prelude No. 2" (George Gershwin) – 2:17
"Moon and Sand" (William Engvick, Morty Palitz, Alec Wilder) – 4:16
"Loie" (Kenny Burrell) – 3:19
"Greensleeves" (Traditional) – 4:12
"Last Night When We Were Young" (Harold Arlen, Yip Harburg) – 4:34
"Breadwinner" (Burrell) – 3:00

Orkestra da çok ilginç isimler var. Davulda Elvin Jones'tan saksafonlarda Steve Lacy ve Lee Konitz'e kadar. Tam listeyi paylaşmayayım, isimlere merak edip baktığınızda gözlerinizin yuvalarından fırlayacağına eminim..

Albümün kaydı neredeyse mükemmele yarın. Derinlik ve ayrıntı en basit pikapta bile dikkat çekiyor ki, iyi pikapları ve müzik setleri olan okuyucularımız bu plağa bayılacaklardır. Tam anlamıyla birinci sınıf olarak nitelendirebilirim. Müzik için söylenebilecek bir şey zaten yok, bir yanıyla blues'a oradan flamenko'ya ve büyük orkestra caz müziğine kadar büyük bir yolculuk bekliyor müzikseverleri. Bu arada bilindik bir melodi olan "Greensleeves"in aranjmanına ve çalınan müziğe çok dikkat.



Bana sorarsanız son dönem Speakers Corner baskıları arasında gerçekten en başarılı olanlardan bir tanesi bu albüm ve verdiğiniz parayı son kuruşuna kadar gerçekten hak ediyor. Kapak açılır (gatefold) yapıda ve kapakta notlar yer alıyor. Dinlerken bir yandan da keyifle ayrıntılara göz atabilirsiniz.

Gecenin ilerleyen saatlerinde en sevdiğiniz içeceği alıp, ışıkları loş hale getirip, ruhunuzu dinlendirmek için ısrarla tavsiye ederim....

Akustik Panel Bana Bakar Ben Ona!


via; Ünsal Ömer Çakmaklı

Ev Sineması Kurmak



Walt Disney'in ölümsüz karakteri "Goofy" ev sinema sistemi kurarsa olacaklar. Aslında videofillerin durumu bugünde çok farklı değil. Müthiş bir keyifle izleneyeceğinizi umuyorum...

Star Wars: The Complete Saga Blu-ray


Bu aralar biraz araştırma yapıyorum. Malum ülkemizde de çeşitli zincir mağazalarda Blu-Ray reyonları iyiden iyiye genişledi. Aslında benim görsel alanda fazla bir merakım yoktur. Ev sinema sistemimi bundan yıllar önce bir kere kullanıp kenara atmıştım. Yine aynı senelerde aldığım Sony DVD okuyucumu da keyifle kullanıyordum. Ancak teknolojik ömrünü yavaş yavaş tamamlayan bu eski dostun yerine yeni bir şeyler almak gerekiyor.

Reyonlarda Star Wars: The Complete Saga Blu-ray seti bulunurken artık bir Blu-ray okuyucu alayım dedim. Alayım almasına da, raflarda o kadar çok çeşit, o kadar farklı özelliklerde ürünler var ki, kafanızın karışmaması imkansız. Allah'tan SM Forumları var da, arkadaşlar güzel öneriler de bulundular.

Şimdi tek korkum başıma zincirleme bir alışveriş derdi açmak.  Blu-ray okuyucuyu alınca televizyon gözüme batacak (çok antika sayılabilecek bir LCD televizyon kullanıyorum) sonra televizyonu tüm hafta boyunca taş çatlasın 3 saat açtığım aklıma gelecek, sonrasında sevdiğim klasik filmlerin Blu-ray baskılarını göreceğim, acaba alsam mı diye dönüp dolaşırken bir anda bir sürü Blu-ray alacağım. Sonra bunları nereye koyacağımı bilemeyeceğim...

Bazen keşke VHS teknolojisinde kalsaydım diyorum :)

Billie Holiday - Solitude LP


Evet Alman Speakers Corner firmasının listesine yeni eklediği plaklar sonunda A.K. Müzik tarafından ülkemize ithal edildi ve kendi alışveriş listemdeki plaklar pikabımda dönmeye başladılar bile. Alışveriş listemin en başındaki plak, Billie Holiday'in Solitude isimli albümüydü. Aslında bu albüm Holiday'in müzik kariyerinde büyük öneme sahip. Nedeni ilk uzun çaları olması. Daha öncesinde çeşitli 7 ve 10” plaklar yayınlayan Holiday'in ilk albümünün ismi “Billie Holiday Sings“ Albüm Clef Records tarafından 1952 yılında yayınlanıyor. Albüm yayınlandığında Clef plak şirketinin başında ismini uzun bir dönem bol bol duyacağımız Norman Granz var. Granz şirketini 1946 yılında kuruyor ve sonrasında Verve plak şirketine satıyor. Kendisi de bu şirketin başına geçiyor. 1956 yılında Granz “Billie Holiday Sings“ albümünü tekrar ele alıyor, 4 yeni şarkı ekliyor ve “Solitude” ismiyle tekrar yayınlıyor.

