Plak Koleksiyonculuğu: Türkiyede Plaklar

Mikroekonomide, arz ve talep arasındaki dengeyi açıklamak için talep yasası ve arz yasası (1) diye iki önemli kural vardır. Bu iki durumun karşılıklı etki-tepkisi ile herhangi bir piyasadaki ürün fiyatları, rekabet, pazarlama modellerini gibi alanlarda tahminlemeler, analizler yapılabilir. Kısacası ekonominin abc'si bence arz-talep dengesidir. Az sayıda bulunan bir ürüne fazladan talep olduğunda fiyatlar artar, arzın çok olup talebin artmadığı zamanlarda ise fiyatlar düşer. Bu teori veya yasalar birlikteliği, arz ve talepten bahsedebileceğimiz hemen her alanda bazı konuları (örneğin fiyat) açıklayabilmek için veya strateji geliştirme (örneğin reklam, pazarlama) için kullanılabilir.


Eski Technics pikap üzerinde Technics pikap kafası. Resim alıntı: vinylengine

Son dönemlerde yazmaya başladığım "Plak Koleksiyonculuğu" yazı dizisi büyük ilgi gördü. Önümüzdeki günlerde (veya haftalarda) bir kaç yazı boyunca Türkçe plaklardan bahsedeceğim. Türkçe plak olarak belirli bir dönem aralığında yerel müzisyenlerin yaptıkları plakları işaret ediyorum.Yani Türk olup, yabancı dillerde albüm veya şarkı kaydetmiş müzisyenleri de bu grubun içerisinde kabul ediyorum.

Ama ondan önce bugüne bir bakış atalım ve Türk plak alemine şöyle bir göz gezdirelim. Aslına bakarsanız 1970'ler, 1980'ler, 1990'lar ve 2000'ler Türkçe plakların el değiştirme yönlerinde farklı trendler görülüyor. Bugün Anadolu Rock dönemi olarak isimlendirdiğimiz dönemin plakları Türkçe plaklar dünyasının en değerli üyeleri haline gelmiş durumda. Bunun en önemli sebebi, yerli alıcıların yanında dünyanın dört bir tarafından progressive ve psychedelic müzik tutkunlarının ve koleksiyoncularının bu döneme artan ilgisidir. Türkiye'de parmakla sayılabilecek bazı koleksiyoncuların elinde bulunan plakların çok daha fazlası özellikle Avrupalı ve Uzakdoğulu koleksiyoncuların elinde bulunmakta. Geçmişte plak seferleri yapılırken, günümüzde eBay gibi uluslararası sitelerinde yardımıyla plak akışı çok daha rahat sağlanmaktadır. Söz konusu olan alışverişlerde tutarların bir çok Türk kullanıcı için yüksekliği ve buna karşılık yabancı koleksiyoncuların geniş maddi olanakları ve tükenmeyen iştahları yüzünden Türkiye'den yurtdışına ciddi bir trafik yaşanmakta. Son dönemlerde İspanyol, İngiliz, İtalyan ve Alman plak şirketlerinin bir şekilde basmayı başardığı albümlerle ise iç piyasadaki açlık bir nebze giderilmekte

Bir şekilde basmak terimini özellikle kullandım. Çünkü ortalarda analog bantları, master kalıpları bulunmayan veya çok kötü durumda bulunan albümlerin, hatta bazen dijital ortamlardan plağa aktarılan albümlerin, ses kalitesi çok vahim durumdadır. Örneğin ülkemizde yurtdışı fiyatının 4 veya 5 katına satılan Erkin Koray'ın 1974 tarihli alamet-i farikası "Elektronik Türküler"de orijinal kopyalar ile karşılaştırdığınızda durumun vehameti tüm çıplaklığıyla ortaya çıkmakta. Daha vahim örnekler de yok değil. Bülent Ortaçgil'in 1974 tarihli ilk albümünü "Benimle Oynar Mısın?"ın İspanya'da yapılan yeniden baskısında orijinal kopya ile karşılaştırıldığında bazı önemli farklılıklar gözden kaçmamakta. Bu konulara ilerleyen günlerde ayrıntılı olarak bakacağız.

Anadolu Rock dönemi haricinde yurtdışından talep gören bazı Klasik Türk Müziği albümleri, Sufi, Bektaşi vs gelenekten gelen müzisyenlerin albümleri gibi bazı özel müzik türlerinde de plaklara, yerel piyasada, denk gelebilmek pek mümkün değil. Klasik Türk Müzik albümlerini arayan yerli koleksiyonculardan yüksek bütçelere sahip olanlar var. Durum böyle olunca nadir örnekleri bulabilmek, bulunsa bile, alınabilmek çok zor hatta imkansız!

Bir diğer önemli tespit, yurtiçi pazarda daha makul tutarlara satılan plakların durumlarının kötülüğü. Bir plak, eğer koleksiyonerlerin peşinde koşmadığı bir albüm ise, daha alınabilir fiyatlara el değiştirebiliyor. Ancak geçmişten bugüne devam eden ayarsız, düzgün durumda olmayan pikap/iğne kombinasyonlarında çizilen, zarar gören hatta mahvedilen plaklar için bile yüksek tutarlar talep ediliyor. Eğer belki bu plaklar düzgün durumda olsalar, o yüksek tutarları hak edebilirler. Sonuç olarak Issız Adam filmi öncesinde filizlenen plak aşkı, filmin gösterime girmesiyle daha geniş kitleleri peşinden sürükledi ve yerel piyasada fiyatlar anormal yükseldi. İşte tam arz-talep dengesi ile açıklanabilecek bir durum!


Harika şekilde restore edilmiş Dual pikap üzerinde, Audio Technica iğne. Resim alıntı: vinylengine

Bu yazının sonunda bir serzenişim olacak. Plak severlerin geçmişten bugüne bir Dual pikap takıntısı var. Bende çok uzun zaman bu marka pikapları kullandım, bir çok modeli elimden geçti, bir çoğunu tamir ettim ve hatta elimde bir kaç güzel Dual pikabım var. Muhtemelen dilimizdeki en ayrıntılı Dual bilgilerini de Stereo Mecmuası forumlarında ve web sitemizde bulabilirsiniz. Ancak ayarsız durumda, mekanik olarak bitap olmuş, kolları ile oynanmış (2) Dual pikaplara anormal paraların veriliyor olması anlaşılabilir bir şey değil. Bunu her yazdığımda özellikle ikinci el pikap satan ancak müşterilerini gereğince bilgilendirmediğini düşündüğüm insanlardan yoğun tepki alıyorum. Bunun yanında 40 yıllık pikapları sanki bugün üretilmiş hale getiren ondan sonra satan insanlarda var. Bu iki grubu birbirinden ayırmak lazım. İkinci grup satıcılar, her türlü övgüyü kesinlikle hak ediyorlar.

