Böyle Minibüse Can Kurban!



Böyle bir minibüs ile gezmek ne keyifli olurdu. Yukarıda görülen minibüsün modeli Morris Type J PA Van imiş. Müzik sistemleri satan R.C. Jones isimli bir firma kendi reklamını yapmak için minibüsü modifiye ettirmiş. Bir nevi "pimp my ride" olayının retro versiyonu olarak düşünebiliriz bu durumu. Minibüsün üzerine horn hoparlörleri ekleyen tasarımcılar bence bugün için bile son derece ağız sulandıran bir işe imza atmışlar. Açıkçası böyle bir minibüse denk gelsem işi gücü bırakır reklamını yaptıkları mağazaya giderdim herhalde.

Vita Audio R4



Son yıllarda küçük müzik sistemleri taşıyan firmalar bayağı popüler hale geldiler. Geçtiğimiz aylarda bir çok meraklının Tivoli cihazları ile oluşturduğu mini sistemleri çok fazla görmeye başladığımdan ve özellikle Amerikan hifi forumlarında bu tam anlamı ile bir trend haline geldiğinden burada bahsetmiştim. Bu tarz ürünlere bir diğer örnek ise Vita Audio R4. Yaızlan çizilenlere göre bu firma bayağı kaliteli ürünler üretiyormuş. Yukarıdaki son derece şık ürün CD çalar, iPod dock, USB portu üzerinden müzik çalabilme, ülkemizde yaygınlaşamadan dünyada yavaş yavaş terkedilen DAB/DAB+ kanallarının yanında /FM radyo desteği ile bayağı ilginç bir seçenek olarak görülüyor. Tasarım çok hoş gerçekten...

Fivre 2A3



Vakum tüp dünyasını ayrıntılı şekilde takip edenler Fivre markasını duymuşlardır sanırım. Zamanında İtalya Milano'da faaliyet gösteren Fabbrica Italiana Valvole Radio Elettriche (kısaca Fivre) ürettiği çok ilginç tüpler ve tüplerin üzerine eklediği sanat eseri etiketleri ile çok aranılanlar listelerinde her zaman kendisine yer bulur. Geçenlerde 2A3 manyağı Alman dostumuz Carsten Bussler'in sitesinde bu tüplerle ilgili bir yazı okuyunca ağzımın suyu aktı. Bu arada adama niye manyak dedim diye kızmayın sitesinin bile ismi 2A3 Maniac:) Tahmin edebileceğiniz gibi tüpleri öve öve bitirememiş. Bir coşku ile eBay'e baktım tüplerin fiyatları Western ELectric 300B'lerden çok farklı değil. Alışveriş listeme ekleyip çok ucuz bir fiyattan denk getirme olasılığını beklemekten başka yapacak bir şey yok..

Yeni Seri: İleri Seviye Koleksiyoncular İçin Bilgiler



Günlüklerimi takip eden okuyucularım "Plak Koleksiyoncusunun Rehberi" yazı dizisinin devam edip etmeyeceği ile ilgili sorular soruyorlardı. Bu aydan itibaren yeni serimiz yayına giriyor. Yeni serimizin ismi "İleri Seviye Koleksiyoncular İçin Bilgiler" olacak. Sanırım oldukça keyif alacaksınız. Yeni seriyi haftaya başlatmayı düşünüyorum. Bu ay boyunca her hafta Perşembe günü serinin bir yazısını yayınlayacağım. Öncesinde eski yazılara bir göz atmak isterseniz linkler aşağıda;

Plak Koleksiyonculuğu: İlk Seri
Yazı 1: Yeniden Basılan Plağın Koleksiyonu Olur Mu?
Yazı 2: 45′lik Koleksiyonculuğunun Kökenleri.
Yazı 3: Plak Koleksiyonculuğu: Türkiye’de Plaklar
Yazı 4: Pikaplar Mevzuu
Yazı 5: Plak Standartları
Yazı 6: RIAA Öncesi Plak Özellikleri
Yazı 7: Pre-amp Mevzuu

Plak Koleksiyoncusunun Rehberi
Yazı 1: Planlama
Yazı 2: Pikap Konusu
Yazı 3: Pikap Katı veya Phono Pre
Yazı 4: Lambalı Pikap Katı Mevzuu
Yazı 5: Plak Temizleme Konusu


Stanton 681 EEE MK III



Stanton 681 EEE MK III uzun bir geleneğin parçası. Neredeyse efsaneleşmiş bir seri olan 681 serisi çok uzun yıllardır üretimde. Aslında bu retro tasarımlı iğne son derece ekonomik bir fiyat etiketine sahip. Zaman zaman 100 Dolar'ın altına denk gelen kampanyaları görebilmek mümkün. Uç kısmında uzun bir fırçası ile hemen tanınan bu ilginç iğne 33 ve 45'likleri okuyabiliyor ve çok kolay bir işlemle 78 devirlik Shellac (Taş plakları) okumak için iğnesi değiştirilebiliyor. MM yapıdaki iğneyi SME 3009 gibi daha eski kollarla kullanıp çok mutlu olan insanlar olduğunu biliyorum. Yakın bir zamanda bir arkadaşıma geliyor bir tane 681. Yorumlarımı sizlerle paylaşırım. Bende merak ediyorum doğrusu...

Urban Fidelty



Kickstarter.com projelerini takip ediyor musunuz bilemiyorum. Çok kısaca bu tasarımcıların hayallerini gerçeğe dönüştürmek için gereken paraların imece usulü toplandığı bir dijital platform. Arada sırada hifi dünyasından ürünler görebiliyoruz Kickstarter üzerinde. Audio + Art (Ses ve sanat) sloganıyla yola çıkan Urban Fidelity isimli bir marka aslında çok yakında tanıdığımız open baffle hoparlör tasarımlarını Amerikan underground sahnesinden Liam Brazier, Craig Watkins, Herman Lee, Daniel Teixeria, Hyein Lee, Tobe Fonseca gibi çizerlerin eserleri ile birleştirdiği ürünleri 399 Dolara satmaya planlıyor. Fikir son derece sempatik olsa da, en son baktığımda gerekli fonları toplayamamışlardır sanırım...

Section 8 Kulaklık Yorumu



Bir yerlerden bir yerlere giderken uzun zamandan beri yanımda müzik dinleyebileceğim bir cihaz taşırım. Geçmişte kasetçalarlar, sonrasında CD çalarlar ve son yıllarda taşınabilir müzik çalarlar. Yıllarca Palm cep bilgisayarımı taşınabilir müzik çalar olarak kullandıktan sonra bozulunca cep telefonumu hemen arkasından da Creative Zen Vision kullanmaya başladım. Uzun zamandır kendisiyle mutlu mesut yaşıyorum. Taşınabilir müzik çalar konusuna hiçbir zaman ek bir masraf yapmayı düşünmedim ya cihazları çok ucuza almışımdır veya değişim (takas) yoluyla elde etmişimdir. Benim elimde bu modası geçmiş cihazları görenler abi niye iPod veya daha kaliteli bir şeyler almıyorsun diye sorarlar hep. Cevabım ise rahatlığım içindir olur. Çünkü matah bir şey kullanmayınca düşmesi, çizilmesi veya bozulması sorun olmuyor. Parçalandı deyip geçebiliyorum...

Benzer bir seçimi kulaklılarım için de yaptığımı söyleyebilirim. Şimdiye kadar hep sıradan ürünler kullandım. Liste aslında pek uzundur sanırım. Birine hediye ederim, bir tane daha alırım, bozulur, bir yerleri kopar veya parçalanır. 20TL veya daha azına bir şeyler alır hayatıma devam ederim. Sonuçta bir yerlere giderken veya yürürken kullanıyorum dijital müzik çalar ve kulaklık kombinasyonunu.

Tüm bu karmaşanın içerisinde elde ettiğim ses kalitesi trafik gürültüsünden daha iyi. Ancak sadece o kadar, fazlası değil. Geçmişte evde kullandığım kulaklığa yaklaşmak için bir girişimim oldu ancak harcayacağım paranın gereksiz olduğuna karar verdim. Merak edenler hiç evde kulaklık olarak Stax'ın hiç fena olmayan bir kombinasyonunu kullanıyorum. Durum böyle olunca aynı kaliteye ulaşmak neredeyse imkansız ve son derece pahalı.