Albümde erken dönem Billie Holiday'i dinlemek gerçekten keyif. Ancak bir diğer dikkat çeken husus Holiday'e eşlik eden müzisyenler. Charlie Shavers, trompet. Flip Phillips, tenor saksafon. BasRay Brown . Gitar, Barney Kessel. Davul Alvin Stoller. Piyano da ise caz piyanosunun en önemli isimlerinden bir tanesi var; Oscar Peterson



Albüm için seçilen şarkı listesi ise çok keyifli. İsterseniz ayrıntılarına bir bakalım,

"East of the Sun (and West of the Moon)" (Brooks Bowman) – 2:54
"East of the Sun (and West of the Moon)" hikayesi son derece ilginç bir parça. Bir üniversite kulubü için Brooks Bowman tarafından bestelenen şarkı ilk kez 1934 yılında kaydedilmiş. Daha sonra 1930'ların sonlarında şarkı fark edilip popüler olunca çok icra edilen şarkılarından bir tanesi haline gelmiştir. En iyi yorumlardan bir tanesi Sarah Vaughan'ın 1949 yılında Columbia plak şirketi için kaydettiği “Sarah Vaughan in Hi-Fi” albümünde de bulunabilir. Şarkıyı Diana Krall sevenler 1999 tarihli “ When I Look in Your Eyes” albümünde de bulabilirler. Ayrıca Frank Sinatra'nın ilginç bir yorumu için 1961 tarihli “I Remember Tommy” albümüne göz atılabilir. Şarkının bu denli popüler olmasının bir diğer sebebi Charlie Parker tarafından bir çok kereler çalınmasıdır.

"Blue Moon" (Richard Rodgers, Lorenz Hart) – 3:31
"Blue Moon" tam anlamıyla bir klasik. 1934 yılında Richard Rodgers ve Lorenz Hart işbirliğinin bir eseri olan şarkı tam anlamı ile standart bir balad'tır. Bu albümde dinleyeceğiniz yorum caz tarihinde en öne çıkan yorumlardan bir tanesi. Bu arada meraklılar şarkıyı Mel Torme'den de bir dinlemeliler. Bu arada şarkının meşhur “Grease” filminde de çaldığını ek bilgi olarak yazayım. Şarkının günümüzdeki popülerliğinin sebebi ise Elvis Presley'in ilk albümünde -ki kendi adını taşır- şarkıya yaptığı sıra dışı yorumdur.

"You Go to My Head" (J. Fred Coots, Haven Gillespie) – 2:56
1938 yılında ortaya çıkan bu popüler şarkının bestesi J. Fred Coots'a sözleri ise Haven Gillespie'ye ait. Dönemine göre oldukça yenilikçi bir yapıya sahip olan şarkı caz müzisyenleri arasında bayağı popüler olmuştur. Aslında bu şarkının bu denli popüler olmasında Billie Holiday'in müthiş yorumu çok etkili olmuştur.

"You Turned the Tables on Me" (Louis Alter, Sidney D. Mitchell) – 3:29
1936 yılında Louis Alter tarafından bestelenen ve sözleri Sidney D. Mitchell tarafından yazılan şarkı ilk olarak bir müzikalde ortaya çıkıyor. Döneminde Benny Goodman'ın orkestrasının da şarkı listesine giren şarkı hemen hemen tüm önemli caz vokalistleri tarafından yorumlanmıştır.

"Easy to Love" (Cole Porter) – 3:01
Aslında şarkının tam adı "(You'd Be So) Easy to Love" olup 1936 yılında Born to Dance filmi için Cole Porter tarafından bestelenmiştir.

"These Foolish Things" (Harry Link, Holt Marvell, Jack Strachey) – 3:38
Tam adıyla "These Foolish Things (Remind Me Of You) yine önemli bir caz standartı. Sözleri Eric Maschwitz ve bestesi Jack Strachey - Harry Link ikilisi tarafından yapılan şarkı 1930'ların ortalarında bir çok telif sorunu yüzünden çok fazla seslendirlememiş ancak 1940'lardan sonra popüler hale gelmiştir.