Oynanmış ancak dışarılarına harika şekilde makyaj yapılmış pikaplarda seneler boyunca çalınarak haşat edilen plaklar, dışarıdan temiz bile gözükse ne yazık ki, hışırtıdan dinlenmez hale geliyor. Bunu her yazdığım veya seslendirdiğimde siz odyofiller diye başlayan cümleler duyuyorum. Bunun odyofillikle bir alakası yok. Plağa olan saygı ile alakası var. Bugün yabancı bir çok koleksiyoncu için DJ'lerin kullandığı Stanton, Pioneer, Technics pikaplar son derece popülerdir. Bunlara arıza durumunda müdahale etmek son derece kolaydır, özellikle Technics 12xx serileri gibi modellerde kollar son derece hassastır, devirlerini bellirli ölçülerde kontrol edebilmeniz mümkündür ve en önemlisi iğne değiştirmek için vida söküp takmak yerine, basit şekilde headshell sökersiniz. Tabii ki bütçeniz el veriyorsa daha iyi pikaplar alabilmek mümkün. Ancak burada önemli olan iğnenin açı, ağırlık ve diğer faktörler ile plak yivinin içerisine mükemmel (veya yakın) oturup plağa zarar vermesini önlemektir.

Bu konulara devam edeceğiz.

(1) Alfred Marshall ve Leon Walras tarafından geliştirilmiştir. Daha ayrıntılı bilgi için iktisat ve işletme kitaplarına veya sitelerine göz atabilirsiniz.
(2) Örneğin kolun yan tarafındaki pivotları açılmış bir kol, özel tork anahtarları olmadan kesinlikle birleştirilemez. Dinleyerek bunları düzelttiğini iddia eden bazı insanlar, kolların hassasiyetlerini berbat etmek kalmıyor, uzun vadede çalınan plaklarında berbat olmasına sebep oluyorlar.




Fisher Price Record Player



İlk olarak 1971 yılında pazara sunulan Fisher Price Record Player, yeniden üretilmeye başlanmış. Bir hifi haberi olmadığından kendi bloğumda yer vereyim dedim. Çocuklar için harika bir oyuncak olacağını düşünüdüğüm bu replika pikap, kendi özel plaklarını çalıyor. Her kutuda 5 adet plak hediye olarak geliyor ve yukarıdaki resimde sağ altta görülebileceği gibi özel bir bölümde saklanabiliyor. Plaklar özel olunca, alışılmış iğneye gerek kalmıyor. Dolayısıyla çocuk, iğneyi kırar mı şeklinde bir problemimiz olmuyor.

Plak üzerindeki şarkılar "Farmer in the Dell," "London Bridge," ve "Twinkle, Twinkle Little Star," gibi önemli şarkılarmış. Mış diyorum çünkü ben "Sur le pont d'Avignon" tarzı çocuk şarkılarını bildiğimden listedekileri bilemiyorum. Anglo-sakson sistemine göre eğitimi alan okuyucularımız eminim ki hatırlayacaklardır...

Haydi Plak Temizleme Sıvısı (Plak Temizleme Solüsyonu) Yapalım


Son dönemlerde plak temizle sıvıları ile alakalı çeşitli sorular geliyor. İsterseniz kısaca plak temizleme sıvılarını ele alalım. Aslına bakarsanız yurt dışından oldukça ugun fiyatlara özel sıvılar alabilmek mümkün. Ancak 11 Eylül sonrasında havacılıkta güvenliğe yönelik yeni kararların alınmasından sonra kimyasalları yurt dışından getirtme imkanımız ortadan kalktı. Örneğin eğer denk gelebilirseniz, L'Art du Son, benim de deneme fırsatı bulduğum gerçekten işe yarayan temizleyicilerden bir tanesi. Tavsiye ederim. Ülkemizden ise şimdilik iki adet plak temizleme setini satın alabilmeniz mümkün. Şimdilik diyorum, çünkü ilerleyen dönemlerde yukarıda bahsettiğim sıkıntılardan dolayı ürünler ülkemize ithal edilemeyecek. Birincisi "Thorens Cleaning Set" Aslında bu tam bir çözüm, bir paket içerisinde plak ve iğne temizliği yapmak için gerekli tüm araçlar çıkıyor. Bu setin fiyatı 77 Euro ve Sigma Ses firmasından tedarik edebilirsiniz. Bir diğer ürün ise Bluenote firmasının Kymyas ürünü. 2 aşamalı bir temizlik çözümü sunan Kymyas'ın içerisinden çıkan ilk sıvı plak üzerinde kiri temizlerken diğeri ise plak üzerinde bir koruma tabakası oluşturuyor. Ürünün fiyatı 60 Euro civarında ve Fil Elektronik'ten tedarik edilebilir.Hala kendim uğraşmam derseniz, yerel ekonomik bir çözüm  Sigma Ses'ten geliyor; 9 Dolara plak severlere sunulan 250cc'lik plak temizleme sıvıları (1)

Eğer kendim uğraşırım derseniz, alınacak malzeme  listesi şu şekilde;
-Izopropil alkol veya isopropranol.  Bir çok elektronik ürünün temizliğinde de kullanabileceğiniz isopropranol'ü tedarik etmenin en kolay yolu, eczaneler. Genelde stoklarında bulunmuyor olsa da, sipariş verdiğinizde toptancı depolarından tedarik edilebiliyor.

-Saf su. Laboratuvar ortamında hazırlanan kullanılan suyun özelliği; organik ve in-organik maddelerden arındırılmış olmasıdır. Aslında damıtılmış su demek doğru ancak genel olarak saf su deniyor. Bulabilmenin en iyi yolu yapı marketler, otomobil aksesuarı satan yerlere göz atmaktır. Fiyatları son derece makul!
-Gerekli son şey, temizleyici. İşte iş bu noktada karışıyor, plakların üzerinde kimyasal atık bırakmamak için, kullanılması gereken deterjanın mümkün olduğunca doğal içerikli ve uçucu olması gerekiyor. Çeşitli endüstriyel temizleyiciler bu özelliğe sahip olmasına rağmen, çoğu zaman tedarik edebilmek mümkün olmuyor. Bu yüzden daha bulunabilir bir deterjana bakmak daha mantıklı olacaktır. Benim bulduğum çözüm "arap sabunu". Teorik olarak bitkisel bir içeriğe sahip olan "arap sabunu" geçmişte temizlik amacı ile evlerimizde bol bol kullanılıyordu. Bunu da gayet ekonomik fiyatlara tedarik edebilmeniz mümkün.

Malzemeleri toparladıktan sonra Türkiye'nin dört bir yanındaki 1 milyoncu tabir edilen ıvır zıvır satan mağazalardan veya benzerlerinden püskütücülü bir şişe almak. Benim tavsiyem bir kaç tane almanız. Sebebini birazdan anlayacaksınız!