Geçenler Forum Bornova'daki Bimeks mağazasını ziyaret ettiğimde ilginç paketlerde satılan ve fiyat etiketi 9.90TL olan kulaklıklar gördüm ve hemen atladım üzerine. Üreticisi Sector 8 diye bir firmaymış. Şimdiye kadar ne duydum ne denk geldim. Ambalajları oldukça cazipti bende Ray Charles olanından alıverdim bir tane. Çeşit bayağı çok, KISS, Jim Morrison (Doors) rapçi Tupac için yapılan çeşitli modeller var. Sonrasında web sitesine baktığımda Jimi Hendrix ve The Who versiyonlarını gördüm. Keşke The Who'yu alsaydım dedim ama nasıl olsa bunun ömrü çok uzun olmaz bir tane daha alırım.

Ürünün ambalajı filan mükemmel. Mıknatıslı açılır kapak eklemiş olmaları bile şaşırtıcı. 10TL'lik bir üründe bu kadar süs püs olmaması lazım. Paketi açınca bir çift yedek pad (veya ismi neyse) eklenmiş ve bir de minik kartpostal koymuşlar. Kulaklığın kablosu da özel bir koruma içine eklenmiş. Kulaklığın üzerindeki alüminyum olduğunu tahmin ettiğim bölüm filan derken karşımızda gerçekten çok şık bir ürün var.



Gelelim ses kalitesine. Şimdi burada karışık bir durum var, ürün ülkemizde 9.90TL'ye satılıyor. Yurtdışı satış fiyatı ise 19.90Dolar. Fiyatına bakarsak performans ve sunum müthiş diyebilirim. Ancak işin biraz ayrıntısına girersek ve fiyatı bir kriter olarak düşünmez isek, durum o zaman vahim. Baslar boğuk boğuk, tizler rezalet, orta frekanslar ise dostlar alışverişte görsün misali. Ancak bu segmentteki Sony, Philips ve benzeri Çin malı kulaklıklara göre kıyaslamak gerekirse bu ürün onların yanında high-end sayılır...

Benim gibi çok kulaklık parçalayanlar için güzel seçenek. Alın bir köşeye koyun bir tane...

Geçenlerde

Modern Çağın Hifi Reklamları



Son yıllarda büyük tüketici elektroniği firmaları daha küçük boyutlarda ve kullanıcı dostu müzik setleri üreterek tüketicilere sunuyorlar. Hatta dergilerde bile hoş reklamlar görebiliyoruz. Yukarıda Philips'in telefonunuzla kumanda edebildiğiniz son derece keyifli bir müzik sisteminin dergi reklamı var. Benim çok hoşuma gitti doğrusu.

Phonoregal


Sizlere geçen haftalarda Martin Wohlers tarafından üretilen bir rack sisteminden burada bahsetmiştim. Bu bahsettiğim rack sisteminin daha farklı bir versiyonu da varmış. Bu stand sisteminin farklı bir versiyonunu da yapmış Alman tasarımcı. Aslında tasarım hemen hemen aynı. Yine 300 CD alan 3 çekmece var. Plak için yukarıda cihazlar için çekmecelerin üzerinde bir bölüm ayrılmış. Diğer tasarımdan farkı ise plak kapasitesinin 250'ye düşürülmüş olması. Bence tasarım bu haliyle çok daha keyifli olmuş. Bu tasarım geliştirilerek çok ilginç işler çıkartılabilir.

Instrumental Hits On Parade



Absürd plak kapaklarında arada sırada yer verdiğim Parade Hits ve türevlerini mutlaka bilirsiniz. Eski plakçılarda en ucuz plakların olduğu bölümlerde mutlaka denk gelmişsinizdir bu tarz plaklarla. Bu kez bir plak kapağına değil hiç denk gelmediğim bir postere yer veriyorum bloğumda. Görünüşe göre zamanında bu tarz plaklar için özel tanıtım afişleri de basılıyormuş. Eh tabii ki plak kapakları kadar acayipler:)

Küçülen Dünya ve Magali Noël



Bundan seneler önce Magali Noël hakkında bir yazı yayınlamıştım. Belki hatırlayanlar vardır ama yazı nedense pek ilgi çekmemişti. Aslına bakarsanız Noël oldukça değişik bir hayat hikayesine sahip ve en önemlisi yolu Türkiye ile kesişiyor. Yazıdan bir bölüm aşağıda, devamı ise burada.
Magali Noël ismini daha önce duydunuz mu? Belki çok çok fanatik bir sinema meraklısıysanız cevabınız evet olacaktır. Müzik meraklısı iseniz özellikle de Fransız müziği ilgi alanınıza giriyor ise cevabınızın düşük olasılık bile olsa evet olması mümkün. Aslına bakarsanız Magali Noël’i bende tanımıyordum. Elime 45′likleri geçtiğinde tanıma şansım oldu, sonra hızlıca eksiklerimi tamamladım. Tabii bunlar çok seneler önce oluyor. Neyse aklıma geldi ve bu pek duymadığımız ismi okuyucularımla paylaşmak istedim. Çünkü nereden nereye denilebilecek bir hikayesi var.

Magali Noël veya asıl adıyla Magali Noëlle Guiffray; 27 Haziran 1932′de doğmuş. Şimdi sıkı durun, doğum yeri İzmir. Çocukluğu da İzmir’de geçmiş. Daha sonra Fransa’ya göç etmiş. Herhalde expatirié (1) olarak 1940′larda Türkiye’de yaşamak oldukça zordu. Bilemiyorum.

1950′lerde sinemada boy göstermeye başlamış. Bu yıllarda bazı çok önemli yönetmenlerle çalışma fırsatı bulmuş. Costa Gavras, Jean Renoir, ve Jules Dassin bunlardan sadece bir kaçı. Ancak asıl önemli olan ise Federico Fellini. Noël, Fellini’nin La Dolce Vita (1961), Satyricon (1970) ve Amarcord (1974) filmlerinde oynamış. Yazılan çizilenlere göre Noël, Fellini’nin o çok iyi bilinen takıntılı derecede sevdiği oyunculardan bir tanesi(ymiş) Noël kariyeri boyunca bir çok ödül almış.

Son dönemlerde Noël hakkında bayağı mesaj alıyorum. Ancak ülkemizden değil, çok uzaklardan Japonya'dan. Sanırım bir grup Japon dostumuz internet aramaları sonucunda benim siteme denk geliyorlar ve 45'likleri görünce bazı ayrıntıları öğrenmek istiyorlar. Bir şekilde çevirimiçi tercüme araçları ile konuya da hakim olmuşlar. Son günlerde bu plakların ve 45'liklerin ayrınt fotoğraflarını çekmek için bayağı çaba sarfettim. Anlaşılan bir grup Japon okuyucumuz (dolaylı da olsa) Fellini'nin takıntılı oyuncularından Noël'e kafayı takmışlar.

Dünya iyice küçüldü anlayacağınız...

İş Planı


Son günlerde elime geçen en güzel illüstrasyonlardan bir tanesi. Tabii ki iş planı konusunu bu kadar basitleştirmek pek mantıklı gözükmüyor ama öyle veya böyle sonuçta her zaman sonuç olarak yukarıdaki tablo çıkıyor ortaya. Önce ne yapayım sorusu, arkasından akla gelen bir fikir. Tutarsa para kazanırım tutmazsa yeni bir fikir arayışına girerim. Aslında konu işte bu kadar basit.

Türkiyeden Yeni Hifi Blogları



Blog'culuğun öneminden ve hifi bloglarının ülkemizde artmasını tüm kalbimle isteyen bir kişi olarak son dönemlerde açılan ve yavaş yavaş içerik olarak dolmaya başlayan ülkemizden bloglardan bahsedeyim sizlere. Gözünüzden kaçmış olanlar belki vardır. Sık kullanılanlar listenize eklemek istersiniz.