"I Only Have Eyes for You" (Al Dubin, Harry Warren) – 2:57
Besteci Harry Warren ve söz yazarı Al Dubin'in ortak çalışması 1934 tarihli “Dames” filmi için yapılmıştır. Şarkının en dikkat çekici kullanım yerlerinden bir tanesi Star Wars filmlerinin yönetmeni George Lucas'In gerçekten çok çok başarılı 1973 tarihli “American Graffiti” filmdir. Bu film seyretmeyenlerin bir göz atmasında büyük fayda var diye düşünüyorum. Konu dağıtmakta üzerime yok gördüğünüz gibi...



"Solitude" (Eddie DeLange, Duke Ellington, Irving Mills) – 3:31
Tam ismiyle (In My) Solitude 1934 yılında Duke Ellington tarafından bestelenmiş ve sözleri Eddie DeLange ve Irving Mills tarafından yazılmıştır. Tahmin edebileceğiniz gibi şarkı her dönemin Ellington orkestralarında çalınmış ve önemli tüm bayan caz şarkıcılarının repertuvarına girmiştir.

"Moonglow" (Eddie DeLange, Will Hudson, Irving Mills) – 2:58
"Moonglow", veya tam ismiyle "Moonglow and Love" 1933 yılında Will Hudson - Irving Mills ikilisi tarafından bestelenmiş ve sözleri Eddie DeLange tarafından yazılmıştır. 1934 yılında Benny Goodman orkestrasının repertuvarına girdikten sonra caz dünyasında önemli şarkılardan bir tanesi haline gelmiştir.

"Everything I Have Is Yours" (Harold Adamson, Burton Lane) – 3:43
Şarkının bestesi Burton Lane sözleri ise Harold Adamson tarafından yazılmış. Bu şarkı ilk kez 1933 yılında Dancing Lady filminde duyulmuş.

"Love for Sale" (Porter) – 2:56
Yine önemli bir balad ve caz standartı. "Love for Sale" Cole Porter tarafından yazılmış Broadway müzikali olan “The New Yorkers” için bestelenmiş. Şarkı ilerleyen yıllarda popüler hale gelmiş. Bu popülerliğin en önemli sebebi Billie Holiday'in yorumudur..

"Tenderly" (Walter Gross, Jack Lawrence) – 3:23
Tenderly" sanırım herkesin tanıdığı bir caz baladıdır. 1946 yılında Walter Gross tarafından bestelenen şarkının sözleri Jack Lawrence imzalı. Şarkı ilerleyen yıllarda farklı şekillerde yorumlanmış bunda Rosemary Clooney yorumunun ön plana çıkmasının da önemli bir payı vardır diyebiliriz.

Albüm müzikal açıdan çok ilginç bir noktada yer alıyor. Billie Holiday'in sesi gerçekten bambaşka. Albüm öncesinde yayınlanan 7 ve 10” plaklarda ayrıca caz kulüplerinde söylediği bazı şarkılara yaptığı yorumlar daha o dönemden tarihe geçmiş ve müthiş bir müzisyen topluluğu ile çıkış albümünü yayınlıyor. Caz severlerin müthiş keyifle dinleyecekleri son derece önemli bir albüm. Ben sizin yerinizde olsam plaklar tükenmeden bir tane alırdım. Bu arada Holiday diskografisini takip edenler veya plaklarını toplayanlar 1950'lerin başından itibaren yoğun bir yayın trafiği göreceklerdir. LP formatında yani 12” plak olarak olayın başlangıcı bu.... Speakers Corner güzel ve özenli baskı yapmış.

Meraklısına not: Albümün kapağını Amerikalı illüstratör David Stone Martin çizmiş. Martin'in 400 ile 500 civarında albüm kapağı çizdiği söyleniyor. Billie Holiday'in "All or Nothing at All" albümünün kapağı da Martin imzalıdır...

Video: Pikap Nasıl Yapılır



Discovery kanalında yayınlanan "How It's Made" programını ben çok severim. Programın bir bölümünde Wilson Benesch fabrikasına konuk olmuşlar ve pikap nasıl yapılır konulu bir program hazırlamışlar. Yukarıdaki videoda hem Full Circle pikabın nasıl yapıldığını hemde kolun üretim aşamasını görebilmek mümkün. Kesinlikle vakit ayırıp seyredin...

19. İzmir Avrupa Caz Festivalinin Ardından



03 ile 17 Mart günleri arasında düzenlenen 19. İzmir Avrupa Caz Festivali sona erdi. Bu sene festivali doya doya yaşadığımı söyleyebilirim. Düzenlenen konserlerin büyük bir kısmına katıldım ve bu sene katıldığım tüm konserleri ayrıntıları ile elimden geldiğince sizlerle paylaşmaya çalıştım. Görülen o ki, yazılara büyük ilgi oldu ve binlerce meraklı tarafından okundu. Bu durum beni çok mutlu etti.