Hazır işe girişmişken farklı kir seviyelerindeki plaklar için bir kaç farklı solüsyon hazırlamak en mantıklı iş. Evde bir bardak veya ölçü kabı ile aşağıdaki tarifleri deneyebilirsiniz. Bunlar benim uzun senelerden beri kullandığım tarifler ve plaklarımda herhangi bir sorun oluşmadı.


-1 ölçü izopropil alkol + 1 ölçü saf su. Bu birleşim, çok ciddi anlamda kirli plakları temizlemek için ilk aşamada kullanabileceğiniz bir solüsyon. Birinci adımda plağın kaba kirini alabileceğiniz bu karışıma arap sabunu eklemiyoruz.

-1 ölçü izopropil alkol + 4 ölçü saf su + arap sabunu. Bu karışım ön temizliği yapılmış kirli plakları veya çok kirli olmayan plakları temizlemek için kullanılmasını tavsiye ettiğim solüsyon. 1LT'lik bir sıvı hazırladığınızda (250ML izopropil alkol + 750ML saf su) bunun içerisine bir çay bardağının çeyreğinden daha az miktarda arap sabunu ekleyebilirsiniz. Öğle kuşağındaki televizyon programlarında yemek tarifi veren teyzeler gibi olduk biraz ama olsun...

Bir sonraki yazımda plak temizliğinin nasıl yapılacağını anlatmaya çalışacağım. Hatta belki bir video eklerim :)

Bu arada sizlerde kendi solüsyonlarınızı aşağıdaki yorum ekleme bölümünü kullanarak diğer okuyucularla paylaşabilirsiniz.

(1) Bir de kulakları çınlasın Ankaralı bir odyofil dostumuz olan Qwerty'nin (Donanım Haber, Turkeyforum'dan hatırlayabilirsiniz) bir dönem bana gönderdiği bir sıvı vardı, gayet etkiliydi. Buradan kulaklarını çınlatmış olayım :)

Ferit Odman - Nommo CD İncelemesi


Ferit Odman 1982 doğumlu İstanbul doğumlu bir davulcu. Müzik eğitimi İsveç ve İstanbul'un ardından Amerika'da devam etmiş. Albüm de Amerika'da kaydedilmiş. Nommo albümünde Odman'a trompette Brian Lynch, alto saksofonda Vincent Herring, piyano da  Burak Bedikyan ve basta Peter Washington eşlik ediyor.

Brian Lynch, 1956 doğumlu Amerikalı müzisyen. En iyi Latin Caz albümü dalında Grammy'si de olan müzisyen kariyeri boyunca farklı müzisyenlerle çalışma fırsatı bulmuş. Vincent Herring 1964 doğumlu Amerikalı bir müzisyen. Lionel Hampton'ın büyük orkestrası ile yükselişe geçen kariyeri boyunca çok önemli müzisyenlerle çalışma fırsatı bulmuş. Peter Washington,yine 1964 doğumlu bir müzisyen Art Blakey's Jazz Messengers'n son döneminde toplulukla birlikte çalma fırsatı bulduğu gibi, dönemimizin en kalbur üstü müzisyenleri ile de çalışma fırsatı bulmuş. Burak Bedikyan ise 1978 doğumlu İstanbul doğumlu müzisyen. Ferit Odman'ın albümünde çaldığı müzisyenlerin çok büyük isimler olması ve genç bir müzisyen olması ilk bakışta ürkütücü geliyor olabilir ama ne yalan söyleyeyim albümdeki performansı ile Burak Bedikyan, ışıl ışıl parlıyor.

Albüm önemli isimlerin bestelerine yapılan yorumlardan oluşturulmuş. Şarkı listesi ve bestecilere baktığınızda bir çok okuyucumuz Bop (hard ve post) dönemlerine bol bol atıf yapıldığını gözlemleyeceklerdir. Albümdeki şarkılara kısaca göz atmak gerekirse; İlk şarkı olan "The Eternal Triangle" çok bilindik bir Sonny Stitt bestesi. Muhtemelen ilk kaydı Dizzy Gillespie ve Sonny Stitt çalışması olan "Sonny Side Up" albümünde 1957'de görülüyor. Daha sonraki yıllarda Dizzy Gillespie'nin repertuvarının klasiklerinden birisi haline geliyor. Nommo ise Jymie Merritt bestesi. Merritt önemli bir basçı ve onu özellikle Art Blakey and the Jazz Messengers topluluğundan tanıyoruz. Odman albümünde temanın iki farklı varyasyonuna yer vermiş. Birinci versiyon, oldukça swing'li bir performans iken, ikinci versiyon daha yavaş ancak bateri bölümleri açısından çok daha zengin bir varyasyon olmuş. Rob Roy bir Oscar Peterson bestesi. Bu şarkıda Oscar Peterson'ın "Oscar Peterson Meets Roy Hargrove and Ralph Moore" albümündeki versiyonun ana temasına sadık kalınmış. Albümde davulları Lewis Nash çalıyordu. Ferit Odman'ın yorumunu cazın büyük ustaları ile karşılaştırmak doğru değil ama ne yalan söyleyeyim şarkıdaki genel enerji düzeyi orijinal yorumdan çok daha başarılı dersem sanırım abartmış olmam. Albümün dördüncü parçası "To Wisdom the Prize" bir Larry Willis bestesi. Neredeyse 11 dakika süren şarkıda trompetçi Brian Lynch ve alto saksofoncu Vincent Herring'in çok güzel sololarının yanında şarkının beşinci dakikasından sonra piyano bölümlerinde zillerin kullanımına ve ritmlerin aksamasına özellikle dikkat. Şarkının tamamı bölümlere ayrılarak her müzisyenin solo yapmasına imkan verilmiş. Ferit Odman kendisine uzun bir solo bölüm ayırmak yerine, soloların arkasını doldurmayı seçmiş.


"Tadd's Delight" bir Tadd Demon bestesi ancak şarkı Miles Davis ile özdeşleşmiş neredeyse. "Round About Midnight" albümünde çok güzel bir yorumunu bulabilirsiniz. Son derece ritmli bir yorum yapılan şarkıda özellikle Brian Lynch'in soloları ön plana çıkıyor. Şarkının koro bölümlerine girişte Ferit Odman'ın hızlı soloları dikkkat çekiyor. Albümün genelinde durup kalkma bölümlerinde birliktelik başarılı ancak bu şarkıda övgüyü bir kez daha hak ediyor müzisyenler. Albümün altıncı parçası Nommo'nun ikinci kez çalınması ki, bu paragrafın başlarında zaten yazmıştım. "Mr. AT." Walter Bolden bestesi. Walter Bolden bir davulcu olarak Stan Getz ile yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Ancak Zoot Sims ve Gerry Mulligan gibi isimlerle yaptığı çalışmalarda önemli. Besteci, davulcu olunca ister istemez şarkıda davul solosuna ayrılmış bir bölüm var. Altıncı dakika civarında denk geleceğiniz soloda albümün genelinde olduğu gibi Ferit Odman abartıdan uzak durmuş. "An Oscar For Treadwell" bir Charlie Parker bestesi ve şarkıdaki solosu caz tarihine geçmiş sololardan bir tanesi. Son derece ritmli şarkının ardından bir sürpriz geliyor. Albümün son parçası.