Fuat Baydogan's Vinyl Record Collection
Sn. Fuat Baydogan'ın plak koleksiyonu ile alakalı açtığı blog. Şu an için yazılı çok fazla bilgi olmasa da, ilerleyen dönemlerde bu konuda ilerlemeler olacak gibi hissediyorum. Bu arada Sn. Fuat Baydogan Stereo Mecmuası forumlarında Opeth44 mahlası ile yazıyor. Son dönemlerde Erkin Koray koleksiyonunu tamamlamaya çalıştığını okuduğumuz için gelecekte orada burada görülmesi pek kolay olmayacak ilginç plakları da görebiliriz diye düşünüyorum. Ulaşmak için tıklayınız

Tiguan'in Bloğu
Stereo Mecmuası forumlarında Tiguan mahlası ile yazan dostumuzun (isimini ne yazık ki bilemiyorum) yavaş yavaş oluşturmaya başladığı blog.  Bloğun altında DIY projeler ve hifi dünyasındaki maceraların yanı sıra şimdilik aktif olmayan bir de seyahat başlığı bulunuyor. Blogun en dikkat çeken yazısı Jensen Black Hawk hoparlör çalışması. Daha önce evrelerini SM Forumlarında takip ettiğimiz bu projenin harika görünen bitmiş haline uzanan macerası keyifle okunacak türden bir yazı. Ulaşmak için tıklayınız

firochromis.com
Yine Stereo Mecmuası forumlarından tanıdığımız Firochromis mahlaslı Fırat Çıngı'nın bloğu. Hifi haricinde Sn Fırat Çıngı'nın ilgi duyduğu Akvaryum, Fotoğraf, Flora gibi konularda yazılar bulabileceğiniz blogta bayağı bir yazı arşivi oluşmuş. Benim hiç alakam olmamasına rağmen örneğin Akvaryum konusundaki bir çok yazıyı keyifle okudum. Bu arada Sn Fırat Çıngı bugünlerde evleniyor olmalı kendisine buradan da tebriklerimi iletmek isterim. Ulaşmak için tıklayınız

Plak Koleksiyoncusu Kimdir? Bir Kavram Karmaşası



Ülkemizde kendi yaptığımız bir şeyi büyük, farklı veya özel göstermek için hemen bir etiket eklemek konusuna çok meraklıyız. Son dönemlerde ortalık plak koleksiyoncusundan geçilmemeye başladı yine. Kime sorarsanız plak koleksiyoncusu. Ancak işler ne yazık ki öyle basit değil. Elinizdeki plakların bir koleksiyon oluşturması için bazı önemli noktalar var.

Bu aslında neye benziyor biliyor musunuz? Eskiden ilkokullarda hemen her çocuğun pul koleksiyonu olurdu. Toplum olarak nasıl bir fetişizme meraklıysak dilimize “pul koleksiyonunu göstermek” gibi terimler girmiştir. Ancak ne yazık ki, bu bir dönemin hastalığıdır ve ilerleyen yıllarda pul koleksiyonları kenara atılır. Bunun nedeni, bilinçsizce bir sürü pul toplayıp, bunlara birkaç kez baktıktan sonra değerini yitirmesidir. Ancak gerçek bir pul kolesiyoncusu için işler hiç böyle değildir. Uzun yıllar boyu türlü eziyet ve cefa ile toplanan pullara bilinçli şekilde bakmak insana büyük keyif verir. Ancak bu işler zannedildiği gibi parayı bastım en kalitelisinden pul defterini aldım, içerisine de rengarenk bir sürü pul koydum, en kral pul koleksiyoncusu benim şeklinde yürümez. Çeşitli yayınları takip etmek, Posta İdaresine gidip ilk gün baskılarını almak için kuyrukta beklemek gibi kendini adanmışlık gerektirir. Kendiniz gibi bu konulara meraklı insanlarla doyumsuz sohbetler içerisine girdiğiniz, bambaşka bir dünyanın kapılarını açarsınız. Aslında hobiler dünyası böyledir.

Günümüzde sayısı mühim olmamakla beraber herkes plak koleksiyoncusu. Ancak olayı daha bilinçli yapan kişileri hatırlattığınızda onlar profesyonel plak koleksiyoncusu oluyor(muş) Resmen kavram karmaşası.

Hiçbir emek göstermeden tabiri caiz ise parayı basıp harika plaklar edinmek çok zor bir şey değil. Ancak konuları biraz merak ediyorsanız aldığınız veya sahip olduğunuz plakları incelemeye araştırmaya başlarsınız. İlk baskısı kaç yılında yapılmış, nerede yapılmış. Bu basit bilgiler ilk adımda anlamlı gözükmeyebilir ancak adım adım gerçekten koleksiyonculuğun gereklerini ve aslında keyifli yönlerini keşfetmeye başlarsınız. Yoksa rafınızda harika plaklar olup bunların ne olduğundan bihaber iseniz, istediğiniz kadar kendinizi etiketleyin o büyülü dünyaya giremezsiniz.

Müziği plaktan dinlemeyi seven bir müziksever olmak en az koleksiyoncu olmak kadar değerli bir şeydir. İlle kendinize bir etiket yapmak zorunda değilsiniz. Bir sürü plağa sahip olan bir müziksever olmak bence çok keyifli bir şeydir ki, bende kendimi o sınıfın içerisinde görüyorum.

Gelecek yazılarda gerçek plak koleksiyonculuğu dünyasına götüreceğim sizleri...


Koichi Futatsumata Ampli


Dünde Japonlardan bahsetmiştim, eh devam edeyim bari... Koichi Futatsumata, Japonya'da eğlenceli tasarımları ile ilgi çeken bir kişi. Çeşitli firmalar için ürünler ve kit'ler üreten Futatsumata  oldukça ekonomik bir fiyat etiketi taşıyan entegre amplifikatörü ile bayağı ilgi çekiyor son günlerde. Çıkış katı solid-state giriş katı ise tüplü tasarlanan ampli kanala başına 10W güç üretebiliyor. Sadece 38W elektrik tüketen ürün pazarda bayağı ilgi çekince EK  Co adlı bir firma  tarafından seri olarak üretilmeye başlanmış. Bu arada tasarım iyi hoş ama şu düğme tasarımını ben bilindik bir hifi firmasından hatırlıyorum. Aklına gelen olursa aşağıdaki yorum kutusuna not bırakabilirsiniz...

Böyle Kuaföre Can Kurban; Western Electric Çoşkusu



Sıkı durun bu post'taki fotoğraflar Japonya'da bulunan bir kuaför ve bakım merkezinden. Osaka'da bulunan bu müthiş mekan tüm müzik sistemini eski Western Electric ekipmanı ile oluşturmuş. Hayatımda en nefret ettiğim şey saç tıraşıdır. Açık konuşmak gerekirse neredeyse 10 senedir kuaföre gitmedim. Daha doğrusu şöyle. Tanıdık bir kadın kuaförüne kapanış saatinde gidip 5 dakikada işimi hallediyorum. Buradan sevgili Cevat'a da selam göndereyim. Ancak İzmir'de böyle bir kuaför olsa sanırım her hafta saç tıraşına giderim hatta sakalımı bile orada kestiririm. Ne deli adamlar şu Japonlar...  Bu arada bir sürü yeni Japon deli buldum. Gelecek günlerde ve haftalarda bol bol ekipman fotoğrafı göreceksiniz bloğumda...





Yaz Tatili Bitti :)


Merhabalar! Evet güzel bir yaz tatilinden sonra yeniden beraberiz. Bu üç aylık ayrılık boyunca neredeyse bir senelik yazı stoğu yaptım. Bayağı ilginç konular buldum, çok ilginç ürünler, güzel resimler ve hatta güzel kızlar. Anlayacağınız kaldığımız yerden devam ediyoruz. Gelecek aylarda plak koleksiyoncuğu rehberimiz çok fena gelişecek, çok kapsamlı yazılarım var. Merakla takip edileceğine eminim. Yine eskisi gibi hemen her gün blogda yeni bir şeyler bulabilirsiniz. Umarım keyif alırsınız...