Festivalin ardından bu senede tıpkı geçen sene yazmış olduğum gibi hoşuma gidenleri ve gitmeyenleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Geçen seneki yazıma da atıflar yapmayı planlıyorum, bakalım geçen sene yaptığımız eleştiriler göz önüne alınmış mı? Hangi konularda iyileşmeler var, hangi konularda daha çalışılması gerekiyor.

Geçen sene yaptığım eleştirilerden en önemlisi festivalin duyurulması konusunda yaşanan sıkıntılar idi. Bu sene geçen seneden çok daha iyi çalışılmış olduğu İzmirli müzikseverlerin gözlerinden kaçmamıştır. Şehrin en önemli noktalarında mor renkli festival afişleri dikkat çekti. Ayrıca trafiğin akış noktalarında bulunan üst geçitlere de dikkat çekici afişler asılmıştı. Yani bir şekilde bu afişlere denk gelmemek imkansızdı ve renkleri itibarı ile afişleri görmemek için ciddi şekilde dalgın olmak lazımdı. Ayrıca önemli web sitelerinde de festival ile haberler en az bir kaç hafta öncesinden meraklılara sunulmuştu. Bu sene festivalin tanıtımı bence çok başarılı şekilde yapıldı. Ayrıca web sitesi konserlerle ilgili bilgiyle doluydu hatta konser kitapçığı bile son derece başarılıydı. Geçen seneye göre katedilen mesafe çok büyük. Emeği geçenlere teşekkürler.

Festivalin içeriği de bence çok başarılı idi. Festival ile alakalı olarak konuştuğum bir çok insan açılış konseri konusunda pek memnun değillerdi ve caz festivalinin açılışında neden Arifa gibi bir topluluk tercih edilmiş şeklinde eleştiriler yaptılar. Bana kalırsa açılış ve kapanış konserleri dinleyici topluluğu açısından oldukça farklı oluyor. Ayrıca üstat Şenol Filiz'in de geceye katılması genel sound'a çok olumlu katkılar yaptı. . Bir yönüyle Balkan cazına göz kırpan çok iyi bir performans dinledik. Benim şahsım adına açılış konserine pek bir itirazım yok.

Festivalde özellikle iki performans bence ön plana çıktı. Livio Minafra Quartet  ve  ICP Orchestra konserleri. Her iki konserde de hem seyirci hemde müzisyenlerin coşması ile büyük iki performans seyretmiş olduk. Benim festival listesindeki şahsi favorim sebeplerini yazımda da açıkladığım  ICP Orchestra konseri  idi. Uwe Kropinski ve Joe Sachse konseri ise tam anlamı ile bonus oldu. Konser neredeyse mükemmel geçti diyebilirim. Muhtemelen bu ikiliyi ülkemizde bir daha görebilmemiz mümkün olmaz. Konsere gelenler çok şanslıydı.

Konser programındaki Geraldine Laurent Time Out Trio konseri de önemliydi. Fransız cazına yeni bir soluk getirme potansiyeli yüksek bir müzisyeni canlı canlı dinledik. Festivalin asıl bonusu ise Polonya'nın caz dünyasına hediyesi Tomasz Stanko konseri idi. Florian Bramböck, Christian Maurer, Wolfgang Puschnig ve Klaus Dickbauer'ten oluşan Saxofour konserini ve Paganini Trio konserlerini seyredemedim. Ancak özellikle Açık Caz Orkestrası konserine işlerim dolayısıyla gidemediğim için ne yazık ki çok üzüldüm. Giden herkes çok keyif almış, seneye hayatta kaçırmam!

Ben kendi adıma konser programını çok beğendim. Düşünsem aklıma gelmeyecek isimleri dinleme şansım oldu. Festival benim damağımda çok güzel bir tat bıraktı. 19. İzmir Avrupa Caz Festivali'nin Danışmanı Francesco Martinelli ve tüm IKSEV çalışanlarına teşekkür ediyorum. Çıta bu senede biraz daha yükseldi, seneye beklentiler büyük...