Good Times bir Aydın Esen bestesi. Müzisyenin Peter Herbert, Selahattin C. Kozlu ile oluşturduğu üçlünün Trio adlı albümünde denk gelebileceğiniz şarkı için bir şey yazabilmek mümkün değil. 2011 senesinde bir şekilde Aydın Esen ile röportaj yapıp Stereo Mecmuası'na ekleyeceğim. Aslında 2010'da yapmayı planlıyordum ama evlilik filan derken kaynadı gitti... Neyse...

Albüm Ferit Odman liderliğinde gerçekten ama gerçekten müthiş bir müzisyen topluluğu ile kaydedilmiş. Odman bir davulcu olarak ön plana çok çıkmak yerine, müziğin alt yapısında hünerlerini göstermiş. Meraklı kulakların hemen fark edecekleri, ritm aksatmaları, ufak dokunuşlar, ziller üzerindeki hakimiyet derken ön plana çıkmadan davulda yapılabilecek hemen her şeyi yapmış. Albümü gerçekten bir kaç kez dinlemek lazım. Önce genel olarak, sonra her müzisyene teker teker kanalize olarak. Albümün kaydı son derece başarılı. CD kapağının iç ve dış tasarımı da gayet hoş ancak herhangi bir kitapçık içermemesi albüme tek eleştirim. Şöyle biyografilerin, çalınan şarkıların ayrıntılarının olduğu bir kitapçık albüme çok yakışırdı. Acilen edinilmesi gereken albümler listesine eklenmesi tavsiye olunur.

Tamer Temel Quartet - Barcelona CD'sini İnceleyelim


Tamer Temel'in Barcelona albümünü hafta sonu edindim. Bu yazımda albüme bir bakış atmak istiyorum. Albümün kayıt hikayesi son derece ilginç. Hemen basın bültenine dönelim; Tamer Temel’in Barcelona’yı kaydetme fikri Amerikalı cazcı Dave Allen’le bir araya gelmesiyle oluşmuş. Albümü Allen’le birlikte New York’ta kaydetmek için hazırlanan hatta kayda girecekleri stüdyoyu bile ayarlayan Temel’in planları ABD’nin vize vermemesiyle altüst olmuş. Aslında albüme bakılırsa, CD için vize vermeyen Amerikalılara teşekkür etmek lazım:) Neyse... Yaklaşık üç ay albüm çalışmalarını durdurduktan sonra Mark Turner, Larry Grenadier, Jeff Ballard’dan oluşan Fly Trio’yla bir araya gelmesiyle ise işler değişmiş. Hayranı olduğu bu müzisyenlerden aldığı övgülerle Tamer Temel, Dave Allen’la birlikte Barselona’ya gidip albümü kaydetme kararı almış. Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra önce Marsilya’ya gidilmiş. Tabii terslikler Tamer Temel'in peşini bırakmamış ve o sırada İzlanda’daki yanardağ patlaması nedeniyle uçuşlar iptal edilince dört gün havaalanında konaklamak zorunda kalmışlar.Tüm bu badirelerden sonra dört gün gecikmeli olarak Barcelona’daki Laietana stüdyosuna girilip başlanan kaydın sonucu dinleyicilere Barcelona olarak dönüyor.

Barcelona geçen haftadan beri CD çalarımda dönmeye devam ediyor. Halimden de son derece mutluyum.  Albüme geçmeden önce isterseniz bülteninde yardımıyla Tamer Temel'i tanımaya çalışalım. Müzisyen benimle yaşıt. 1975’te İstanbul'da doğmuş ve İzmir’de büyümüş. 2005'te Avrupa Caz Festivali kapsamında kazandığı burs sayesinde İtalya'da Siena Masterclass Summer Course'da eğitim görme şansı bulmuş. Eğitimi sırasında İtalya'da konserlerde çalma fırsatı bulmuş. Hemen basın bültenine dönelim; Bu dönemde İtalya'nın önde gelen bazı müzisyenleriyle çalışma olanağı buldu. Bruno Tomasso Band ile Valdarno 2005 Jazz Festivalinde çaldı. 2006 yilinda Equinox grubuyla İzmir'de ve Eskişehir'de konserler verdi; standart ve modern caz eserleri yanında kendi bestelerini de seslendirdi. 2006'da Claudio Fasoli ve Antonio Zambrini'nin oluşturduğu Open Jazz Orkestra ile 12. Avrupa Caz Festivali kapsamında sahne aldı. 2006 yılında Kadıköy Caz Günleri kapsamında konser verdi. 2007-2008 yıllarında İzmir ve İstanbul’da çeşitli konserler verdi. 2008’de Ankara Caz Festivali’nde çaldı.

Albümde emeği geçen müzisyenlere de şöyle bir göz atalım. Albümde Tamer Temel, tenor saksafon (1) Dave Allen gitar, Masa Kamaguchi akustik bas ve Marc Miralta davul çalmış. Dave Allen, genç jenerasyonda ismi sıkça duyulan gitaristlerden bir tanesi. "Real and Imagined" albümünün son derece iyi eleştirileri yayınlanmış. Barcelona'yı sevdiyseniz Dave Allen'ın albümünü de edinmeye çalışın. Onu da çok seveceğinize eminim. Albümde "Always Beginning", "Perpetuum Mobile" ve albüme ismini veren parçaya dikkat. Albümde Allen, Seamus Blake (tenor saksofon) Mark Ferber (davul) ve Drew Gress (bas) ile çalışmış. Masa Kamaguch, Japonya'da doğumlu ve daha sonra Amerika'da yaşamaya başlamış. Müzik eğitimini de Amerika'da alan müzisyen Paul Motian gibi önemli isimlerle çalışma fırsatı bulmuş. Tarzının birlikte çaldığı müzisyenlere uyum gösterebildiğini internette gezdikçe anlayabildiğim müzisyenin yaratıcı emprovize çalışmalarda ismi bol bol geçiyor. Marc Miralta ise İspanyol davulcu. Tarz olarak cazın yanında flamenko müzisyenleri ile yaptığı çalışmalar var. Stüdyo müzisyeni olarak çok sayıda albümde davul çalmış.


CD'nin iç kapak tasarımı harika olmuş. Çok beğendim.