İyi Bayramlar



Efenim bir Şeker bayramı (*) daha geldi çattı. Stereo Mecmuası ekibi olarak tüm okuyucularımızın bayramını kutlarız. Ekibin genç üyelerinin bir çoğu ailelerini görmek üzere doğdukları kente gidiyorlar. Bir kısmımız kendi işlerimizde çalışmaya devam edeceğiz. Bir kısmımız kısa da olsa tatile çıkacağız. Herkesin kendisine göre bir planı var anlayacağınız. Eh bu demek oluyor ki, önümüzdeki bir hafta boyunca dükkan kapalı olacak iletişim konusunda sıkıntı yaşanabilir :)

Bu vesile ile herkese tekrar iyi bayramlar, iyi tatiller veya ne yapıyorsanız iyi şanslar. Bu arada büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öperiz. Umarız keyifli, ve sıhhatli bir bayram geçiririz.

Beyaz, Sade ve Retro



Şu sıralar bir çok okuyucum neden eski yayın akışında değilsiniz diye soruyorlar. Yaz başında söylediğim gibi 3 aylık bir tatil yapmaya karar vermiştim. Eylül ayının başından itibaren normal yayın akışına geri döneceğim. Yine geleneksel bölümlerle hemen her gün kaldığımız yerden devam edeceğim hiç merak etmeyin.

Bloğumun ismi her ne kadar Hifi Günlükleri de olsa, Stereo Mecmuası projesinin bir yandan içerisinde bir yandan da dışarısında bir proje bu blog. Tarih vesaire gibi alanlar dışında hemen her türden yazıyı eklediğim bir nevi günlük. O yüzden sadece hifi değil ilgilendiğim hemen her alandan konular var içerisinde. Bazı okuyucular son dönemlerde yazdığınız yazılardan pek bir şey anlamıyoruz diyorlar. Haklılar aslında, bilgisayar oyunları bambaşka bir dünya... Dediğim gibi bu blog benim ruh halimle beraber değişiyor gelişiyor. Bir öyle bir böyle, anlayacağınız hepimizden birazcık işte :)

Geçenlerde yukarıdaki sistem fotoğrafını buldum. Pek hoşuma gitti doğrusu. Yukarıdaki hoparlörler zannedersem Grundig Audiorama 9000'lar. Bu arada yeni yılda yayına devam edersek bu hoparlörlerin test yazısını yayınlamayı planlıyorum. Büyük ihtimalle evde uzun soluklu bir test yapma imkanım oluştu. Neyse pedestal tasarımlı hifi sistem stand'i, bu güzelim hoparlörler ve son derece basit ampli, pikap birlikteliği çok şık duruyor.

Hep yazıyorum ya, bu tarz bir sisteme sahip olmayı çok isterdim diye ama gelin görün ki, sadeleşmek yerine gitgide karmaşıklaşıyor sistemlerimiz.

Hakancez Oyun Dünyasında: Logitech G-105



Bu aralar oyun olayına kafayı taktığımı sanırım fark etmişsinizdir. Keyfim pek yerinde. Kendi zevkime göre “gaming gear” olayına da girdiğimi daha önce burada yazmıştım. Alışveriş listemde satın alma kararını vermekte en çok zorlandığım ürün klavye oldu. Klavye çok önemli bir cihaz. Bir cihaz diyorum çünkü benim gibi bütün bilgisayar başında olan insanlar için bilgisayarın kendisi kadar önemli bir bileşen. Klavye almadan önce bu konudaki külliyatı bir gözden geçirdim. Hemen herkes mekanik klavyelerden bahsetmiş yazılarında. Bende işin ayrıntılarını öğreneyim deyip hemen bir klavye edindim en mekaniğinden. Gerçekten hissiyatı çok iyiydi, Razer BlackWidow'un. Ancak İstanbul'dan sevgili Tolga'nın bana gönderdiği klavye İngilizce formundaydı. Yani Türkçe karakterleri yazmak gerçekten çok dertliydi. Bu klavyenin Türkçe tuş dizilimine sahip versiyonu bulunuyor ancak Amerika'da 90 Dolar civarında satılan bir ürüne bu tutarın 3 katını vermek bana çok saçma geldi.

Bunun üzerine eski dost Logitech'e bir göz atayım dedim. Faremi alırken olayı biraz abartmıştım aslında klavyeyi de abartmak geçiyordu içimden. Ama Logitech'in pahalı klavyelerinde LCD ekran gibi benim işime yaramayacak bir sürü özellik vardı. Ofiste sevgili Cüneyt Oral (Cücü) otururken kendime klavye alacağım muhabbeti yapınca bir anda G-105 modelini sipariş vermiş buldum kendimi.

Bu model Logitech'in oyun klavyelerinin en ucuzu. Saçma sapan fiyatlara bulunabilecek bir ürün. Siparişi bastım tabii. Birkaç gün sonra klavyem geldi. Kutusunu açtım ve tuş yapısının çok hoşuma gittiğini söylemeliyim. Tüm tuşlar olması gerektiği yerlerde ve aralarında gerekli mesafe var. Bu çok önemli bir şey, benim gibi hızlı yazı yazan insanların klavyesinin hep aynı olması hep aynı tuş diziliminde olması gerekli. Bu klavyenin en sevmediğim özelliği sol tarafında bulunan fonksiyon tuşları oldu. Her defasında CTRL veya SHIFT'e basacağım zaman bu tuşlara basınca sinirlenmeye başladım. Ancak kas hafızası denen şey çok garip, kısa sürede duruma alıştım hatta bu durumu avantaja dönüştürdüm.

Bahsettiğim fonksiyon tuşları. Tek tuşa basıp saçmaladıkça saçmalama özelliğine sahip makroları çalıştırabilirsiniz.

Logitech bu tuşları programlanabilir şekilde tasarlamış. 6 tane programlanabilir “G” tuşu var, ek olarak 3 tane de fonksiyon tuşu var. Yani toplamda 18 tane programlanabilir tuş var. Bunlara ek olarak faremdeki programlanabilir tuşları da listeye koyarsam yaklaşık 20-25 tane kadar ek özelliğe sahip olabiliyorum. Tabii isterseniz hem klavye hemde farelerde makro fonksiyonlarını kodlayabiliyorsunuz.

Örneğin bir fonksiyon tuşumda “internette gezinti” makrosu yazdım. Tek tuşa basınca iki ayrı monitöre iki ayrı internet tarayıcı açılıyor. Başlangıç için gerekli tüm siteler açılıyor, ekran parlaklığı ayarlanıyor ve tüm şifreler giriliyor. 10 kere bir yerlere tıklayıp 50 tuşa basmak yerine hem daha hızlı hemde daha eğlenceli. Gerekli mi kesinlikle hayır :)

G-105 kötü özelliklerinden bir tanesi “multimedya” tuşlarının olmaması. Yani ses açma kapama gibi tuşlar. Ama tuş programlamasını kullanarak bunun da çözümü var. Yani uğraşınca her şeyi becerebilmek mümkün.

Tuş dizilimini beğendiğimi söyledim ama tuşlar çok sesli. Benim gibi karşınızda düşman varmış gibi klavye kullananların yanındaki insanların tıkırtıdan sinir hastası olabilir. Evde böyle seslerden hoşlanmayan varsa daha sessiz bir şeylere bakarsanız iyi olabilir. Yoksa akşamın bir vakti klavye kafanızda kırılabilir. Uyarmadı demeyin sonra :)

Klavyenin boyutları çok büyük değil ama standart klavyeden birazcık uzun. Benim dizüstü bilgisayarım biraz acayip olduğundan ikisi iyi anlaştı. Ama masa üzerinde hareket edecek pek az kaldı :)

Klavyenin birden fazla tuşa basıldığında cevap verme süresi bence iyi. Aydınlatması hiç fena değil. Mavi renkte yapılan aydınlatmayı iki ışık düzeyinde kullanabiliyor veya kapatabiliyorsunuz. Ayrıca Windows tuşunu iptal edebilmek mümkün. Battlefield oynarken kazaran Windows tuşuna basıp kafanıza kurşun yeme riskinizi ortadan kaldırabiliyorsunuz. Diğer eksileri ise yazdığım gibi “multimedya” tuşlarının olmaması ve ek fonksiyon tuşlarının yeri. Her ikisinin de çözümü var merak etmeyin. Son olarak Logitech'in yazılımı muhteşem. Türkçe ve çok kolay kullanımlı. Tüm oyunlar için profiller yaratabiliyorsunuz ve tüm bunlar otomatik olarak oluyor. Örneğin Team Fortress 2 çalıştığında klavye kendisini o moda getiriyor. Aferin Logitech çok iyi iş çıkartmışsın...