Konserlerin tamamı Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezinde düzenlendi. Bu konuda bir kaç yorum yapmam lazım. Her ne kadar İzmir Belediye'sine İnönü Caddesini berbat edip bir türlü toparlayamadıkları için çok kızıyor da olsam, haklarını vermem lazım İzmir'e müthiş iki salon kazandırdıkları için her türlü övgüyü hak ediyorlar. Bu sene konser organizasyonlarında bilet gişelerinde çalışanlardan, güvenlik görevlilerie, yer gösteren ve salonda yerleşime yardımcı olan genç arkadaşlarımıza kadar herkes çok kibar ve güler yüzlüydü. Dünyanın herhangi bir tarafında bundan daha iyisine rastlanabileceğini pek düşünmüyorum. Tebrikler... AASM'de bu sene en az beğenilen şey ise konserlerdeki ses düzeni oldu. Bence bu seneyi güzel bir şekilde gözden geçirip seneye daha iyi hazırlık yapılması festivale çok olumlu etki yapacaktır. Özellikle Diva Ses logosu taşıyan hoparlörlerin bas seslerde titreşime girmesi ve yarattığı distorsiyon bazı konserlerde can sıktı. Seneye bu konu da iyileştirmeler yapılırsa bence çok güzel olur.

İzmirli müzikseverler konserlere bence daha fazla ilgi gösterebilirlerdi. Bazı konserlerde (örneğin Tomasz Stanko) salonda boşluklar vardı. Burada bana aktarılan bir notu da eklemeliyim. Bir arkadaşım bir konser için bir hafta önce bilet almaya çalıştığından bilet bulamamış fakat konserde yer yer boşluklar  vardı. Sanırım sponsorlara ayrılan biletlerden kaynaklanan bir durumdu. Şu an tamamen afaki konuşuyorum sponsor biletlerde LCV sistemi uygulansa ve cevap dönmeyenlerin biletleri satılsa pek güzel olur. Bu duruma başka çareler üretmek lazım sanırım. Aslında bir şekilde son dakika konserleri seyretmek isteyenler için çözümler bulundu ama daha farklı bir çözüm daha iyi olabilir.

Bilet fiyatlarında da yakınanlar vardı bu konuda bir yorum yapmam kolay değil. Genel ortalamaya bakınca biletler çok pahalı değil ancak çift olarak birden fazla konsere gidenlerin bütçelerinde ufak çaplı bir delik açılmış olma olasılığı da var tabii. Bu işin en iyi çözümü bir şekilde toplu bilet alımından geçiyor. Müzikseverler bir şekilde birleşip toplu bilet alarak %20 indirim fırsatından yararlanabilirler. Festival müdavimlerinin seneye bu konuyu irdelemesinde fayda var...

Sonuç olarak festivali kısaca değerlendirmek gerekirse; festival program, ön hazırlıklar ve tanıtım açısından tam puan aldı ve çok çok başarılıydı. AASM'deki hazırlıklar ses performansı hariç benden yine tam puan aldı. Ses sistemleri konusundaki hazırlık ortalamanın birazcık üzerindeydi ve kesinlikle festival daha başarılı bir ses performansını hak ediyor. Seneye bu konuda biraz dikkat! Seyirci ilgisi de konserden konsere değişmek ile beraber ortalamanın üzerindeydi. Festivalin seneye çok daha fazla sayıda müzikseveri çekeceğine eminim.

Festival konusunda sınıfta kalanlar ise hem yerel hemde ülke çapındaki müzik basını idi. Böylesine bir festivalin bence kendisine çok fazla yer bulması gerekirdi diye düşünüyorum. Gelen isimlere şöyle bir göz atmak bile müzikle ilgilenen ortalama bir yazarın kan basıncını arttırmaya yeterdi diye düşünüyorum. Her zaman söylediğim gibi internetin ortaya çıkması ve özgür yazarlar sayesinde adım adım müzik yazarıyım diyerek köşelerine ve/veya sitelerine dört elle sarılıp, hiçbir şey yapmadan imtiyazlarının getirilerini umarsızca harcayanların sonu geliyor. Dünyada yaşanan değişimlere ayak uydurulmasının zamanı geliyor hatta geç bile kalındı.. Bu konuyu ilerleyen yazılarımda ele alacağım.

Evet sonuç itibarı ile bir festivalin daha sonuna geldik. Benim açımdan dolu dolu geçen harika bir caz festivali yaşadım. Yazılarımda bahsettiğim ufak tefek sorunlar vardı ancak tablonun bütünü bence çok çok başarılıydı. Emeği geçen herkese içtenlikle teşekkürler.

Seneye 20. İzmir Avrupa Caz Festivalinde görüşmek dileğiyle...

--------------------------------------

19. İzmir Caz Festivali Yazılarım: Açılış Konseri : Arifa / Livio Minafra Quartet Konseri / Uwe Kropinski ve Joe Sachse Konseri / Geraldine Laurent Time Out Trio Konseri / ICP Orchestra Konseri Tomasz Stanko Konseri19. İzmir Avrupa Caz Festivalinin Ardından
Yazılara ulaşmak için üstlerine tıklamanız yeterli... 