Albüm genel olarak benim sakin dediğim tarzda. Çok sert iniş çıkışlar yok, bunun yerine Allen ve Temel çok ön plana çıkmadan genel melodi yapısının içerisinde, ondan aşırı derece de ayrılmadan nota bolluğuna (2) girmeden meraklısına keyifli anlar yaşatıyorlar. Albüm isterseniz genel olarak dinleyebileceğiniz, isterseniz de, müzisyenlerin performansına dikkat ederek dinleyebileceğiniz bir albüm. Suda Balık, albümün açılış parçası, albümün geneli ile ilgili güzel izlenimler aldığım bir parça. Allen'in 2:50'den itibaren performansına dikkat. Albümün ikinci şarkısı Bağdat, benim şahsi favorim. Beste çok güzel. Albümün üçüncü şarkısı olan Çapalıkarşı'da, Allen ve Temel ön plana çıkıp, karşılıklı atışmalarla şarkıyı alıp götürüyorlar. Ritm olarak biraz daha hızlı tempodaki şarkıda davulcu Marc Miralta'da zaman zaman öne çıkıyor. Huzur, ismi ile benzeşen bir parça. Bir sonraki şarkı olan Kırmızı'yı da çok beğendim. Zaman zaman hızlanan parçanın 3:00 dakikalarından sonrasında Allen soloya çıktığında arkasından Temel'in ve tam tersi kombinasyonlar, şarkıyı çok güzel zenginleştirmiş. Bunun hemen ardından Laietana ve Temel'in saksofonunun ön plana çıktığı Beşer'i dinliyoruz. Keman Konçertosu Op. 44 Adagio Üzerine Tema ve Çeşitlemeler, isminden anlaşılabileceği gibi Adnan Saygun'un eseri üzerine kurulan bir tema. Yavaş tempolu Büyük Saat'in ardından bence albümün en farklı şarkısı olan  "Şimdiki Zaman" geliyor. Müzisyenlerin çalarken büyük keyif aldığını düşündüğüm bir parça, ne yalan söyleyeyim bende öyle bir his yarattı. Albüm genelinde daha çok eşlikçi olarak dinlediğimiz Marc Miralta'nın zaman zaman trampetinin köşelerinde yaptığı varyasyonlar, Masa Kamaguch'un daha atak bas bölümleri ve Temel ile Allen'in birbirlerini tamamlayan performanslarının akabinde tik taklarla Şimdiki Zaman sonlanıyor. Neredeyse bir saatlik ama su gibi akan bir albüm.

Albümün kaydı gerçekten çok çok başarılı. Temponun çok yükselmediği, sakin ama  performans açısından (özellikle Allen ve Temel) zengin bir albüm. CD'nin tasarımını özellikle çok beğendim. Harika bir grafik tasarım olmuş. Kim tasarladıysa tebrik etmek lazım. 2010 senesinin sonlarında AK Müzik Yapımdan beklenmedik bir bomba oldu, Barcelona. Bu albüm muhtemelen AK Müzik'in önde gelen "çok satanlar"ından bir tanesi olur diye düşünüyorum.

(1)  Saksafonun yazımı konusunda her zaman sıkıntı yaşıyorum. Biliyorsunuz Fransızca ve İngilizce yazımı saxophone şeklinde. Okunuş olarak saksofon daha doğru ama doğrusu TDK'ya göre saksafon. Ben işin içinden çıkamadığım için bazen öyle bazen böyle yazıyorum :)(2)  Nota bolluğu (veya  gevezeliği) konusunu albümden albüme, müzisyenden müzisyene hatta şarkıdan şarkıya ele almak lazım. Benim nota gevezeliğine bakış açım, hiç olumsuz değil. Ancak bu durumun yakıştığı albüm daha doğrusu parçalar olduğu gibi tam tersi de bol bol mevcut.

Bu arada satır arasında yazayım, 2009 yılında AK Müzik tarafından yayınlanmış Mehmet Can Özer'in "Siyah Kalem Dansı" albümünü yeni satın aldım. Benim gibi gözden kaçıranlar var ise mutlaka göz atsınlar.

King Crimson - In The Court of the Crimson King 200 GramSuper-Heavyweight Faciası



Geçtiğimiz günlerde King Crimson'ın efsanevi albümü "In The Court of the Crimson King"in yeniden baskısından burada bahsetmiştim.  Muhtemelen İngiliz rock müziği denildiğinde ilk akla gelen albümlerden bir tanesi olan bu önemli albüm tam 10 günde hazırlanmıştı. Özel baskı plağın remaster aşaması, toplululuğun gitaristi ve bir nevi beyni diyebileceğimiz Robert Fripp gözetiminde, orijinal analog bantlardan yapılmıştı. Dünya çapında 12.000 adet basılan özel baskı 200 Gram Super-Heavyweight Vinyl'e basılmıştı. Buraya kadar her şey yolunda.

Bende kendi elimdeki baskıyı değiştirmek amacı ile özel baskı plağı almayı planlıyordum ki, sağolsun Cihangir Mendi benim içinde Amerika'dan bir kopya getirtmiş. Plağı bana verirken, baskı da bir sorun var sanki, belki benim pikabımdan kaynaklanıyordur dediğinde olayın üzerinde hiç durmadım. Ancak dediği gibi baskı tam anlamıyla facia. Bu kadar önemli bir albümün, bu denli özel baskısından beklemeyeceğiniz kadar kötü. ADA plak şirketi tam anlamıyla batırmış. 2 farklı pikapta dinlediğim albümü, neredeyse ezbere bildiğimden eski baskılarına göre durum vehametini anlamak için "altın kulak" olmaya gerek yok!

Albümü plak formatında almak isteyenler 200Gr Super-Heavyweight Limited Edition'dan kesin ve kati uzak dursunlar. Albümün plak versiyonunu edindiğinize sevinemediğiniz gibi, remaster işlemini yapanlara da küçük çaplı bir serzenişte bulunacağınıza eminim. Plağa verilen ve nakliyesi için ödenen paraya yazık. Ben üzerime düşeni yapıp, uyarımı yapmış olayım...

Turuncu Plak Saklama Çözümü


İngiliz iCubes firmasının plak saklama çözümlerine burada yer vermiştim. Turuncu renginin resmi bir yerlerde denk geldi. Turuncu renk pop-art dönemini andırıyor, siz ne dersiniz?

Yakaza Ensemble Ulular Meclisi Video

Geçtiğimiz haftalarda Yakaza Ensemble'ın A'mâk-ı Hayâl albümünden, albümün esinlendiği aynı adlı kitabın yazarı Ahmed Hilmi'den uzun uzun -hatta bayağı bir uzun şekilde- bahsetmiştim. Albümü dinleyen hemen herkes albümü çok beğenmiş. Çeşitli mekanlara giderken albümü yanımda götürünce, insanlar albümün kimin olduğunu soruyorlar ve bir çoğu da daha sonra satın alıyor. Aslına bakarsanız tüm dünyada plak şirketlerinin sorunu bu. Mainstream müzik basanlardan bahsetmiyorum, müziğin farklı ve genel kitlere uzak olan alanlarında gezinenlerden bahsediyorum. Meraklılarla bu albümlerin buluşması çok kolay olmuyor. Bende Stereo Mecmuası'nın bana ayrılmış bu bölümünde mümkün olduğunca bu albümleri okuyucularıma tanıtmaya çalışıyorum.