Başarılı bir ürün, fiyatına göre performansı muhteşem diyebilirim. Klavye alacakların aklında bulunsun...

Sonun Başlangıcı; Counter-Strike: Global Offensive Geliyor!



Dün aldığım bir mail sonrasında Allah şimdi yandık dedim. Valve Ağustos sonunda Counter-Strike'ın yeni edisyonu CS: Global Offensive'ı yayınlıyormuş. Şu an ön siparişteki oyunu tabii ki hemen aldım ve gözümün önünden film şeridi akmaya başladı. 2000'li yılların başında ortaya çıkan ilk Counter-Strike o dönemin tüm gençliğini etkilemiştir. Hoş ben yaş itibarı ile Doom ve Quake hemen arkasında da Unreal Tournament'in ilk oyunlarını oynama şansı bulmuştum. Bu yıllarda bir çok insanın evinde bulunmayan bilgisayar teknolojisinin çok içerisindeydim. Aslında her şeyin değişimi Valve'ın Half Life ile olmuştu. Oyun belki grafik olarak çağın ötesinde değildi ancak ilk kez bir FPS (1) oyununda hikaye insanı bilgisayarın başına kilitliyordu. Half Life, o dönem modası artık yavaş yavaş geçen Quake II motoru üzerine kurulmuştu. Ortalıkta bu motorun inceliklerini yalayıp yutmuş bir sürü meraklı olduğundan oyun üzerinde bir sürü modifikasyon ve oyunun farklı türevleri yapıldı. Valve firması da Team Fortress gibi eklemelerle oyunun çok oyunculu yanını güçlendiriyordu.

Counter-Strike'ın tüm dünyada ne zaman parladığını inanın hatırlamıyorum. 2000'lerin başında Beta sürümleri ortalıklarda geziniyordu. Tabii o dönem evlerimizde bulunan sefil 56K internet bağlantıları ile bu tarz şeyleri internetten edinmek pek kolay değildi. Ancak sanırım 2002 yılından itibaren internet kafelerde insanlar bu oyunu iyiden iyiye keşfetmişler ve 1.4 versiyonu ile olay resmen çılgınlık haline gelmişti. Bu nasıl oldu bir anda bilmiyorum ama kendimizi Counter-Strike dünyasında bulduk birden birebire. Arkadaşlar arasında ufak ufak takımlar kurulup seneler sonra internet kafe yolları tekrar gözükmüştü. Aslında kendi evimde çok daha iyi bir bilgisayar olsa bile oyunu internet kafe'de oynamak daha zevkliydi. Leş gibi sigara dumanından bir bulutun çöktüğü kafelerde bağrış çağrış, küfür figan yapılan mücadalelerin tadı bir daha gelir mi bilemem.


Meşhur de_dust haritası. Bu haritada CT'lerde iyi üç sniper var ise oyunu oynamak kabus hale gelebiliyordu.

O dönemlerde oyun bir şekilde Türkçeleşti. Yanlış hatırlamıyorsam sağlam bir CS klanından bir ekip vardı bu işin içerisinde. Oyun menülerini, hatta oyunu tek başına oynamanız için geliştirilen gerçek oyuncuları sözüm ona simüle eden bot'lar bile Türkçeleştirilmişti. Bot'ların lanet cümleleri hiçbirimiz kafamızdan atamıyoruz değil mi  “hadi bitirelim şu işi” “birini indirdim” veya “beni koruyun” Oyunun Türkçeleştirilmesinin de etkisiyle iş çığrından tamamen çıktı.

Küçük büyük herkes oyundaki silahları ezbere bilir hale geldi. Öyle ezbere bilmek derken ismini değil, özelliklerini ve etkisini bacak kadar çocuk benden iyi biliyordu. Düşünsenize koca bir nesil AWP (2) çok az kişinin bildiği veya varlığından haberdar olduğu silahları ezbere biliyor. Bunun yanında insan beyinin garipliklerini de görüyorduk. Bir sürü insan gözü kapalı şekilde de_dust, cs_italy, de_aztec: veya cs_office (3) haritalarını anlatabiliyordu. İnsanlar akşamları rüyalarında o haritalarda karşı takımın oyuncularını avlıyorlardı.

cs_italy, yine en sevilen haritalardandır. Genç yaşta olup bu haritada çalan aryayı ezbere bilen çok insan tanıyorum. Ama o dönem herkes bu aryadan nefret ederdi.

Oyunun 1.6 versiyonu ise tüm zamanların en çok akılda kalacak oyunlarından birisi haline gelmişti. Hem ülkemizde hem dünyada. Sağlam takımlar vardı hemde çok sağlam. Ben hiçbir zaman mükemmel bir oyuncu olamamış olsam da veletler HS'yi (4) çaktıkça daha fazla hırslanıyordum. Oyunun kendisine göre bir jargonu vardı HS'yi yemek çok sorun değil de, arkasından gelen mesajlar insan çok koyardı. Counter Strike dünyasında özellikle de Türkiye'de kendine özgü bir jargon vardı. İnternet oyunlarında ciddi sıkıntıya yol açan sis bombası kullananların uyarılması bile başlı başına bir kalıptı.
“sis atma OÇ”

Bu şaşalı dönem ne kadar sürdü bilmiyorum. Ancak uzaylılarla savaşmak yerine daha dünyevi ortamlarda bilindik silahlarla birbirimizle savaşmak iyi gelmişti. Oyunun wallhack gibi hileleri tadını biraz kaçırıyordu ve Valve bunun bir türlü önüne geçememişti. Oyunun farklı versiyonları da yapılmış olsa da, 1.4 ve özellikle de 1.6 oyuncuların kalbindeki yeri her zaman farklı olacaktır.

Bakalım CS: Global Offensive nasıl olacak. Bir konudan eminim insanlar şu an büyük bir özlemle bu oyunu bekliyorlar. Herkesin amacı eski güzel günleri yad etmek. Umarım Valve ekibi bu işi yüzüne gözüne bulaştırmaz ve birbirimizi öldürmeye kaldığımız yerden devam ederiz.

---------------------------
(1) First Person Shooter. Canlandırdığınız kahramanın gözünden oynadığınız oyun türü.
(2) Accuracy International Arctic Warfare Police. Bir keskin nişancı tüfeği. Oyunun en güçlü silahı...
(3) Oyundaki en popüler haritaların bir kaçı
(4) Head Shot. Rakipleri tek bir mermi ile öldürmenin yolu.

Londra Olimpiyatları Coşkusu



Şu sıcak yaz günlerinde işlerin monotonluğunda olimpiyatlar pek iyi geldi bana. Özel merakım olan dalları gerek televizyon gerekse de internetten takip ediyorum. Günümüzün koşullarında olimpiyatları takip etmek gerçekten çok kolaylaşmış durumda. Her platformda uygulamalar ve yazılımlar var. Bir şeyleri kaçırmak diye bir şey söz konusu değil. Bir sürü televizyon kanalı canlı yayınlar yapıyor ancak Eurosport Türkiye gerçekten çok iyi yayın yapıyor bu sene. Ben özellikle bisiklet yarışlarını dikkatle takip ettim. Yorumcu ve sunucular çok başarılıydı. Zaten bisiklet yarışları konusunda Eurosport'un Türkiye ekibini çok beğeniyorum. Kendilerine bu güzel yayınlar için teşekkür edeyim buradan da. TRT konusuna girmeyeyim hiç, kısaca "epic fail" diyebilirim.