19. İzmir Caz Festivali: Tomasz Stanko Konseri



Tomasz Stanko okul hayatında klasik müzik ile ilgilenmiş keman ve piyano eğitimi almış. Arkasından caz müzik ile tanışmış. Yaşı genç olanlar ve soğuk savaş dönemi çok fazla yaşamamış insanlar, soğuk savaş döneminde doğu bloğunda caz müziğin ve emprovizasyona çok hoş bakılmadığını bilmeyebilirler. Ancak 1960'lara ve 70'lere baktığımızda Polonya ve Doğu Almanya başta olmak üzere hatta Sovyetler birliğinde bile müthiş müzisyenler var ve çok iyi albümler yapılmış. Stanko'da bunlardan bir tanesi. Bu arada caza merakı nasıl başlamış diye soracak olursanız, batı bloğunun radyoları sayesinde. Çok ilginç değil mi?

Stanko'nun ilk çalışmaları Adam Makowicz ile birlikte olduğu 1960'lı yıllarda ortaya çıkmış. Bu ikilinin o dönemlerde topluluğu Avrupalı bir çok eleştirmene göre Avrupa'nın ilk serbest caz çalan topluluğu olarak nitelendiriliyor. Hemen ardından Polonya'nın uluslararası müzik dünyasına önemli hediyelerinden bir tanesi olan Krzysztof Komeda ile çalışmaya başlamış Stanko. Birlikte çaldıkları 1964 tarihli "Astigmatic" albümü Avrupa caz sahnesinin önemli dönüm noktalarından birisi kabul ediliyor. Birlikte çok sayıda albüme imza atan ikilinin albümlerinin bir çoğu müzik meraklıları açısından büyük öneme sahipler. Komeda caz müzisyenliğinin haricinde çok önemli bir besteci olduğundan Stanko'nun müzikal gelişimine önemli etkileri olmuş.

Stanko'yu 1970'lerde Globe Unity orkestrasında görüyoruz. Burada dünyanın belki en kendisine özgü isimleri ile birlikte çalışan Stanko'yu Atavistic plak şirketinin bir 1970 yılında yayınladığı bir plakta görüyoruz. Globe Unity orkestrası bizdeki önemli caz siteleri hatta dergilerinde kendisine pek yer bulabilecek bir orkestra değil. Ancak yaptıkları müzik gerçekten müthiş. Konuyla ilgili bazı bilgiler ve aralarında Stanko'nunda bulunduğu müzisyenlerin canlı performans merak ederseniz sizi buraya alayım...



Stanko, Globe Unity macerasının hemen ardından Krysztof Penderecki ve Don Cherry ile birlikte çalışmalar yaptı. The New Eternal Rythm Orkestrasında yer aldı. Globe Unity Orchestra'dan bir çok müzisyeni bu çalışmada da görüyoruz ki serbest caz meraklıları bu orkestraya da bir bakış atmalılar...

1970'lerde Stanko'yu kendi topluluklarında da görüyoruz. Tomasz Stańko Quintet; Zbigniew Seifert; Janusz Muniak; Janusz Stefański; Bronisław Suchanek ve yine Adam Makowicz ile birlikte çalışmalarını görüyoruz. Uzun yıllar orkestralarda müzisyen olarak çalışmak ile bir topluluğun lideri olmak arasında eminim ki bazı farklar vardır ancak görünen o ki Stanko bu zorlukları aşmayı başarmış...

1980'lerde ise Stanko Hindistan'a gidiyor. Bunun basit bir gezi mi yoksa ruhsal bir deneyim mi olduğunu bilmiyoruz. Biyografilerinde pek yer almıyor. Ancak “Music from Taj Mahal and Karla Caves” albümüne bakarsak önemli etkileri olmuş bu gezinin. Bu arada bu albümü yanlış şekilde müzisyen olan Taj Mahal'e atfedenler var. Hayır, bu albüm dünyanın önemli yapılarından birisi olan Taj Mahal'e atfedilmiş. Hatta “Karla Caves” de Hindistan'daki en önemli Budist yapılarından birisi olarak kabul ediliyor.

Stanko'nun 1980'lerde Finli davulcu Edward Vesala ile çalışmaları var. Ancak asıl Cecil Taylor ile yaptığı iki albüm ön plana çıkıyor. Bu albümlerden özellikle Cecil Taylor European Orchestra ile olan albüm çok dikkat çekici. Çok ilginç isimleri görüyoruz.