Bir okuyucum, bana vimeo sitesinde Yakaza Ensemble'ın "Ulular Meclisi" adllı şarkısının bir videosu olduğunu bildirdi. Sayfalarıma hemen ekleyeyim dedim. Albümle ilgili kaleme almış olduğum yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Albümle ilgili yorumlarınızı forumlarımız vasıtası ile veya aşağıda bulunan yorum gönder ile bana da ulaştırabilirsiniz. İyi seyirler;

Bu Hafta Gyrodec Çalsın:)


Bu hafta biraz nostalji yaşamaya karar verdim. Kendi yaptığım Ereshkigal pikabımı bir haftalığına emekli edip, Michell Gyrodec pikabımı kurdum. Tabii ki pikaba SME Series V'i taktım. Yine ne zamandır tadını özlediğim Denon DL-103'ü de kutusundan çıkartıp hemen kola taktım. Bu kolun seveni de sevmeyeni de çoktur. ancak şöyle ayrıntılı baktığımda günümüzde bu üretim kalitesine ulaşabilen ancak bir kaç pikap kolu var ne yazık ki. Rahmetli John Michell, pikap değil sanat eseri üretmiş bence. Pikabın dönüşünü izlemek bile başlı başına keyif. Benim en kısa zamanda yeni bir stand almaya veya yaptırmaya ihtiyacım var. Bir tarafta Ereshkigal dursun, diğer tarafta da Gyrodec. Galiba ben bu ikisinden de vazgeçemeyeceğim! Fotoğraflar dün akşamdan...

Sizce de güzel gözükmüyor mu?

Denon DL-103. Zamanın eskitemediği eski dinazorlardan!

Jeff Buckley Hayatı, Grace Albümü, Music On Vinyl Baskısı Plakİncelemesi, Kısacası Bir Jeff Buckley Hikayesi.


Bu yazımda Jeff Buckley'in Grace albümüne Music On Viny plak firmasının yaptığı baskıyı incelemek istiyordum. Ancak Jeff Buckley çok sevilen bir müzisyen olmasına rağmen, dilimizde çok kapsamlı bir biyografisi bulunmadığından, ilk önce yaşamından bahsetmek istiyorum. Yazı biraz uzun olabilir ama keyifle okuyacağınızı umuyorum. Lafı uzatmadan olaya girelim.

Jeff Buckley veya tam adıyla Jeffrey Scott Jeff Buckley 1966'da doğup, 1997'de ölen Amerikalı şarkı sözü yazarı, şarkıcı ve gitarist. Müzik kariyerine Scotty Moorhead başlayarak daha sonra kendi adıyla tanındı. babası "Tim Buckley", çok iyi tanınan önemli bir müzisyendir (1) Tim Buckley'de erken yaşında, 28 yaşında öldü ne yazık ki. Buckley ailesinin kaderi bu belki de, kim bilir?

Buckley'in müziğine baktığımızda, normal yaşantısı olan bir insanın yapabileceği tarzda olmadığını söylemek mümkün. Bu yüzden ailesine biraz yakından bakmalıyız. Buckley'in babasının zaten tanınan bir müzisyen olduğunu söylemiştik ancak annesi de bir göz atmalıyız. Kökenleri Panama kanalı bölgesine dayanan "Mary Guiber", Yunan, Amerikan, Fransız ve Panama kanı taşıyor. Buckley, annesi ve üvey babası tarafından yetiştirilmiş. Üvey babasının ismi Ron Moorhead. Bu birliktelikten bir de kardeşi var, Corey Moorhead. Yazılıp çizilen biyografilerde bu durumun Jeff Buckley'i olumsuz etkilediği anlaşılıyor. O dönemlerde aile California'da yaşıyor ancak sık sık Orange County'e kaçıyormuş. Bu gidip gelmelerin onun ruhunun derinliklerine verdiği zararı tahmin etmek güç. Aile içerisinde ona Scotty ismi verilmiş. O yüzden müzik kariyerine aile içerisindeki ismi ve üvey babasının soy ismi ile başlıyor. Biyolojik babası "Tim Buckley" ile ancak 8 yaşındayken tanışıyor. Bir çocuğun küçük dünyasında bunun nasıl bir travma yaratacağını hemen herkes anlayacaktır.

“Tim Buckley” ile “Mary Guibert”in tanışmalarında okul arkadaşlığının etkisi büyük. 1965'de yüksek okulda okurken Fransızca dersinde tanışırlar. Mary ondan bir sınıf küçüktür. Tim için, Mary karmaşık aile yaşamından kurtuluşu simgelemektedir. Tim Buckley'in babası yani Jeff Buckley'in dedesi, II Dünya Savaşı gazisidir ve savaş sırasında başından ciddi şekilde yaralanmıştır. Yaşı ilerledikçe akıl sağlığında bozulmalar olur, saldırgan, kızgın yani son derece dengesiz ve ruh sağlığı bozuktur. Tim, Mary ile birlikteliği sayesinde evdeki bu kötü ortamdan kurtulabileceğini düşünür. Aslında birliktelik bir şekilde devam etmektedir ancak Mary'nin hamile kalması sonucunda evlilik kararı alırlar. Bu evlilik kararı her ikisinin aileleri ile kavga etmesine sebep olur. Hatta biyografilere bakılırsa evlilik töreninin yapıldığı kilisede bile tatsızlık sürmüştür. Evliliğin hemen ardından Mary'nin hamile olduğu anlaşılır. Bu durumu histerik hamilelik olarak açıklıyorlar. Aslında hamile olmayıp, hamile olduğunu zannetmek şeklinde açıklamak mümkün.

Jeff Buckley'in biyolojik anne ve babasının sorunlarla başlayan evlilikleri, sorunlarla devam eder. Yaşanan kavgaların sonu gelmez. Bu arada Mary, gerçekten hamile kalır; Jeff Buckley'e hamiledir. Gelmekte olan çocuk aileyi kurtarmaz. Artık evler ayrılmıştır ve çift birbirini nadiren görebilir. Yazılan çizilenlere göre Tim Buckley, müzik kariyerinde adım adım ilerledikçe evlilikten nefret eder hale gelir. Evliliğin yaşamını değiştireceğini kabul edemez. Bu kadar fırtınalı bir evlilik sadece 1 sene sürer ve Jeff Buckley doğduktan tam 1 ay sonra çift ayrılır. Tim Buckley, kendi öz oğlunu tam 8 yıl boyunca görmeyecektir. Mary Guiber ise kendisine yeni bir yaşam kurar.