Olimpiyatın açılışı çok konuşuldu. Ben beğendim. Bir müzik meraklısı olarak İngiliz müziğinin dünyadaki rolünü çok başarılı şekilde ön plana çıkarttılar. Her konuda olduğu gibi eleştiriler de yok değil ama beni ayrıntılar pek ilgilendirmiyor. Büyük keyifle seyrettim..

Biliyorsunuz bu sıralar madalya manyaklığımız tuttu memleket olarak. Geldi, geliyor, tüh kaçtı muhabbetlerine hemen her yerde rastlamak mümkün. Benim açımdan bu durum sürpriz değil ama Türkiye formasıyla sadece İngilizce konuşulabilen "milli" sporcu konusu bana garip geliyor doğrusu. Bunu ne zaman söylesem dünyanın her tarafında böyle diyenler oluyor. Ben büyük ekonomik gücü olan ancak bunun yanında spor kültürü olan ülkelerde pek böyle bir şeye rastlamadım. Mesela zenci Çinli atlet görmek nasip olmadı şimdilik. Herhalde bu ekonomik güçleri ile pek zor olmazdı bahsettiğim konu... Ha bir bakarsınız bunu da görürüz. Bilemem...

Spor konuları bizde nedense çok kolaymış gibi konuşuluyor. Bütün sene amatör spor dallarından bahsetme, ilgilenme, ne zaman olimpiyat olur herkes spor uzmanı. Bu işler ne yazık ki kolay olmuyor, parayı basıp transfer ile de olmuyor. Erken yaşlardan itibaren eğitim ile oluyor. Bunu sağlamak içinde maddi güç önemli. Tesis konusu şu sıralar bol bol tartışılan bir konu malum. Herkes uzman ya.. Bende Üniversite Oyunları (universiade) için İzmir ve çevre illerde yapılan tesisleri hatırlatıyorum. Gerçekten çok başarılı bir organizasyon yapıldı, harika tesisler kazandırıldı ülkemize. Bu tesislerin sporumuza bir katkısı oldu mu sorusu çok mühim. Görünen o ki pek olmamış.

Ben spor uzmanı değilim, bu konuları pek de tartışmayı hatta konuşmayı sevmem. Nedense sporla başlayan konular bir şekilde siyasete filan uzanıyor. Ondan sonra kavga dövüş. Bu sıralar malum 2020 Olimpiyatlarına talip olmamız konuşuluyor. Bence eğer alırsak kesinlikle ülke olarak bu işin altından yüzümüzün akı ile çıkarız. Harika tesisler yapılır buna da inanıyorum. Ancak sorun şu ki, olimpiyatların arkasından o güzelim tesislerde 20 kişilik seyirci önünde hentbol maçları oynanır. Tesisler bir nevi çürümeye terk edilir. Eğer 2020 olimpiyatlarına gerçekten aday olacak isek spor konusunda şimdiden çalışmaya başlamak lazım. Bir de eğer mümkünse Olimpiyatları da İstanbul'da yapmayalım bir zahmet. İzmir var, Antalya var, bir sürü güzel kentimiz var.

Bir konuya ise gerçekten çok kızgınım. Herkesin dilinde bilmem kim madalya aldı biz alamadık muhabbeti var. Örneğin Kazakistan'a insanlar kafayı takmış. Efendim Kazakistan'ın madalyası var koskoca Türkiye'nin madalyası yok. Takip ettiğim spor dallarından bir tanesi bisiklet. Bisiklet sporuna gönül verenler ProTeam Astana'yı duymuşlardır. 2000'lerin sonralarına doğru Kazakistan devletininde katkıları ile kurulan bir bisiklet takımı Astana. Malum aynı zamanda Kazakistan'ın başkenti. Bu takım içerisinde hem Kazak hem Rus aslında bir çok millete mensup bisikletçiler var. Bir yandan yarışan bir ekip bir yandan da bir okul. Yeni bisikletçiler yetiştirilen bir okul. Bugün önemli tüm yol bisikleti yarışlarında takımın o mavi logolu mayosunu görmek mümkün. Bu takımın lideri de Alexander Vinokourov. Vinokourov Olimpiyatlarda ülkesi adına yol bisikleti yarışını kazandı. Onu izlemeye alışkın bizler için şaşırtıcı olmadı bu durum pek. Ama aklı başında zannettiğim çevremdeki arkadaşlarım bile hala "efendim Kazakistan'ın madalyası var koskoca Türkiye'nin madalyası yok" muhabbeti yapıyorlar. Adamlar bisiklet konusuna bu kadar yatırım yapınca tabii ki bunun karşılığını alacaklar. Sende yatırım yap, sende karşılığını al..

Şu güzelim organizasyon -yani olimpiyatlar- konusunda bile saçma sapan sebeplerle tartışmalar eksik olmuyor anlayacağınız. Sıcaklar mı etkiledi bizleri, yoksa oruç kafaya mı vurdu (böyle bir deyim vardır bizim buralarda) bilemiyorum da, olimpiyatları dört senede bir düzenlenen ve sevdiğimiz sporları "prime time"da seyretmek için bir fırsat olarak düşünüp keyif almaya bakın.

Bu sene yüzme yarışları, bisiklet yarışları müthiş keyifli geçti. Hele kule atlama yarışmalarından büyük keyif aldım. Çinli sporcu Wu Minxia'nın biyografisini okudum geçenlerde. Hayatı resmen dram bunun sebebi önemli bir sporcu olması. Ama işte bu adanmışlık başarıyı getiriyor. Örneğin ben böyle bir yaşamın olsun istemezdim. Tabii herkes böyle değil bakınız Usain Bolt. Adam yarış kazanıyor hem kendisi eğleniyor hemde seyirciyi eğlendiriyor. Bu da Allah vergisi yetenek işte. Kendisi hakkında yazılmış bir biyografya var, rekortmen atletin pek çalışma ile alakası olmadığından Allah vergisi yetenek demekten başka bir şey gelmiyor insanın elinden.

Bolt deyince komik bir olay yaşadım geçenlerde. Bir müşterimle olimpiyat sohbeti yapıyoruz -düşünün işler ne kadar iyi- Bolt konusu açıldı. Malum atletin ismi Usain -Hüseyin- ya, müşterim onu müslüman zannediyormuş. Ben bir şey söyleyemedim.. Geçtiğimiz senelerde koştuğu bir yarışı izlerken, jeton düştü değerli arkadaşımda. Birlikte bayağı güldük. Bolt belki dünya rekorunu kıramadı ama olimpiyat rekorunu kırıverdi. Yarışın arkasından telefonda sevgili arkadaşım ile yine bayağı gülüştük.

Velhasıl kelam olimpiyatlar devam ediyor. Umarım sizlerde benim gibi keyif alarak takip edersiniz...

Güzel Bir Garrard 301



Bu tasarımı görünce aman dedim. Bunun sebebi seneler önce yaptığım kendi pikabım Ereshkigal'in tasarımına çok benzeyen "plinth" bölümü. Benzemekten ziyade birebir aynı. Aslında hifi dünyasında eğer elinizde geniş imkanlar yok ise aklın yolu bir tasarımlar birbirine benziyor. Hoş benim tasarımım çok daha eski tarihli olsa da, hiçbir zaman esinlendiğim kaynakları gizlememiştim. Hatta buradaki yazımda şöyle yazmışım;
...dergide yayınlanmış yazıları okurken 1980′de yani bundan 30 yıl önce yayınlanmış bir yazı çok ilgimi çekti. Yazı, toplam 3 bölüm halinde yayınlanmış. Haliyle yazı dizisi diyebiliriz. Dizinin ismi; “Réalisation d’une platine de très haute qualité” Çok üst kalite bir pikabın tasarlanması (veya üretilmesi) şeklinde çevirebiliriz. Yazıdaki bazı bölümler benim yaptığım pikap çalışması ile bayağı şekilde benzeşiyor. Açıkçası hem kendime hayret ettim, hemde üzüldüm. Kendime hayret etme sebebim, bir mühendis olmamama rağmen bazı doğruları kendi kendime bulmuş olmam. Tabii bunları insanların 30 sene kadar önce bulması biraz acı veriyor insana. Oldukça kısıtlı matematik, fizik ve benzeri fen bilimleri bilgimle 3 senelik çalışmanın sonucunda 30 sene önce yazılan çizilene ancak ulaşmış olmam, üzücü bir durum mu, yoksa sevindirici mi bilemiyorum. Asıl üzücü durum, bu yazılara 3 sene önce ulaşmış olsaydım, tasarımımı çok daha hızlı şekilde şekillendirebilirdim. Ancak o zaman fazlasıyla esinlenilmiş olurdu...