Stanko'nun kariyeri boyunca çok farklı müzik türlerinden müzisyenlerle de birlikte yaptığı çalışmalar var. Stanko'yu bazen progressif rock'a yakın çizgilerde, bazen baladlar bazen daha klasik caz çalarken bazende en uç caz türlerinde görebiliyoruz. Bunun için iyi müzisyen olmanın yanında çok iyi bir müzik dinleyicisi olmasınında etkisi var. 1942 doğumlu müzisyen hala farklı türlerden müzik dinlemeye devam ediyor.

Stanko'yu 90'larda ve 2000'lerde daha çok kendi topluluklarında görüyoruz. Bu konuya girmeden önce 90'lı yıllarda kariyerinin önemli bir dönüm noktası olarak düşündüğüm bir ameliyat süreci var. Diş sorunları yaşayan Stanko'ya protez yapılıyor ve yeni dişler müzisyenin tonunu olumsuz yönde etkiliyor. Bunun üzerine uzun saatler pratik ve çaba ile sorunu aşmayı başarmış. Bu örnek alınması gereken bir dönem. Acaba hiç müzik kariyerinin sonuna geldiğinizi düşünmüş müdür?

90'lar ve sonrasında müzisyeni ECM plak firmasında görüyoruz. Genç müzisyenlerle gerçekleştirdiği son iki albüm (Lontano- 2005 ve Dark Eyes -2009) gerçekten takdire değer.



Konserde Tomasz Stanko'ya bazılarını önceki albümlerde de tanıdığımız müzisyenler eşlik etti. Dominik Wania, piyano ve kendisine özgü tonuyla Fender Rhodes. Michał Barański, kontrbas ve Olavi Louhivuori, davul. Bu genç müzisyenler gerçekten oldukça etkileyici bir performans gösterdiler. Ben birinci sıraya Michał Baranski koyuyorum. Gerçekten alkışı hak eden bir performans gösterdi.

Stanko konserde ağırlığı son iki albümüne vermiş olsa da, özellikle Adam Makowicz dönemine bol bol atıfta bulundu. Krzysztof Komeda esintileri de gözden kaçmadı. Zaman zaman kontrbasta arşeye geçilerek piyanonun öne çıktığı bölümler modern Polonya müziğinin bestecilerine bol bol gönderme içeriyordu.

Konserde çok yüksek performans gösteren müzisyenler Stanko dahil öylesine bir konsantrasyon içerisindeydi ki, seyirci ile tek iletişim konserin sonunda oldu. Bu durumu Kuzey Avrupa'lı müzisyenlerde sık sık görüyoruz ancak bu durumu pek sevmiyorum. Zaman zaman insan konserin içine giremiyor, performans fazla steril geliyor. Kişiden kişiye değişecek bir durum. AASM büyük salonda yapılan konserde salonun neredeyse yarısı boş kaldı halbuki Tomasz Stanko, tahmin ediyorum ki bu festivale katılanlar arasında en iyi bilinen müzisyendi. Ne olursa olsun böylesine önemli bir müzisyeni İzmir'de dinlemek gerçekten büyük bir keyif oldu...

--------------------------------------

19. İzmir Caz Festivali Yazılarım: Açılış Konseri : Arifa / Livio Minafra Quartet Konseri / Uwe Kropinski ve Joe Sachse Konseri / Geraldine Laurent Time Out Trio Konseri / ICP Orchestra Konseri Tomasz Stanko Konseri19. İzmir Avrupa Caz Festivalinin Ardından
Yazılara ulaşmak için üstlerine tıklamanız yeterli... 

Miss June

Triple Jazz Treat: Globe Unity Orchestra 1970



Aman Allahım diyorum! Alexander von Schlippenbach'ın meşhur Globe Unity Orchestra'sı yıl 1970. Piyanonun başında tabii ki Alexander von Schlippenbach var. Gitarda ne yazık ki seyredemeden vefat eden İngiliz gitarist Derek Bailey var. Saksafonlarda ise süper yıldızlar geçidi var, Heinz Sauer, Peter Brötzmann, Evan Parker ve Gerd Dudek. Michel Pilz bas klarnette görülüyor. Trompetler de evlere şenlik bir ekip var, Kenny Wheeler, Bernard Vitet, Tomasz Stanko ve Manfred Schoof. Trombonlarda Albert Mangelsdorff, Malcolm Griffith, Paul Rutherford ve Buschi Niebergall. Peter Kowald tuba, kontrbas Arjen Gorter. Davullarda ise Paul Lovens ve Han Bennink. Tabii her müzisyen birden fazla enstrümanı çalabildiği için liste çorbaya dönmesin diyerek ben biraz sadeleştirdim.