Peki, Jeff Buckley neden müzik kariyerine başladığı Scotty Moorhead ismiyle devam etmez. Biyografilerde yazılanlara göre babasının 1975 yılında uyuşturucu overdose'ından ölmesinin ardından ona bir atıfta bulunmak için doğum sertifikasındaki orijinal ismi ile kariyerine devam etme kararı alır. Bazı biyografilerde Buckley soy isminin ona müzik dünyasında bazı kapıları açabileceğini düşündüğünden babasının soy ismini aldığını yazar. Ancak bu durumun pek böyle olmadığını düşünüyorum. Zaten önemli biyografilerde bu durumla alakalı bir bilgiye de rastlamadım. Çocukluk ve gençlik dönemi son derece sorunlu geçen bir gencin, hayatını değiştirebilmek için neredeyse hiç tanımadığı bir yaşamın parçası olup, yeniden başlangıç yapmaya çalışması son derece alışılagelmiş bir durumdur. Buckley'in hayatına baktığımızda yeniden başlamak istediğini son derece kolaylıkla anlamak mümkün. Biraz önce yazdığım cümle için de kendimi tebrik etmek isterim. Neyse isterseniz şimdi Jeff Buckley'in müzik kariyerinin kökenlerine bir göz atalım.

Jeff Buckley'in müzik ile tanışması hiç zor olmamış. Annesi, cello ve piyano çalabilen ve klasik müzik eğitimi almış bir insandı. Babası Tim'in de müziğini etkilediği söylenir. Ancak Jeff'in müzik hayatında en etkili kişi, üvey babasıdır. Ona erken yaşlarında Led Zeppelin, Jimi Hendrix, The Who, ve Pink Floyd gibi önemli toplulukları dinletir. Buckley, röportajlarında o yaşlarını evin içerisinde müzik sesi eksik olmazdı diye anlatır. Anneannesinin dolabında bulduğu bir gitarı çalmaya başladığında yaşı daha 5'tir. Üvey babasının ona hediye ettiği ilk albüm Led Zeppelin'in Physical Graffiti albümüdür. 10'lu yaşlarının başlarında ne olmak istediğini biliyordur; müzisyen. 12 yaşında ailesi ona ilk elektro gitarını alır. Gibson Les Paul'ün imitasyonudur ama o gitarın siyah renginden çok etkilenir. Tıpkı annesi ve biyolojik babası Tim gibi Loara High School'a gider ve oklun caz grubunda gitar çalar. Gibson Les Paul çakması gitarını aldığı dönemlerde KISS hayranı olmuştur, okulda ile Rush, Genesis ve Yes gibi progresif rock topluluklarına merak salar.


Okul sonrasında Hollywood'a taşınır ve müzik enstitüsünde müzik teorisi eğitimi alır. Daha sonraki yıllarda röportajlarında bunun tam anlamı ile saçmalık olduğunu, bir yılını boşuna geçirdiğini söyler. Boş işlerle uğraşmak yerine Ellington veya Bartók'un müziğini anlamaya çalışmak daha mantıklı olur demiştir. Müziğin içerisindeki armonik yapı belli ki, ilk gençliğinde Jeff'i çok etkilemişti. Tam altı yıl boyunca çeşitli, üçüncü sınıf mekanlarda gitar çalar, çeşitli topluluklarla konserler verir hatta bir reggae müzisyeni ile tura çıkar. Bazı plaklarda stüdyo müzisyeni olarak çalışır. Funk, reggae, caz, rock ve hatta heavy metal, tam bir karmaşa anlayacağınız.

1990'ların hemen başında Hollywood'da tutunamayıp, New York City' a taşınır. İşte bu dönemden itibaren hayatı değişmeye başlar. Qawwali müzğinin en önemli ismi Nusrat Fateh Ali Khan (2) ile tanışır. Qawwali, veya bizdeki ismiyle kavvali, eski geniş Hindistan (müslüman kısmı Pakistan olarak isimlendiriliyor bildiğiniz gibi) topraklarında Sufi Müslümanların müziğidir. Müslüman Türk-Moğol topluluklarının Hindistan'a akınlarla düzenlemelerinin ardından Hindistan'da Gazne Devleti gibi her alanda son derece ileri de devletler kurmuşlardır. İşte bu dönemde ortaya çıkan bu dini müzik tarzı neredeyse 700 yıllık bir geleneğe sahiptir. Bu yazımda bir değişiklik yapıp tarih konusuna çok girmesem iyi olur, yoksa yazı sayfalarca sürecek. Hızımızı biraz arttıralım isterseniz!

Buckley, müzik kariyerine devam edebilmek için bir albüm yapması gerektiğini artık bilmektedir. Babasının ilk dönemlerde menajerliğini yapan Herb Cohen'i bulur ve ilk demosunu onun yardımı ile yapar. Babylon Dungeon Sessions isimli demo, 4 şarkıdan oluşan bir kasettir. "Eternal Life", "Unforgiven" (daha sonra ismi "Last Goodbye" olarak değiştirilir), "Strawberry Street" ve "Radio" şarkılarından oluşan demonun plak şirketlerinin ilgisini çekmesini dilemekten başka yapılabilecek bir şey yoktur. Demo'nun hemen ardından New York'a geri dönen Jeff, babası için düzenlenen bir konserde yeni şarkılarının prömiyerini yapar. Tüm kariyeri boyunca şarkı söylemekten kaçınan Jeff, ilk kez şarkı söylemeye başlamıştır. Performansı konseri düzenleyen Hal Willner'ın ilgisini çeker. Babasının hayatına en ufak bir etkisi olmamıştır, en iyi en kötü günlerinde onunla birlikte olmamış, birbirlerini tanıma hatta bırakın tanımayı konuşma şansları olmamıştır. Ancak babası için düzenlenen bir konserde Jeff profesyonel kariyerinin ilk adımını atar. Ne garip değil mi?

1990'ların başındaki New York günlerinde Gary Lucas ile işbirliği ile "Grace" ve "Mojo Pin" gibi önemli şarkıları yazarlar. Bu arada “Gods and Monsters” topluluğu ile müzik yapmaya devam etmektedir. Bu topluluk Gary Lucas'ın projesidir. Topluluk ile uzun zaman takılan Jeff, ilk albümlerinin yayınlanmasının ardından topluluğu terk eder. Başladığı yere dönen Jeff, yine cafelerde, kulüplerde müzik yapmaya devam eder. Repertuvarı çaldığı kafeye göre değişir, folk, rock, Rythm and Soul, blues, caz ve aklınıza ne gelirse. Bu dönemde Nina Simone, Billie Holiday, Van Morrison, ve Judy Garland gibi önemli vokalistleri keşfettikçe vokal tekniğinde önemli dönüşümler yaşanır. Vokalistlere iyice kafayı takar, Nusrat Fateh Ali Khan, Bob Dylan, Édith Piaf, Elton John, The Smiths, Bad Brains, Leonard Cohen, Robert Johnson, Siouxsie Sioux akılınıza gelebilecek hemen her müzik tarzından önemli isimleri dinler. Jeff Buckley'in farklı dönemlerde yayınlanmış konser performanslarına dikkat ederseniz, yıllar geçtikçe oluşan farklılıkları görebilmeniz daha kolay olur. Sonunda plak şirketlerinden bir tanesinin ilgisini çekmeyi başarır. Columbia Records'tan Clive Davis onunla görüşür, anlaşırlar ve 1992'de el sıkışırlar. 1993'te ilk kayıtlar yapılır ve ilk EP'si, hemen ardından da 1994'de Grace yayınlanır. Evet sonunda Grace'e gelebildik