İngiliz bir firma sanırım aynı yolları izleyerek yukarıdaki tasarımı yapmış. Bence çok çok güzel olmuş... Eh benim tasarım bakış açımda hiç fena değilmiş doğrusu :)

Hakancez Oyun Dünyasında: Cyborg R.A.T. 7



Oyuncu Cumhuriyeti'mi kurarken fare konusunda bayağı bir araştırma yaptığımdan bahsetmiştim. Altı üstü fare ne olacak ki demeyin, ergonomisi gerçekten çok önemli. İşlerinizi daha hızlı ve daha az yorularak yapabilmek için iyi bir fare şart. Ben uzun zaman çok bilindik markaların piyasada rahatlıkla bulabileceğiniz farelerini kullandım. En sevdiğim fare ise A4Tech firmasının X7 serisi olmuştu. Fiyat performans oranı bence harikaydı.

Sonrasında biraz araştırma yapınca bayağı gelişmiş fareler üretildiğini öğrendim. Razer markası bunlardan bir tanesiydi. Kaşınmaya başlayınca arkadaşlarım sağolsunlar İstanbul'dan deneme yapmak için bir DeathAdder gönderdiler. Fare her şeyiyle mükemmeldi. Ancak benim kaşınmama ilaç olamadı Razer. Daha garip bir şey istiyordum. Aradığımı Cyborg cephesinde buldum. Garip tasarımlı R.A.T. 7 tam aradığım şeydi...



Bu garip farenin her tarafını kurcalamanız mümkün. İçerisindeki ağırlıktan yan tuşlarının durduğu açıdan, konuma kadar her şeyi ayarlayabilirsiniz. Örneğin yukarıdaki fotoğrafta farenin ağırlıklarını değiştirilmesinin nasıl yapıldığını görebiliyorsunuz.



Ağırlıkları arttırıp azaltarak daha rahat kullanım için ayarlama yapabilmek mümkün. Cyborg firması (aslında Saitek'in bir parçası-ymış-) işin neredeyse b*konu çıkartmış ve farenin yanında bir sürü aksesuar veriyor.



Ağırlıkları ayarladıktan sonra farenin uzunluğuna ve yüksekliğine de müdahale edebilmek mümkün. Aksesuar kutusundan farklı 3 adet parça çıkıyor. Ayrıca farenin ana bloğu üzerinde kaydırma ile boyutu oynayabiliyorsunuz. Daha yüksek, kaydırmaz tipte ve standart olmak üzere üç farklı parça seçeneğiniz var.



Yukarıdaki fotoğrafta ise farenin yan tarafındaki tuşların açısının yapılması sırasında çektiğim bir fotoğraf var. Elinizin açısına göre bu kısmın her parametresi ile oynamak mümkün. Ayrıca tüm bunlar yetmezmiş gibi yazılımla tuşların özelliklerini değiştirmek mümkün. Anlayacağınız bu bir fare değil, fabrika neredeyse..

Şimdi eğri oturup doğru konuşma zamanı. Tüm bu karmaşa yerine standart bir fare kullanmanın ne götürüsü var derseniz, aslında buna vereceğim bir cevabım yok. Muhtemelen oyunlarda bir kaç milisaniye kazanmak için bu tarz bir yatırım yapacak kadar profesyonel bir oyuncu değiliz çoğumuz. Yani buradan gelecek avantajlar sadece kağıt üzerinde.

Belki ergonomi konusunda getiriler ve kazançlardan bahsetmek gerekebilir. Kaslar iyiye hemen alışıyor ve uzun saatler boyunca bilgisayar kullanan insanlar için iyi ergonomi daha az kol ağrısı demek. Tabii bunun için deli paralar harcamaya gerek yok. 50 Dolar seviyelerinde harika fareler var. Ben biraz fantazi yaptım ama halimden mutluyum çok...

Hakancez Oyun Dünyasında: Team Fortress 2 Coşkusu



Geçtiğimiz haftalarda şöyle bir şeyler karalamıştım şurada: arkadaşlarıma oyun dünyasına kısa bir dönüş yapıyorum deyince meşhur Half Life serisinin yapımcısı Valve’ın geliştirdiği “Team Fortress 2” oyununu indir, hep birlikte oynarız dediler. Zaten ücretsiz dağıtılan bu oyun eski versiyonuna göre son derece eğlenceli olmuş. Çizgi film grafiklerine benzer bir tasarım yapmışlar ve özelleştirmenin sınırı yok. Gördüğüm kadarı ile bayağı oynayan insan da var. Aslında herkes bir nebze modası geçmiş diyor ama oynaması zevkli olduğundan sunucular her zaman dolu oluyor. Ben mühendis olup rahat ve dertsiz bir şekilde oynuyorum. Tanıdıklarla oynayınca eski dostların seslerini kulaklıklardan “headshot’u nasıl koydum” şeklinde muhabbetler duymak bayağı eğlenceli oluyor. Millet birbirinin üzerine şarjör boşaltırken kulaklıklar zaman zaman da hoparlörlerden odayı dolduran sesler son derece eğlenceli. Eski günlerdeki konuşma tarzı tabii ki bir anda hortlamış durumda. Özlemişim bu kaosu…


Artık yan gelip yatmak yok, çalışma zamanı....

Aradan geçen zaman içerisinde oyunun aslında pek kolay olmadığını fark ettim. Mühendis olup kenara oturuyorum demiştim ya, artık oturmuyorum. Saldıran taraf olduğumda savaş alanına hızlı geçişler yapılmasını sağlayan "teleporter" sistemlerini veya ortalık kan gölüne döndüğünde takım arkadaşlarımın iyileşmesi için "dispenser" ünitesini kuruyorum. Hemen her sınıf için bir sürü ayrıntı öğrendim. Bir nevi oyun raconu diyelim...

Team Fortress 2 ücretsiz bir oyun. Geçmişte paralıymış sonrasında oynaması bedava (Free2Play) hale gelmiş. Hardcore oyuncular bu duruma biraz bozulmuşlar çünkü bir sürü insan doluşmuş server'lara ve oyun içi kalite bayağı düşmüş. Ancak zaman içerisinde rüzgarlar yine olumlu esiyor. Artık belirli server'larda toplanan eski oyuncular eskisi gibi keyifli savaşlar yapabiliyor. Ben bu açıdan şanslıyım oyunu ustalarından öğreniyorum.

Kazanılan bir savaşın ardından yorgunluk atmaktan güzel bir şey yok :)

Şu sıralar oyun dünyasının premium oyunları denilen Call Of Duty veya Battlefild serilerinden daha fazla keyif alıyor olduğumu söyleyebilirim TF2 oynayarak. Bu arada para ile satılan ekipmana sahip olmadan da son derece etkili şekilde oyun oynamak mümkün. Biraz dikkat ve oyundaki "achievement"ları açarak çok iyi ekipmanlara sahip olmak mümkün. Özellikle takım arkadaşlarınızın yardımı ile bu güzel ekipmanı açmak mümkün oluyor. Örneğin mühendis olarak bir elimde "pomson" diğer elimde "wrangler" benden mutlusu yok....