Yukarıdaki ilk video tam anlamıyla bir serbest emprovizasyon. İkinci video ise Peter Brötzmann'ın bir bestesi "Drunken in the Morning Sunrise"



Son video ise "Ode" isimli şarkı. Konser 1970 yılında zamanının Batı Almanya'sında Berlin kentinde Jazztage Kongresshalle'de verilmiş. İşte benim sevdiğim caz bu diyebileceğim bir performans. Muhteşem! Allah şu videoları Youtube'e ekleyen kişiden de razı olsun valla... Ne büyük coşku!

Diablo 3 Geliyor!



Daha geçen gün geceler boyu bilgisayar oyunu oynamayı özlediğimi yazmıştım. Son bir kaç yıldır oynadığım tek oyun Company Of Heroes serisi. Hem tek kişilik oyun hemde internetten çok oyunculu oyunları oynamak gerçekten büyük keyif ama strateji oyunlarına her zaman vakit ayırmak lazım. Tam ne yapsam acaba diye düşünürken Blizzard yapım stüdyolarından harika bir haber geldi.

Yıllardır beklenen Diablo III, kesin ve kati olarak 15 Mayıs 2012 tarihinde çıkıyor. Ailecek mutlu olmamızı sağlayan bu haber tüm dertlerin sonu demek oluyor. Hiç bir şey düşünmeden saatlerce önümüze çıkan her şeyi kesip biçerek, gözü dönmüş şekilde rune, altın, silah, hazine ve türlü ıvır zıvır peşinde koşacağız. Daha oyun gereksinimlerini incelemedim ama sanırım 2 adet Diablo III almam gerekecek, çünkü eşimde sağlam bir Diablo oyuncusudur. Bu yeni sürüm muhtemelen network üzerinden çoklu oyuncu modunu desteklemiyor ancak güzelim battle.net varken buna pek gerek olacağını pek düşünmüyorum.

Bu yeni oyundaki en önemli sıkıntı partilerin 4 kişi ile sınırlanması. Biz zaten 2 kişiyiz diğer iki kişiyi seçmek çok zor olacak ne yazık ki. Şimdiden söyleyeyim Mayıs ayında en az bir ay için dükkanı Diablo III tatiline sokacağım.

Bu arada yeni oyunda favori karakterim Necromancer yerine titrek bir Witchdoctor koymuşlar. Alacağın olsun Blizzard :) İnşallah sistem gereksinimlerinin tadını kaçırmamışlardır da, yeni bir (hatta iki) bilgisayar masrafı çıkmaz...

JBL Paragon



Tüm zamanların en fetiş hoparlörlerinden bir tanesi muhtemelen JBL Paragon'dur. Tam adıyla D44000 Paragon, JBL tarihinin en uzun dönem üretilen hoparlörlerinden bir tanesidir. 1957 yılında üretilmeye başlayan hoparlör 1983 yılında üretimden kalkmıştır. Aslında 1980'li yıllarda özellikle Uzakdoğu'da talep devam etmesine rağmen üretimden kaldırılmasının sebebi üretiminin çok zor olmasıdır. Paragon mantık olarak bir çift hoparlörün aynı kabin içerisine yerleştirilmesidir. Tasarım Richard Ranger tarafından yapılmıştır. Aşağıda hoparlörün planını görebilirsiniz.

Günümüzde bu hoparlöre sahip olmak isteyen Uzakdoğu'lular sayesinde fiyatlar uçmuş durumda. eBay gibi açık arttırma sitelerinde ise 60'larda üretilmiş iyi durumdaki Paragon'lar için kan gövdeyi götürüyor diyebileceğimiz kapışmalar yaşanıyor...

Animasyonlu Albüm Kapakları: Jefferson Airplane - Surrealistic Pillow



Surrealistic Pillow, Amerikalı psychedelic rock topluluğu Jefferson Airplane'nin ikinci albümü. 1967 yılının Şubat ayında yayınlanan albümde en dikkat çeken şeylerden bir tanesi topluluğun ilk davulcusu Alexander 'Skip' Spence'in ayrılmasından sonra caz davulcusu Spencer Dryden'in kaydında yer aldığı ilk albüm olması. haydi garip bir not, Dryden meşhur sinema efsanesi Charlie Chaplin'in yeğeni... Bu albümün en önemli özelliklerinden bir diğeri ise 1960'ların popüler kültür karşıtı hareketini etkileyen albümlerden bir tanesi olması denilebilir. Yukarıda hareketli görüntüyü aşağıda ise orijinal kapağı görebilirsiniz…