Grace, 23 Ağustos 1994'de yayınlandı. İlk yayınlandığı dönemlerde çok az ilgi gördü ancak zaman içerisinde önemli bir satış başarısı yakaldı. Albümün 10. yılı dolayısıyla 2004'de "Legacy Edition" denilen uzatılmış bir versiyonu yayınlandı. Bildiğim kadarı ile Legacy Edition plak formatında basılmadı. Sadece 2004'de “Forget Her” EP'si remaster plağa eklenerek limited edition olarak piyasaya sürüldü. Meraklısına plak baskılarının seceresi şu şekilde;

1994 ilk baskı Columbia 57528 (Avrupa'da CBS aynı kodu kullanarak)
2004 Sony Music 92881 “Forget Her” 45'liği ile birlikte (meraklılar çeşitli açık arttırma sitelerinden 50 Doların azıcık aşağısına fiyatlara bulabilirler)
2008 Columbia 9726950 Bu baskı plakların piyasada tükenmesi üzerine yeniden baskıdır. Ancak remaster edilmiştir.
2009 Music on Vinyl MOVLP 007 Remaster edilerek 180Gr plak formatında piyasaya sürüldü.
2009 Grace Eps Music on Vinyl MOVLP026 5 adet 180Gr'lık plak. Bir nevi Legacy versiyonu gibi düşünebilirsiniz. Albüm çıkmadan önceki EP'lerin toplanmış hali. Şu an içinde elimde yok ama yakında alırım!
2010 Sony Music Entertainment 8869777983 180gr remaster edilmiş baskı.

Albüm için şarkıları teker teker ele alıp yorum yazmak istemiyorum açıkçası. O konuya girdiğinde çıkabilmem pek mümkün değil. O yüzden Ekinoks Müzik tarafından ülkemize yeni getirilmeye başlanan Music on Vinyl baskısından bahsetmek istiyorum. Albümle alakalı olarak aşağıya eklediğim videoyu seyretmek sanırım yeterli olacaktır. Yani bugüne kadar bu albümü edinmediyseniz, hemen almanızda fayda var. Music On Vinyl, albümü baskıya hazırlamadan önce tamamen elden geçirmiş. 2008 baskısı ile karşılaştırma yapıldığında aradaki farklardan anlaşılabileceği gibi, özellikle detay seviyesinde fark hemen dikkat çekiyor. Grace yapısı itibarı ile içsel bir albüm ve aranjmanların yapısı dolayısıyla sessizliğin önemli olduğu bir albüm. Çıtırdama istemediğim albümlerden bir tanesi.

Şarkılara girmeyeyim dedim ama dayanamadım ne yazık ki. "Mojo Pin" ve "Grace" yukarıda yazdığım gibi New York günleri bestesi. Jeff Buckley ve Gary Lucas ortak yapımı olan 2 şarkı. Albümün açılış parçası Mojo Pin, son derece sakin yapılı, vokalin ve gitarın tonlarının ön planda olduğu bir şarkı.  "Last Goodbye"ın ardından gelen  "Lilac Wine" gerçekten çok güzel bir şarkıdır. James Shelton tarafından bestenen şarkı çok sayıda müzisyen tarafından seslendirilmiştir. Jeff Buckley, Nina Simone versiyonunu tekrar ele alarak aranjman yapmış. "So Real" bir Jeff Buckley-Michael Tighe ortak çalışması. Michael Tighe, tıpkı Jeff gibi söz yazarı ve şarkıcı. 1990'larda New York'ta tanışan ikili, daha sonra birlikte bazı şarkılar yapmışlar. Daha sonra yayınlanan materyallerde Michael Tighe ismine rastlamak mümkün.  "Hallelujah" ise albümün neredeyse en bilinen şarkısı. Leonard Cohen'in bestesine Jeff Buckley mükemmel bir aranjman yapmış. "Lover, You Should've Come Over" benim çok sevdiğim bir parçadır. Sözlerine özellikle dikkat.  "Corpus Christi Carol" anonim bir beste ancak düzenlemede İngiliz besteci Benjamin Britten'a sadık kalınmış. 16. yüzyıldan beri bilinen şarkı, bir yanıyla kutsal kase efsanesinin İngiltere ayağına dayanıyor. Tabii bu konuya hiç girmeyeyim malum bu konuda yazmaya başladığımda en az 4-5 sayfa yazıyorum "Eternal Life"ın ardından gelen "Dream Brother" ise (Jeff Buckley'in yanında albümde basları çalan Mick Grondahl ve perküsyoncu Matt Johnson'ın ortak bestesi.

Geçtiğimiz senelerde  Grace albümü ülkemize ithal edilmişti. Tabii ki gelen plaklar kısa bir süre içerisinde tükendi. Hollandalı Music On Vinyl firmasının yaptığı baskı, hazır ülkemize gelmişken ve makul fiyata satılıyorken (3) albüm de elinizde yok ise mutlaka edinin. Albümdeki şarkılara, söyleniş tarzına baktığınızda sanki Jeff Buckley, öleceğini hissetmiş de albümü o şekilde, o duygu haliyle kaydetmiş diyeceğiniz, karmaşık bir yaşam öyküsünün yansıması olan son derece etkileyici bir albüm. Plak baskısı son derece başarılı. tavsiye edilir. Aşağıdaki videoyu seyretmeyi unutmayın!

(1) Tim Buckley'in kendi adını taşıyan ilk albümü ve "Goodbye and Hello" folk etkisinin yoğun olduğu albümler. Ancak 1970'lere gelindiğinde çok önemli bir evrim geçirir ve müziğinin içine psycodelic öğeler daha fazla girer. Müzikseverler bu albümleri aman gözden kaçırmasınlar. Ancak "Greetings from L.A." ve "Sefronia and Look at the Fool" albümleri için aynı şeyi söyleyebilmem güç. Ben olsam uzak dururdum. (2)  Nusrat Fateh Ali Khan'ın Realworld'ten (biliyorsunuz Peter Gabriel'in plak şirketi)  yayınlanan Love Songs albümünü şiddetle tavsiye ederim. (RWMCD3) Tabii buradaki aşk, yaradana duyulan aşk. Romantik albüm diye satın alıp, kızmayın sonra bana :) (3) Son yıllarda aynı albümü birden fazla plak şirketi basabiliyor. Çoğu kapak orijinal olarak basıldığından, plak kapaklarından hangi plak şirketinin baskısı olduğunu anlamak çok zor. Hangi plağı kimin bastığını bulmanın en iyi yolu barkoda bakmak. Böylelikle hangi plak şirketinin baskısı olduğunu anlayabilirsiniz.