Gramofon = Kol Kası

Hakancez Oyun Dünyasında: Oyuncu Cumhuriyetini Kuruyorum



Geçtiğimiz günlerde zaten işgalim altındaki salonda yeni bir absürd proje gerçekleştireceğimden bahsetmiştim. Seçil ile akşamın bir vakti sohbet edip müzik dinlerken salonun bir bölümünü "Oyuncu Cumhuriyeti" haline getiriyorum deyince kızcağız yine başıma ne gelecek diye düşünmüştür herhalde, demiştim :)

Tahmin edebileceğiniz gibi bu sohbet devam ederken aslında kafamda ne yapmak istediğim konusunda planlar vardı ve tüm siparişler yola çıkmıştı bile. Amacım oyun oynarken hobi odasına tıkılıp kalmak yerine salonun bir bölümüne çöreklenmek idi. Aslında bir çok insan gibi yer kaplamasın diyerek dizüstü bilgisayar kullanıyor olsam da, Hakancez cephesinde hiçbir şey klasik şekilde yürümez. Geçtiğimiz aylarda dizüstü bilgisayar alacak iken en önemli önceliğim ekranı büyük olsun idi. Tabii böyle bir "olmaz ile olmaz" ile yola çıkınca alınan dizüstü bilgisayar pek normal bir şey olamıyor.

Koskoca ekranlı bilgisayar yetmezmiş gibi geçmişte bir çok faydasını gördüğüm ikinci bir ekran kullanmayı tekrar canım çekince depodan eski monitörümü de çıkardım. İki adet 18 küsür inç ekran tahmin edebileceğiniz gibi bayağı bir yer kaplıyor zaten. Bu noktadan sonra ok yaydan çıktı zaten...



Dizüstü bilgisayarların ses sistemleri son yıllarda bayağı gelişti, hatta benim yeni oyuncağımda subwoofer'da dahil bayağı ciddi bir ses sistemi olsa da, oyun hengamesinde bu pek yeterli gelmiyor. Eh sisteme bir de monitör hoparlör ekleyince ortalık biraz daha kaos haline geldi. Her taraftan çıkan kablolar, elektrik bağlantıları derken salon bir anda matrikse dönüşüverdi. Tüm bu gelişimi Seçil korku dolu gözlerle seyrederken, siparişler yavaş yavaş elime geçmeye başladı. Oradan buradan gelen bir çok ekipmana ek olarak bir kaç küçük parça da ben sipariş etmiştim.

Kendimi bir anda o klavyemi daha iyi, bu klavye mi daha iyi testi yaparken buldum. Bir yandan fare için özel pad'ler, garip tasarımlı fareler derken her dakika ipin ucu kaçıyordu. En sonunda en rahat ettiğim ekipmanı seçip kendi "Oyuncu Cumhuriyeti"mi kurdum. Aşağıda biraz ayrıntı var,



1- Sony Tablet S: Bu tablet bence pek başarılı bir ürün değil. Aslında tablet konusu bence gereksiz. iPad ve Android tabletler için bunu söyleyebilirim. Zaman içerisinde şans eseri her iki tablete de sahip oldum. Belki Asus Transformer veya yakın gelecekte çıkacak Microsoft Surface daha fonksiyonel ürünler olur. Neyse... Tabletin bana tek faydası Blizzard firmasının oyunlarına güvenli giriş için kullanılan özel bir anahtar sistemini çalıştırması. Bu ürüne para verip satın alsam gerçekten üzülürdüm. Tableti Hürriyet'in Bumerang yarışmasında birincilik ödülü olarak almıştım.

2- İkinci mönitör. Alışkın olan insanlar için işleri bayağı hızlandırıcı bir fonksiyonu var. Ben en son CRT yani tüplü monitörler çağında kullanıyordum çift monitör teknolojisini. Yeniden olaya girince pek işime yaradı. Sol omuzunda şeytan ilerleyen dönemlerde bu işi abart diyor ama dinlemeyeceğim galiba :)

3- Dizüstü bilgisayar adıyla satılan ancak gayet taşınamayan bilgisayarım. Çok seviyorum kendisini. Biliyorsunuz bu sıralar trend bilgisayarların hafiflemesi. Apple'ın gerçekten başarılı Air modeli ile bu yeni dünyanın kapılarını araladı. Diğer bilgisayar üreticileri de "Ultrabook"lar trende uydular. Ancak benim açımdan bilgisayar dünyasında büyük her zaman iyidir mantığı daha doğru. Hoş taşınabilir değil dedim ama yaklaşık 5 kilogramlık bir yükle dolaşma kapasitesine sahipseniz fazla sorun olmuyor. Benim ruhumda hamallık yapmak var :)

4-Uzun süredir harici diskler hayatımızdalar. Artık çok gelişmiş yazılımlar ile tek tuşa basarak hatta basit bir program ile otomatik şekilde yedekleme yapabiliyoruz. Hayatımda bir kere veri kaybı yaşadım, toparlanmam 3 ay sürdü. Bu vahim deneyimden sonra masamın üzerinden mutlaka bir harici disk bulur. Sizde önemli verilerinizi her zaman yedekleyin.

5- Yazının başlarında yazdığım gibi her ne kadar yeni nesil bilgisayarların ses sistemleri gayet başarılı olsa da, oyun oynarken yetmiyor. bende daha önce Stereo Mecmuası'nda incelediğim ve sonunda bir çift satın aldığım Edifier R1900TII aktif hoparlör setini oyun sistemime dahil ettim. İncelemeye buradan ulaşabilirsiniz. Aklınızda bulunsun bu tarz monitörlerden daha başarılı performans almak için tiz sürücülerini kendi kulak hizanıza doğru ayarlayın.

6- Medya kontrol ünitesi. Benim düzüstü bilgisayarın touchpad denilen kısmı istendiğinde yerinden çıkıyor ve hem imleci kullanabiliyorsunuz hemde tüm medya kontrollerini bu cihaz üzerinden kullanabiliyorsunuz. Ben işi biraz abartıp küçük bir ağ kurdum ve bir çok kontrolü bu touchpad daha doğrusu uzaktan kumanda sistemine atadım. Zihni sinir işi oldu ama keyifli...

7- Fare ve fare pad'i veya altlığı. Geçtiğimiz ay içerisinde bayağı eğlendim bu konuda. Razer, Logitech ve en son Cyborg firmalarının ürettiği farklı fareler ve bir sürü fare altlığı denedim. Bir fare ile uyum gösteren pad diğeri ile pek uyumlu olmuyor. Bayağı bir kurcalamak lazım. Seçtiğim fare evlere şenlik, bir ara karalarım hakkında bir şeyler.

8- Geçenlerde "Dizüstü Soğutmasında Doğrular Yanlışlar" diye bir yazı yazmıştım. Yaz sıcaklarında performans bilgisayarlarını soğutmak gerçekten önemli. Benim battal dizüstü için piyasada fazla seçenek yok. Şans eseri Xigmatek firmasının Shield modeli soğutucularının en büyüğünü buldum. Haftasonu indirimi filan derken saçma sapan bir fiyata satın aldım. Mutluyum kendisiyle. Eğer büyükçe bir bilgisayarınız varsa şiddetle tavsiye edilir.

9- Klavyeler konusunda yeni bir sürü şey öğrendim. Mekanik klavye denilen gerçekten performanslı bir kaç ürün geçti elimden. Ancak hiçbirisinde Türkçe tuş olmadığı için benim işime yaramadılar. Sonunda bir kısmını geri gönderdim veya elden çıkarttım. Sonunda çok uygun bir fiyat etiketine sahip Logitech G105 kullanmaya karar verdim. Fiyatı makul sayılır, Türkçe tuşları da var, bir de ışığı var. Ben abartacağım derseniz klavyelerin binbir türü var piyasada.

Aslında şu sistemi komple Çeşme'ye taşısam mı diye düşünmüyor değilim ama yaz tatili boyunca deniz kıyısındayken mümkün olduğunca bilgisayarımı yanıma almıyorum. Oyuncu Cumhuriyet'ini kurduk kurmasına da, oyun oynayacak zaman pek yok gibi. Kışa başından kalkmam ben bunun. Ama hazır yaz gelmişken denize girmek varken, oyun başında vakit harcamak pek mantıklı değil.

[itiraf mod=on] Hoş bunu yazıyorum da, inanan kim :) [/itiraf mod=off] 

Ohmmmmm!

Çok Özledik Be Abi!



Bugün 3 Temmuz 2012. 2000 yılında aynı gün vefat etmişti Kemal Sunal. 12 sene olmuş. Dün gibi hatırlıyorum o günü. Allah rahmet eylesin...